 |
 |
|
SÖYLEŞİ / FATİH AKIN
"KÖPRÜNÜN ÜZERİNDE VE DOĞU'YA DOĞRU..."
Haziran ayının ortalarında, Fatih Akın ile yaşadığı kentte, Hamburg-Altona'da, göçmen bir yönetmen olarak algılanmaktan gelecek planlarına, ülkemizde de vizyona girecek olan Temmuzda filminden son filmi Duvara Karşı ve gelecek projelerine kadar pek çok şey hakkında konuştuğumuz, keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Söyleşi : Emine Uçar İlbuğa
Fotoğraf : Muammer Yanmaz
Fatih Akın'ı bize nasıl tanıtırsınız ?
- Ben Fatih Akın, Almanya'nın Hamburg şehrinde yaşıyorum ve yönetmenim. Bu kadar yeter mi?
Ben aslında bu soruyu kendinizi bize nasıl yorumlarsınız anlamında sordum.
- Şöyle söyleyeyim: Açıkçası filmleri çok severim, sinemasız yaşayamam. Filmleri, sinemayı sanat olarak görürüm.
Sinemaya önce oyunculukla başladınız, yönetmenliğe daha sonra geçtiniz. Almanya'da göçmen kökenli bir yönetmen olarak yaşadığınız zorluk ve kolaylıklar var mı ?
- Aslında zorluklar şimdi başlıyor, şimdiye kadar pek büyük zorluklar yaşamadım, daha doğrusu tam tersi avantaj yaşadım. Alman sinemasına egzotik bir hava, yani yeni bir tarz, yeni bir akıntı, yeni bir şekil getirdim ya da getirdik; Ayşe Polat, Yüksel Yavuz gibi yönetmen arkadaşlarla. Ve bu süreçte medya beni ya da bizi yalnızca bir dalda, bir yönde kategorize etmek istedi. Filmlerimin yalnızca 'göçmen sineması' dalında kategorize edilmesine karşı çıktım ve çıkıyorum. Aslında bir yönetmen olarak amacım yalnızca bir dalda değil, dünya sinemacısı olarak kendimi tanıtmak, göstermek. Şimdi işte benim uğraşım ve zorluğum bu üç filmimden sonra bu yönde yapılan tek taraflı sınıflandırmalardan kurtulmaya, özgürleşmeye çalışmak. Ben, medya ve diğer insanlar bizi yalnızca Almanya'da yaşayan yönetmenler ya da Türk yönetmenler olarak değil -çünkü bunlar sınırlandırıcı kategoriler oluyor-, aksine sinemacı, yönetmen olarak görsünler istiyorum.
Yani Fatih Akın olarak görsünler.
- Evet.
'Hamburg 1' televizyonunda bir röportajınızda "Türk gibi hissediyor, Alman gibi çalışıyorum" derken bir anlamda kendinizi iki kültürlü, iki dilli, yani her iki kültürü de içselleştirmiş, her ikisini de içinde barındıran birisi olarak tanımladınız. Soruma şöyle devam edeceğim: 'Hamburg'da doğmuş Türk' tanımlaması ile 'Hamburglu Türk kökenli yönetmen' tanımlaması arasında anlam olarak oldukça fark var. Bu tanımlamaları nasıl yorumluyor, nasıl başediyorsunuz bütün bunlarla ?
- Aslında ben artık bu konudaki sorulara yanıt vermiyor, görmezlikten, duymazlıktan geliyorum. Sizin yerinize şu an bir Alman dergisi ile bu söyleşiyi yürütmek durumunda olsaydım bu soruya hiç yanıt vermeyecektim. Ben kendi kendime en iyisinin bu olacağını düşünüyorum. Türk basınını daha farklı görüyorum. Çünkü şu ana kadar Türkiye ve Türk basını ile fazla ilişkimiz yoktu. Son üç filmimde Türkiye'ye yönelik fazla çalışmalarımız olamadı. Ancak benim amacım artık Türkiye'ye de açılmak. Gelecekte bana hâlâ Türk mü Alman mı olduğuma yönelik sorular gelirse -ki Alman basınından halen bu yönde sorular gelmekte- bunları yanıtlamayacağım. Bunlar artık eskidi ve zaten çok konservatif sorular bence. 2000'li yıllardayız, Avrupa Birliği adı altında birçok ülke bir çatı altında birleşirken, bir insanın nereden geldiğinin tartışılması ya da dışlanması doğru şeyler değil. Bir yanda global bir dünyada yaşıyor ve evrensel bir sinemadan söz ediyoruz, diğer yanda bu tür sorularla uğraşıyoruz.
