Dikkatimizi bu denli filmin 'yeni' olarak sunduğu noktalara yöneltmemizde, ikinci filmin ilk filmdeki anlatım biçimini birebir tekrar etmesinin etkili olduğunu söylemiştik. Ancak işi yalnızca anlatım biçimiyle sınırlı olmaktan çıkaran, Vizontele Tuuba'yı ilk film Vizontele'yle neredeyse tıpatıp aynı duygularla izlememize yol açan önemli bir unsur da, ilk filmden bu filme taşınan karakterlerle ilgili bu filmde yeni hiçbir şey keşfedemememiz. Siti Ana ve Ceyhan gibi, bu kez öykünün daha geri planında yer alan karakterlere dair böyle bir beklentimiz yok zaten, ancak yükselen AP ruhunun vücut bulduğu Latif ve yardımcısı Sezgin karakterlerinin filmde yer aldıkları sahnelerin artmasıyla birlikte bu karakterleri daha iyi tanımak, keşfetmediğimiz yönleri olduğunu görmek gibi bir beklenti içine giriyoruz. Ancak, bu beklentimiz karşılanmadığı gibi, bu karakterlerin yer aldığı, komik olmaktan çok uzak 'skeçvari' sahneler, ilk filmdeki az ama daha öz varlıklarını aramamıza yol açıyor. Bu, filmdeki ağırlığı oldukça arttırılmış Deli Emin karakteri için iyice böyle. Deli Emin'in birkaçı dışında gülümsememize bile yol açmayan komikliklerinden sıkıldıkça, eski filmdeki sahneleri zihnimize çağırmaya, onları hatırlayıp gülümsemeye çabalıyoruz. Bu durum, madalyonun bambaşka bir yönünden, Vizontele Tuuba'nın izleyiciyle, genelgeçer devam filmlerinden daha farklı, izleyicinin film izleme sürecinde ilk filmin nostaljisini yapabildiği bir ilişki kurmasını sağlıyor. Örneğin Siti Ana'nın gömdüğü televizyonun toprak altından çıkarılıp kütüphaneye konduğu sahnede ilk filmi hatırlamak ve 'vizontele'nin yeni kötü haberlere gebe olabileceğini düşünmemek içten bile değil (bu anlamda televizyonun topraktan çıkarılışı ilk filmi hatırlatmasıyla 'flashback', olacakları haber vermesiyle 'foreshadowing' etkisi taşıyor.) Ancak, filmin bu 'farklı' nostaljik duruşunda bile ikircikli bir yan var sanki: Bu duygunun film izleme sürecinde izleyiciyi farklı bir noktadan filme bağlayacağını sezen Erdoğan nostalji uğruna ilk filmde tamamlanmış öyküleri boşlukta bırakmıyor: Oğlunun bedeni yerine koyup mezarına gömdüğü televizyon topraktan çıkarılıyor belki, ama yerine hemen Siti Ana'nın büyük bir özlem duyduğu, onu daha mutlu edeceği aşikâr olan bir kavak ağacı yerleştiriliyor.

Öte yandan böyle bir ilk film nostaljisinin, Vizontele Tuuba'nın en büyük rakibi olduğunun farkında olan Erdoğan'ın, filmde bu tarz sahneleri mümkün olduğu kadar az tutmaya çalıştığı da hissediliyor. Hatta, filmin hemen başında, inşaatta çalışan işçilerin Deli Emin'in ilk filminde tanıştığımız 'komik' tikinin (karşısında oynanınca oynama tiki) üzerine gittiklerinde, Emin önce oynamaya başlıyor -filmin hemen başındaki bu sahnede biz de ilk filmle bir bağ kurup gülümsüyoruz; ardından da hemen toparlanıp işçilerden kurtuluyor -ilk filmde Deli Emin'in oynamasını uzun uzun izlediğimiz için, bu sahne adeta ağzımızda yarım kalmış bir tat bırakıyor. Adeta Erdoğan bize, 'yaşayacağınız nostalji bununla sınırlı, daha fazlası için heveslenmeyin' diyor gibi.

