FESTİVALLERDEN/SÖYLEŞİ

"Sanat dünyası geniş bir yol çizmek zorunda"

Son filmi Pasaport ile İstanbul Film Festivali'ne konuk olan Péter Gothár'ın sinemasına önceki festivallerden aşinaydık. Ünlü Macar yönetmeni Beyoğlu Sineması fuayesinde yakalayınca hem son filmi hem de Macar sineması üzerine kısa bir söyleşi yaptık.

Filmografinize bakıldığında, her ayrı filmde ayrı bir görüntü yönetmeniyle çalışmanıza rağmen sinematografik açıdan çarpıcı, ortak bir tarzınız olduğu dikkat çekiyor. Bu tarzı bilinçli olarak mı oluşturdunuz?

- Umarım bu, bir rastlantı sonucu değil bilinçli oluşmuş bir tarzdır. Kameraman değişebilir ama benim bir kameramandan beklediğim şeyler değişmez.

Bugüne kadar filmlerinizde anlattığınız hikâyelerde hep insan ruhunun karanlık yanlarını ele aldınız...

- Fakat bu karamsarlığın içine tamamen gömülmek istemedim, o yüzden her zaman karamsarlığın yanında biraz mizah da yer aldı. Ve bu mizah kendini hemen belli eden türden değil, o yüzden filmler ilk bakışta oldukça kötümser, karanlık gözükebiliyor. Hatta buna mizah demek de doğru değil sanırım, daha çok ironi, insanın kendisiyle dalga geçmesi belki. Bu olmadan da Batı Avrupa sinemasının son 50 yıldır yaşıyor olması olanaksız bir durum.

Bir de Türk izleyicisi için Batı Avrupa sinemasını anlamakta şöyle bir sorun var: Filmlerin çoğu, çıktığı ülkenin insanlarının anlayabileceği sembollerle, alegorilerle bezenmiş. Peki Pasaport için de benzer bir sembol kullanımı söz konusu mu, Macaristan'ın tarihine veya Rusya'ya dair?

- Pasaport'ta basit insanların iki ülke arasındaki sınırı umursamaması söz konusu. Onlar farklı ülkelerin sembolleriyle ilgilenmiyorlar; sınır, pasaport gibi şeyler üst düzeyde gerçekleşen ve basit semboller onlar için.

Pasaport'u 35mm ile değil DVcam ile çektiniz. Dijital filmler son zamanlarda sinema çevrelerinde tartışma yaratan konulardan biri. Böyle bir zamanda DVcam'i tercih etmiş olmanız kasıtlı mı, yoksa ekonomik koşullar mı sizi buna zorladı?

- Dijital teknik, ticari amaçlı bir şey. Sanat dünyası kendisine yeni çözümler bulmak, geniş bir yol çizmek zorunda. Ticari olanın da yaratıcı bir şekilde, sanatsal amaçlarla kullanılması gerekiyor. Bilgisayar teknikleri size birçok değişiklik, küçük oynamalar yapma olanağı veriyor. Eğer bunları doğru biçimde kullanmayı bilirseniz sonuç gayet sanatsal olabilir. Sorun hangi tekniği kullandığınızda değil onu nasıl kullandığınızda...

Macaristan sinemasının bugünkü durumuna değinecek olursak, ülkenizde yetişmekte olan yeni kuşak sinemacılar için neler söyleyebilirsiniz? Geleneksel olan devam ediyor mu halen?