1950'li yılların sonlarından itibaren Almanya'da yoğun olarak yaşanan göçmenlik olgusu bir kaç istisna (Fassbinder gibi) saymazsak yine göçmen kökenli yönetmenler tarafından Alman sinemasında konu olarak yer aldı. Sizce göçmen konusunu ele almak için göçmen sorununu aktif olarak yaşamak mı gerek ?
- Bunu şöyle anlatayım: Örneğin şu an oturduğumuz mekân hakkında bir film yapsam, bir bar filmi. Bu barın sahipleri Türk, bunlar okumak için İstanbul'dan buraya gelmişler ve bu barı açmışlar, yani doğma büyüme buralı da değiller. Bu barda bayağı bir hareket var, bu ilginç bir şey. Ben bu bar hakkında bir film yapmak istediğimden benim için bu, yalnızca bir 'bar filmi' olur ve barda geçen bir film olarak kategorize ederim. Ama medya bunu yine 'göç sineması' olarak görür. İşte bakış açımızdaki fark bu, yani bu bir dışlanma, açıkçası bir ırkçılık. Benim sorunum, bu filmin neden bir bar filmi olarak kabul edilmediği üzerinedir.
Yani yabancılar bu toplumun bir parçası değil, hâlâ yabancı olarak görülüyorlar ?
- Evet. Yani ben bu toplumda kendimi yabancı olarak hissetmiyorum, bu sözünü ettiğim benim gibi yaşayan insanlar da kendini yabancı gibi hissetmiyorlar. Dışarıdan belki öyle gözükebilir, ama öyle değil. Benim politikam işte bu insanların bakışını vermek. Ama durum Almanya'da bu şekilde görülmüyor ya da anlaşılmıyor. Yani filmlerim ne kadar güçlü olursa olsun yine göç filmi olarak görülüp öyle bir sınıflandırmaya tabii tutuluyor. Böylece bir çerçeve içine giriyor. Belki benim filmlerim buradaki çoğu Alman filminden daha iyidir, belki ben bazen öyle düşünüyorum, olabilir. Sinematografik açıdan, hareket açısından, senaryo açısından daha güçlü buluyorum. Yani filmlerimdeki Amerikan ve Avrupa sineması etkileri gibi şeyler görülmek istenmiyor, söylenen şeyler hep aynı noktaya yoğunlaşıyor. Belki de bu bir kompleksten kaynaklanıyor, bilemiyorum.
Özellikle ilk filminiz Kısa ve Acısız'da sizi en fazla etkileyen yönetmen olarak Martin Scorsese'nin adı anıldı. Ancak sizin oldukça çok yönlü bir yönetmen olduğunuzu biliyoruz. Bu bağlamda beğendiğiniz ya da örnek aldığınız yönetmenler var mı ?