Vizontele Tuuba'nın öyküsünde ve karakterlerindeki sorunları bir kenara bırakıp dönem filmi olma iddiasına baktığımızda, filmin basında genelde 80'ler Türkiye'sinin ruhunu taşıyan ilk filmmiş gibi yansıtılmasını anlamak da biraz zor. Yılmaz Erdoğan, bir okul anısıyla başlayan ve o yılların aklımızda çok yer edinen küçük imajlarından oluşan bir kolajla süren (Mutlu Akü, Salina Tuz, vs.), oldukça başarılı giriş jeneriğinde, adeta Vizontele Tuuba'nın tam bir 80'ler filmi olacağını vaadediyor. Ancak, film, dönemin ruhunu yalnızca havada kalan bir sürgün öyküsü ve televizyona yansıyan birkaç görüntü üzerinden kotarmaya çalışınca, vaadettiği tarihselliğin altını dolduramıyor. Dönemin farklı renklerini taşıması düşünülmüş karakterlerin neredeyse tamamı, karikatürize bir bakışla çizilmiş, boş şeyler peşinde koşan, olsa olsa kütüphanede sigara içilmesi gerektiği konusunda anlaşabilen tipler olarak yansıyor filme. Karakterler böyle muğlak bir zeminde bir araya getirilince, ordudaki subayla, sürgün kütüphaneciyi, politikacıyla deliyi ayırmakta güçlük çektiğimiz her tür farklılığın naiflik zemininde buluşabildiği muğlak bir dönem portresi çıkıyor karşımıza. Bu noktada filmin masalsı anlatısını işaret edip, böyle net bir dönem portresi çizmek zorunda olmadığını iddia etmek mümkün, hatta bu muğlak dönem tasvirinin 1980'in kaotik ruhunu yansıtmak için daha yerinde olduğu söylenebilir. Ancak film son bölümündeki darbe görüntüleriyle bu masalsı anlatımdan oldukça uzaklaşıyor; aslında o yıllara dair ne kadar 'ciddi' şeyler söylemek istediğini ve bu dönemle ilgili ne kadar net bir tavrı olduğunu göstermeye çalışıyor.

Vizontele Tuuba, tüm bunlara karşın, özellikle teknik açıdan çıtayı yine oldukça yükseğe koyan bir film. Filmin hem görüntü hem de sanat yönetimi anlamında oldukça başarılı olduğunu belirtmek lazım. Her ne kadar gala gecesinde filmi yan salonlardan birinde izlediğimizden diyalogları anlamak için ekstra çaba sarfetmemiz gerektiyse de filmin ses kaydının da iyi olduğunu tahmin ediyoruz. ** Tüm bu özeni takdir etmekle birlikte, Yılmaz Erdoğan'ın televizyon ve tiyatroda daha başarılı olan skeçlere dayalı anlatım tarzının, tüm bu skeçleri izlenir kılacak espriler ve bağlayıcı temel bir öğe olmadan, sinemada her zaman tutmadığını bir kez daha söylememiz gerekiyor. Vizontele Tuuba, Erdoğan'ın, çocukluk günlerini geçirdiği Hakkari'nin küçük kasabasını farklı bir üslupla sinemalaştırabileceği malzemeyi ilk filmde tükettiğini gösteren bir film oldu. Yeni projeleriyle Türk sinemasında farklı bir kulvar açma potansiyeli taşıyan Erdoğan'ın, Vizontele serisini sürdürmek yerine farklı hikâyelere yönelmesi, kendini tekrar etmekten kurtulması açısından en doğru karar gibi gözüküyor. Vizontele'yi iyi anılarla hatırlamak için hâlâ fırsat var.

* Muhsin Kızılkaya'nın 25 Ocak'ta Radikal Pazar'da yayınlanan, gerçek hayatta 1980 yılının Kasım ayında Hakkari'ye sürülen Güner Sernikli'nin hikâyesine değindiği yazısından öğrendiğimize göre, Sernikli'nin buraya gelişi ve artıl durumdaki Hakkari Halk Kütüphanesi'ni adam edişi, yöre halkının ve özellikle de Yılmaz Erdoğan'ın da o sırada aralarında yer aldığı gençlerin yaşamını oldukça olumlu şekilde etkilemiş.


** Gala gecesini düzenleyen yetkililer onlarca iyi niyetleriyle, filmde Hakkari'ye sürgüne gelen karakterlerle daha iyi özdeşleşebilmeleri için, basın mensuplarını Lütfi Kırdar Sergi Sarayı'nın üç kat altında sürgüne yollamayı uygun görmüşler. Daha önce 'taşıma' kopyayla çok film izlediğimiz olmuştu, ama bir galada ilk kez 'taşıma' bir salonda film izleme şerefine nail olduk. Bu sayede, kendimizi 'Vizontele' kasabasındaki Lale Sineması'nda hissetmekle kalmadık, pek çok konudaki cehaletimizden de kurtulmuş olduk: Lütfi Kırdar Sergi Sarayı'nın ne kadar 'derin' bir yer olduğunu öğrendiğimiz gibi; 'taşıma' bir 35 mm projeksiyon makinesi, 'taşıma' bir sinema perdesi, ve de 'taşıma' iskemlelerde film izlemenin nasıl bir deneyim olduğunu da keşfettik. Üstelik her filmden sonra kafamızı kurcalayan 'bu filmi nasıl değerlendirmek lazım' sorusuna, Vizontele Tuuba özelinde daha kolay bir yanıt bulmuş olduk: "taşıma karakterlerle film dönmüyor!"


Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Şubat 2004 sayısından alınmıştır.

 
 
En İyi Yönetmen Oscar'ını kim alacak?
 Fernando Meirelles (Tanrıkent)
 Peter Jackson (Yüzüklerin Efendisi)
 Sofia Coppola (Lost in Translation)
 Peter Weir (Master and Commander)
 Clint Eastwood (Gizemli Nehir)


   
Sinema rehberiniz