- Tek parti zamanında politikacılar için bir araç olarak kullandıkları sinema önemliydi. Ama şimdi onlar için bu, önemini yitirdi. Sanatın devamlılığını sağlamak için finansal desteğe ihtiyacı var ve ona olan ilginin azalmasıyla paralel olarak ürettiklerinin sayısı da azalmakta. Politikacılar paraları başka kanallara akıtmaktalar. Belirli politika çevreleri de 'Büyük Macaristan'ın tarihini anlatan bir-iki propaganda filmine destek veriyorlar.
Parasal anlamda, sanat ona yaptığınız yatırımı size geri vermede ağırkanlı davranır. Sanatla iyi bir iş ortaklığı yapılmaz yani. Bu yüzden de siyasetçiler sanata para vermekten uzak duruyor... Yeni gelen nesilse, kendi filmlerini kendileri finanse ediyor, oradan buradan sponsor bulmaya çalışarak çok çok düşük bütçeli yapımlar üretiyorlar. Bir noktaya kadar bu şekilde film çekebilirsiniz ama sonrasında bir basamak atlamanız gerekir ve atlayamazsınız. Dijital ortam işte bu süreçte yeni olanaklar yaratmada yardımcı oluyor.
Macaristan'da her yıl düzenlenen 'Media Wave' adında uluslararası bir festival var. 560 kısa film gösteriliyor, 5'er 10'ar dakikalık kısa filmler bunlar ve bir hafta süresince gösteriliyorlar. Teknik bakımdan kötü şartlarda çekilen, görüntü kalitesi düşük fakat arkalarında büyük bir iyi niyet barındıran filmler. Bütün zor koşullara rağmen böyle bir festival ortamı da yetişmekte olan genç sinemacılar için itici bir güç oluyor...

Söyleşi : (A.D. ve Y.O.)

Altyazı Aylık Sinema Dergisi Temmuz-Ağustos 2002 Festivallerden bölümünden alınmıştır.

 
 
 
DOSYA

SANSÜR: NEREDEN NEREYE?


Son zamanlarda peşpeşe yaşadığımız kimi olaylar, uzun süredir unuttuğumuz sansür olgusunu bir kez daha gündeme getirdi. Konunun, günümüzle sınırlı olmayıp, Türkiye'deki sinema ortamını önemli ölçüde ilgilendiren ve irdelenmesi gereken bir olay olduğu düşüncesinden hareketle bir dosya hazırladık. Denetlemenin sinemamıza etkisi ve olması gerekenler konusunda görüşlerine başvurduğumuz isimlerden gelen cevaplarla da zenginleşen dosyamızın ilginizi çekeceğini umuyoruz.



SANSÜRÜ KALDIRMAKTAN DAHA ZOR OLAN...

Türk sinema tarihini sansür olgusu çerçevesinde yeniden okumak, bizi kimi ilginç gerçeklerle yüz yüze getiriyor. Altyapı eksikliğinden endüstrileşememeye kadar birçok unsur sinemamızı en çok etkileyenler arasında sıralanabilir kuşkusuz. Ancak bunların hiçbiri sansür kadar yaratıcılığa etki etmiş değildir. Devlet-sinema ilişkisinin kritik bir yönü olan sansür genel anlamda, siyasal otoritenin sanat eserlerinin yapım, üretim ve halka sunum aşamalarındaki, kamu yararı adına kendini koruma refleksi olarak ifade edilebilir. İlginç olan başlangıcından beri hemen tüm iktidarların sinemamızla ilişkilerini -diğer sanat dallarından farklı olarak- neredeyse sadece sansürün belirlemiş olmasıdır (buna belki bir de rüsumu -sinema biletlerinden alınan eğlence vergisi- dahil edebiliriz).

İçinde bulunduğumuz yıl gerçekleştirilen İstanbul Film Festivali'nin de başını epeyce ağrıtan olayların, aslında ülkemizde uygulanmakta olan denetlemenin yapısını açıklayan, dışa vuran örnekler olduğunu belirtmek gerek. Handan İpekçi'nin Büyük Adam Küçük Aşk filminin uzun bir süre gösterimde kalıp 100 bini aşkın seyirciye ulaştıktan sonra yeniden denetime tabii tutularak yasaklanmasıyla, Ümit Ünal'ın 9 ve Tayfun Pirselimoğlu'nun Hiçbiryerde filmlerinin alt kuruldan üst kurula devredilerek işletme belgesi alabilmeleri bize konu hakkında düşünme imkanı veriyor. Bardağın dolu tarafına bakarak şunu da söyleyebiliriz: bu filmlerin başına gelenler konuyla ilgilenmesi gerekenlerin isteyerek/istemeyerek biraz daha kıpırdanmasına neden oldu. Hükümet nezdinde yapılan girişimlerin, hazırlanmakta olduğunu bildiğimiz yeni sinema yasasında, sinema lehine sonuçlanmasını dileyelim.