- Bu tabii ki hep değişiyor. Olgunlaşma ile ilgili. Örneğin 15- 16 yaş döneminde etkilendiğim yönetmenler farklı idi, şimdi farklı. Çünkü ben Amerikan filmleriyle büyüdüm, Amerikan filmleriyle yetiştim. Belli bir yaştan sonra Avrupa sineması ilgimi çekti, özellikle de İtalyan ve Fransız sineması. Şu an ise en büyük etkiyi Türk sinemasından alıyorum. Bu, gerçekten böyle. Bu ara çıkışta olan Brezilyalı yönetmenlerin filmlerini de seyrediyorum; ama o kadar ilgimi çekmiyorlar. Benim şu an, özellikle sinematografi açısından, bulduğum bir hazine Türk sineması. Aşağı yukarı iki yıldır böyle bir etki var. Yılmaz Güney'in sineması olsun -ki onu da aşağı yukarı iki hatta üç yıldan beri takip ediyorum, ondan önce Yılmaz Güney'in filmlerini bilmiyordum-, Serdar Akar'ın sineması, Nuri Bilge Ceylan'ın sineması ya da Yavuz Turgul'un sineması -Eşkıya değil de daha çok Muhsin Bey gibi- ... Onlar benim için büyük bir hazine, onlarda bulduğum bir şey var. Benim filmlerimde de onların filmlerinde olan bir nokta var. O nedenle bu günlerde Türk sineması benim daha çok ilgimi çekiyor. Kısa ve Acısız'ı yaptığımda daha çok Scorsese sineması ilgimi çekiyordu ve beni etkiliyordu. Temmuzda'da, Avrupa sinemasından etkilendim; daha çok da Kustirica'dan ve Fransız sinemasından, özellikle 1960'lardaki filmlerinden. Bir de böyle tintin çizmeleri ile resimli kitaplar var ya, onlar da zaten Belçika ya da Fransız yapımıdır. Temmuzda'da onların da çok etkisi var. Solino'da Yeni Gerçekçi akımın etkisi var. Ancak son çektiğim Duvara Karşı filminin etkilendiği en büyük kaynak, gerçekten de Türk sinemasıdır. Gördüğünüz gibi, etkilendiğim kaynaklar sürekli değişiyor.
Şu ana kadar bütün uzun metrajlı filmleriniz İstanbul Film Festivali'nde İstanbul izleyicisi ile buluştu. Türkiye'deki izleyicilere ulaştığınızı düşünüyor musunuz ?
- Ulaşmak istiyorum. Yani çok meraklıyım, oradaki insanlar benim filmlerim hakkında ne düşünüyorlar, anlıyorlar mı, kendilerini bulabiliyorlar mı? Alman seyirci bazı noktaları anlamıyor. Bazı noktaları ise Alman izleyiciler daha iyi anlıyor, peki bunları Türkiye'deki izleyiciler anlıyor mu? Özellikle Kısa ve Acısız Hamburg filmiydi, yani konuşmalarda kodlar var, onları zaten genellikle Hamburg'da yaşayan insanlar anlar, Münih'deki insanlar anlamaz. Ben bunu çok merak ediyorum. Solino'ya gelen tepkilerden anladığım kadarıyla, sanki İstanbul izleyicisi Solino'yu Almanya'daki izleyicilerden daha iyi anladı.
Solino'da birçok gerçeklik iç içe, 1970'li yıllar ve birden SS askerleri restoranda gösteriliyor, yani geriye bir bakış; aynı anda göçmen ailelerde kadın ve çocukların sömürüsü konusu da ele alınıyor. Bu, genellikle dışardan bakıldığında görülecek bir sorun değil. Bu sorunu içinde yaşayan ya da tanıdık olan bir insan bu kadar açık görebilir; bu nedenle Türkiye'de anlaşılması, paylaşılması doğal.
- Evet, ama Almanya'da Solino'ya yapılan en büyük eleştiri, filmin çok duygulu bir film olmasıydı; Yani Solino'da aşırı duygu varmış. Film daha çok bu yönüyle eleştirildi ve bu eleştiriler beni çok üzdü; çünkü duygusuz hiç bir şey olmaz, duygusuz sanat olmaz. Ve bu bana öyle bir işaret verdi ki benim geleceğim burası değil.
Bundan sonraki filmlerinizde, yine önceki filmlerinizde olduğu gibi, göç teması yer alacak mı? Ya da farklı temalar düşünüyor musunuz ?