.....

AB'ye girme yolunda Kopenhag Kriterleri'ni uygulamakla yükümlü Türkiye'nin, zoraki de olsa Telif Yasası'nı AB normlarına uygun hale getirmeye çalıştığı bugünlerde, denetleme konusunu da bir an önce ele almasında yarar var. Bu amaçla denetleme kurullarının yapısının, sanatçı ve aydınların çoğunluğunu sağlayacak şekilde değiştirilmesinden, filmlerin yasaklanması yerine derecelendirme, yaş gruplarına göre sınıflandırma yöntemine geçilmesine kadar pek çok öneri getirilebilir. Ama burada asıl önemli olan ne AB istediği ne de benzeri bir şey için değil, doğrusu o olduğu için, sinemacılarımızın zihnindeki oto sansürü de kaldıracak uygulamalara gidilmesi gerekliliğinin fark edilmesidir. Kağıt üstündeki sansürü kaldırmaktan daha zor olanı bu çünkü... (İ.T.)

SORUŞTURMA

ÜMİT ÜNAL (9 filminin yönetmeni)

Türk sinemasının önündeki en büyük engel bence sansür değildir. Daha doğrusu, devletin uyguladığı resmi sansür değildir. Asıl engel sinema yapan insanların, yönetmenlerin, yazarların, yapımcıların, oyuncuların kafasındaki sansür kurullarıdır. Sansürü yaratan zihniyet, yıllardır uyguladığı sistemli baskının sonucunu fena şekilde almış ve Sansürü sözde kaldırsa da amacına ulaşmıştır. Bizim sanatçılarımız, yapımcılarımız kafalarında sansür kurullarının düşünebileceğinden çok daha katı sınırlarla yaşıyorlar. -Kendimi de bundan çok çok ayrı tutmuyorum-. Bu ülke korkuyla çizili sınırlar üzerine kurulu bir ülke. Bir başka ülkeden, atıyorum, Peru'dan gelen biri bizim sansürümüzü alt etmeyi büyük olasılıkla başarırdı, bu sınırların dışında düşünmeyi başarırdı. Biz başaramıyoruz. Sansürcü bizden korkuyor ama biz ondan daha fazla korkuyoruz.

Sansüre kalkan ve alet olan yasa çok geniş kapsamlı bir yasa. Herhangi bir film, eğer istenirse bu yasa sayesinde hemen yasaklanabilir. "Örf ve adetlerimize uymuyor" dersiniz olur biter. Şu an gördüğümüz yasaklamalar olabileceğin en kötüsü değil, bir iktidar değiminde bu yasayı arkasına alan daha 'radikal' bir iktidar istediği filmin gösterimini durdurabilir; yasa her şeye elveriyor.

Sansür kapsamını belirleyen yasa değişmelidir. Filmlerin denetimi uygar ülkelerdeki gibi, hükümetlerin değil, bağımsız yargının denetimine bırakılmalıdır. Elbette şiddet ve cinsellik istismarcısı tacirlerin önüne geçmek için belli bir sınıflandırma (yaş sınırı gibi) getirilmelidir filmlere ama bunun dışında her türlü sansür ihtimali ortadan kaldırılmalıdır. Bu tür resmi tedbirlerin ötesinde de, ülkemizde sinema alanında çalışan ve çalışma ihtimali olan herkes küçük bir eğitim sürecinden geçirilmeli ve bir tür kültürel elektrik şokuna tabii tutularak kendilerine gelmeleri sağlanmalıdır. (21. İstanbul Film Festivali sırasında ulusal yarışmaya katılan filmlerin yönetmenleri bir araya gelerek sansüre karşı kısa bir bildiri yazdık ve bu bildiriyi filmlerimizin gösteriminden önce okuduk. İki yönetmen bu protestoya katılmadı. Elektro şoka ilk başta onlar girmelidir.)

Altyazı Aylık Sinema Dergisi Temmuz-Ağustos 2002 Dosya bölümünden alınmıştır.

 
 


İzlediğiniz filmleri neye göre seçiyorsunuz?

   Yönetmenine
   Oyunculara
   Konusuna
   Türüne