- En son çektiğim ve şu anda montajda olan Duvara Karşı filmi tamamen Türk toplumunda geçiyor. Filmin yarısı Türkiye'de çekildi ve Türkçe. Ve ben basınla ne yapacağımı bilmiyorum. Duvara Karşı benim için ve benim geleceğim için bir işaret. Önümüzdeki yıllarda İstanbul'da çalışmak istiyorum, İstanbul'da çalışacağım. Bu da oraya giden ilk adım. Yani o kadar çok Türk toplumunda geçiyor ki bir Alman seyirci oradaki adetleri, kodları anlamaz, anlayamaz, imkanı yok. Ama bu film bizim için, sizin için ve şu barı işleten arkadaşlar için, yani tamamen Türkler için. Burada filmi izleyenlerin çoğu yine Alman seyirci olur herhalde, ama filmi anlayacaklar mı anlamayacaklar mı bilmiyorum. Ama Türk toplumu deyince yanlış anlaşılmasın, bu yine kişisel toplum, benim toplumum. Film benim tanıdığım, gördüğüm, yaşadığım çevrede geçiyor. Madem ki göç sineması bekliyorlar hep, işte buyrun size yüzde yüz göç sineması. Aslında göç sineması değil tabii, çünkü filmin baş karakterleri Alman vatandaşları, Almanya'da doğup büyümüşler ve Almanca konuşuyorlar. Ama film Almanya'nın başka bir tarafını, 'yer altını', anlatıyor. Aslında bunu nasıl anlatacağım bilmiyordum. Benim sevmediğim, benden bu filmi istiyorlar, bu filmi bekliyorlar; ama ben bu filmi yine, bekleyip isteyenlere değil, kendime ve çevreme yaptım. Bundan sonra gelecek olan proje tamamen İstanbul'da geçiyor Amerikan-Türk yapımı bir film olacak, şu an onu yazıyorum.
Filmlerinizin ortak yanı sadece göçmenlik değil. Yine ortak bir nokta diyebileceğimiz bir şey kahramanlarınızın marihuana içiyor oluşu. Kısa ve Acısız'da gençler televizyon izlerken içiyorlar ve birlikte düş görüyorlar; Temmuz'da da Daniel sevgilisi ile gemide içiyor ve bir süre için de olsa ayakları yerden kesiliyor, birlikte bir uçuş bu. Solino'da ise bu sahne daha da ileri boyutlara gidiyor; babalarından dayak yerken bile gençler gerçekliği nasıl istiyorlarsa öyle algılıyorlar; aile içi şiddeti bir anlamda ti'ye alıyorlar. Burada esas alınan sanki kahramanlarınızın bir an için yaşamın gerçekliğinden kopması ve gerçekliği yaşamak istediği gibi algılamaları. Bunun özel bir anlamı var mı ?
- Marihuana sadece Almanya'da değil bütün dünyada, birçok insanı bir araya getiren bir nokta oluyor. Mesela İspanya'ya gidersen ve ot içiyorsan, ilk tanıştığın insanlar yine ot içenler olur. Bu İtalya'da da böyle, Türkiye'de de. Ne bileyim, insanlar kendini buluyor, bir araya geliyorlar belki. Aynı zamanda son yıllarda bu toplumda bu sadece gençler için geçerli değil; marihuana alkol gibi bir yere geldi, çok doğal. Şu an marihuananın yasal olması yönünde hareketler var ve ben bu görüşe katılıyorum. Bunun serbestçe yapılması daha doğru. Böylece daha az insan suçlu olarak görülür. Diğer bir nokta ise, filmlerimdeki bütün kahramanlar yalnızca ot içmiyorlar. Bu kahramanların birleştiği bir yan daha var. Bütün kahramanlarımın aynı zamanda bir özlemi var, hayatlarını değiştirmeyi istemeleri gibi. Kısa ve Acısız'da Gabriel, yani Cebrail, Almanya'yı terketmek, Türkiye'ye dönmek istiyor. Başka bir hayatı, daha iyi bir hayatı özlüyor. Temmuzda'da Daniel karekteri hayatından kurtulmak istiyor, aklına gelenleri özgürce yapmak istiyor. Solino'da da böyle, İtalyan anne, baba ve çocukları daha iyi bir hayatı istiyor. Duvara Karşı'da da var benzer bir durum. Kahramanlarım daha özgür ve başka bir hayatı özlüyor. Bu ilginç bir şey, çünkü ben bu durumu sonradan farkettim, üç dört yıl sonra gördüm. Benim filmleri çekerken kahramanım şöyle olsun ya da böyle bir hayatı olsun gibi bir düşüncem yoktu. Bu herhalde bilinçaltı ile ilgili. Sonuçta bu, yine kendi hayatımdan tanıdığım bir şey. Bizim de Türkiye'de yaşamak, İspanya'da yaşamak gibi özlemlerimiz var hep.
Önceki filmlerinize bakıldığında gerçekçilik ön planda. Ancak özellikle Temmuz'da da tesadüf ve kader gibi öğeler ön plana çıkıyor. Pazardan alınan bir yüzüğün tılsımı, imge olarak güneş, başka birini beklerken tesadüfen oradan geçmekte olan Türk kızı Melek ve Melek'in ardından başlayan uzun bir yolculuk. Bir aşk masalı, tesadüflere bir inanç ve sonuçta ortya çıkan bir yol filmi. Neden Temmuzda filminde bir tarz değişikliğine gittiniz ?
- Yönetmenler için genellikle ilk filmleri başarıya ulaşmışsa ikinci filmleri en zor film oluyor. Üçüncü ve dördüncü filmlerden daha zor bir süreç oluyor bu. Bu durumda nasıl olsun da, ikinci film birinci filmin tekrarı olmasın. Tabii bazı yönetmenler birincinin aynısını yapıyor, yani bir tekrar oluyor. Benim hedefim ikinci filmimde Kısa ve Acısız'ın tam tersini yapmaktı. Temmuzda bir reaksiyon filmiydi. Yani gerçekçi ve belgesel tarzındaki Kısa ve Acısız'a karşı Temmuzda bir masal gibi olsun istedim. Kısa ve Acısız'ın görüntülerinin belgesel tarzına karşın, Temmuzda'nın görüntülerinin daha çok ışıkla, karşı ışıkla çekilmesi gibi. Ayrıca Temmuzda'daki tesadüfler, kader gibi imgeler benim inandığım şeyler. Ben bunlara inanıyorum.
Göçmenlik, Temmuzda'da bir geriye dönüş olarak önem kazanıyor. Hamburg'da başlayıp İstanbul'a kadar, hatta İstanbul'dan sonra da devam eden bir yolculuk. Oysa, göç konusunda hep altı çizilen Doğu'dan Batı'ya göçtür. Siz bu yolculuğun neresinde duruyorsunuz ?
- Köprünün üzerinde ve Doğu'ya doğru... Bakın Batı'dan bıktım ben, Batı yeni şeyler çıkarmıyor benim ufkum için. Aslında Temmuzda vizyon sahibi bir film, yani şimdi 2003'den geri bakarsak, biz bu filmi 1999'da çektik ve sanki 11 Eylül'den sonra Doğu'ya doğru bir hareket var. Ben burada öne çıkan birkaç şeyden ya da İslam'dan bahsetmiyorum. İnsanlar merak ediyor, kim bunlar ya da neler var gibi. Cannes olayı, daha öncesi İran filmleri... Ayrıca müzikte de bu böyle. Dünyada hep bir şekil, moda, tarz var. Şu tarzı yaşadık, bu tarzı yaşadık. Güney Amerika'nın tarzını yaşadık ve o tarzın son dönemlerindeyiz, şimdi dünya insanı yeni bir tarafa bakıyor ve Doğu'ya ya da Ortadoğu'ya bir yönelme yaşıyor.
Filmlerinizin ortak temalarından biri de Sezen Aksu. Her filminizde mutlaka Sezen Aksu bir şarkısı ile yer almakta. En son Doris Dörie de son filmi Nackt'ta Sezen Aksu müziğini kullandı. Bu Sezen Aksu hayranlığı nereden geliyor ?
- Ben hemen her tür müziği dinliyorum; pop pek dinlemem, ama arabesk olsun, cazdan oryantel mixe kadar her şeyi. Türk müziğinde de Duman gibi gruplar da dahil her şeyle ilgileniyorum. Tabii bu hep böyle değildi. Benim dinlediğim ilk Türk müziği Sezen Aksu'nun yaptığıdır, yani o küçüklüğümden beri hep vardı. Başka müzikler değil, Sezen Aksu müziği hoşuma gidiyordu ve sanki Sezen Aksu müziği benim için Türk müziğine geçişte bir anahtar oldu. Sezen Aksu'dan Baba Zula'yı, Sitara'yı buldum. Ayrıca onun müziklerini çok sinematografik bulurum. Müziğini dinlerken aklıma birden bir sahne gelir. Çoğu zaman onun müziği ile çalıştım. Onun bir parçasını dinlerken işte burada bir yemek sahnesi olabilir, ya da bu müzikle şöyle bir sahne olabilir gibi. Sezen Aksu'nun müziğinde ben böyle bir yön buluyorum. Çok zengin bir müziği var. İlk filmimde onun müziğini kullandım ve bana uğur getirdi. Ardından ikinci kısa filmimde kullandım, daha da başarılıydı. Her filmimde bir Sezen Aksu şarkısı olursa o benim filmime bir uğur getirir. Bir anlamda Sezen Aksu benim için hani Almanlar 'fee' derler ya, Türkçe'de 'peri' diyebiliriz herhalde, işte öyle bir şey.
En son çevirdiğiniz film Duvara Karşı'da Meltem Cumbul da oynadı. Türkiye'den oyuncularla film yapmayı nasıl buldunuz? Gelecekteki projelerinizde Türkiye'den oyuncularla çalışmaya devam edecek misiniz ?
- Meltem Cumbul'un yanı sıra Güven Kıraç da vardı. Benim için çok güzel bir deneyim oldu. İkisi de gerçekten çok şahane oyuncular, bunu yalnız ben söylemiyorum, herkes söylüyor. Buradaki insanlar onları tanımıyorlar ve montaj odasına girdiklerinde izliyor ve soruyorlar. Tabii ki ben ilk olarak Türk oyuncularla çalışmak istedim, böyle bir isteğim vardı. Ya da Türkiye'deki oyuncularla buradaki oyuncuları bir araya getirmek benim için çok önemli bir şeydi. Bizim onlardan, onların da bizden bir şeyleri öğrenebilmesi adına, kaynaşma adına, insanları bir araya getirmek istedim. Söylediğim gibi kendimi hem köprü üzerinde buluyorum, hem de köprü olarak anlıyorum. Orada o kadar şahane oyuncular var ki ben onları hem Alman sinema seyircisine, hem de uluslararası izleyiciye tanıtmak, taşımak istiyorum; bunu yapmam gerekiyor. Türkiye'deki yönetmen ve oyuncularla buradakileri bir araya getirebilirsem sanırım bir zenginleşme olur. Gerçekten de bu son filmde böyle oldu. Oyunculardan çok memmun kaldım ve bu benim onlarla son filmim değil. Örneğin montaj odasına gelen Alman bir yönetmen Güven'i izledi ve şimdi bir filminde Güven'in oynamasını istiyor. Bu beni çok mutlu etti.
Şu ana kadar yaptığınız filmler arasında 'evet şimdi istediğim gibi bir film çektim' duygusuna kapıldığınız oldu mu ?
- Bunu ilk kez Duvara Karşı'da yaşadım. Hep çekmek istediğim filme çok yakın geldi. Çekim bakımından en azından istediğim gibi yaptım.
Çektiğiniz filmlerin senaryoları genellikle size ait, bunu ilk kez Solino'da bozdunuz. Bundan sonraki filmlerinizde başka senaryolara yer verecek misiniz ?
- Ben bu kuralımı sanırım bir kaç kez daha bozarım. Bana göre kendi yazdığınız bir senaryoda kendinizi ifade ediyorsunuz, başka bir senaryoyu filme çektiğinizde bu bir yorum oluyor. Burada önemli olan ise bu yorumlamayı ifadeye dökmektir. Bu çok ilginç bir deneyim. Ben artık eskisi gibi kısa sürede senaryo yazamıyorum. Eskiden böyle bir gücüm vardı, şimdi ise daha seçici oldum, her yazdığımı beğenmiyorum ve bu nedenle bu süreç uzuyor. Eskiden altı ayda bir senaryo yazıyordum, şimdi bunu iki yılda gerçekleştiriyorum.
Filmlerinizle Almanya'daki Türk kökenli izleyicilere ulaşıyor musunuz ?
- Pek sayılmaz. Şöyle ki filmlerimin Almanya'daki izleyicileri çoğunlukla Almanlar, zamanla umuyorum ki Türk kökenli gençlere daha çok ulaşacağız. Kısa ve Acısız izleyicisinin yüzde yetmişi, Temmuzda'nın ise yüzde doksanı Alman'dı; sanırım buna yakın bir rakam da Solino'da oldu. Yani benim izleyici kitlem daha çok Alman izleyicilerden oluşuyor. Türkler, özellikle burada yaşayan Türk gençleri, maalesef benim filmlerime pek ilgi göstermiyorlar.
Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Temmuz-Ağustos 2003 sayısının vizyon bölümünden alınmıştır.
|
|
|
|