 |
 |
|
| |
İZLİYORUM
"John Boorman, Nicholas Roeg gibi gizemli hayalcileri kaybediyoruz"
Sight & Sound dergisi editörü Nick James ve Londra Film Festivali Direktörü Sandra Hebron İstanbul Film Festivali'nin bu yılki önemli konuklarındandı. Basının ilgisiz kaldığı meslektaşlarımızın İstanbul'a geldiğini duyar duymaz hemen aklımıza 'izliyorum' köşemiz geldi.
Söyleşi : Övül Durmuşoğlu, Yamaç Okur, Fırat Yücel
[İzliyorum'a Andrei Tarkovsky'nin ikinci uzun metraj filmi Andrei Rublyov (Andrei Rublev, 1969) ile başlıyoruz. Kolay bir başlangıç.]
Nick James : Bu benim ilk on filmimden biri Andrei Rublev.
Peki neden Andrei Rublev ilk onunuzda ? Tarkovsky'den farklı bir film de seçebilirdiniz.
N.J.: Tamamıyla duygusal nedenlerden ötürü sanırım. Andrei Rublev ilk izlediğim Tarkovsky filmiydi. Galiba on dokuz yaşındaydım. Özellikle son sahneler, son sekanstaki mücadele benim için başka sanat dallarının yetersiz kaldığı yerde sinemanın neler yapabildiğinin bir ifadesi. Bu film, epik bir anlatımla, sinemanın sonradan ortaya çıkan bir sanat dalı olarak nereye ulaştığını gösteriyor. Hiçbir şeyin kirletemediği bir şey bu, saf sinemadan söz ediyoruz. O zamanlar farkında değildim tabii ki, Rus sinemasını öğrendikten sonra çok sevdim. Filmin görüntüleri ve anlatımı gerçekten de dahice, daha önce görmüş olduğum her şeyden daha dahice ve büyüleyici. Yalnız bu filmi sadece iki kere izledim. Çok etkilendiğim filmleri çok kez izleyemem, eğer filmle mücadele etmemi gerektirecek bir durum yoksa. Sanırım yaşadığım o büyüyü korumaya çalışıyorum.
Sandra Hebron : Bir filmin kaç kere izlendiğine ilişkin başka ilginç bir olgu daha var. Senin de bahsettiğin sebeplerden dolayı çok izlemediğim bir Tarkovsky filminden söz etmek istiyorum. Geçen yılın Aralık ayında NFT'de (National Film Theatre) Stalker gösterildi. Yılın sonu olduğunu tahmin ediyorum; çünkü yıl sonuna kadar yaklaşık iki bin kadar film seyretmiş oluyorum festivallere seçmek için. Stalker'ı izlemeyi çok istiyordum ama bir türlü vaktim olmuyordu. Eğer festivaller için film seçiyorsanız, sürekli sizi şaşırtacak bir şeyler, yeni ve çarpıcı şeyler arıyorsunuz. Stalker'ı izlemek benim için ilk defa şaşırmak gibi bir şeydi. Bütün yıl boyunca izlediğim yeni filmlerin hepsinden daha fazla heyecanı bu filmde yaşadım. Yani bu filmleri izleyeceğiniz zamanlar var; bu filmleri ne zaman ve nasıl izlediğiniz konusunda çok dikkatli olmalısınız.
N.J. : Ne zaman ve nasılın yanında zaman aralığı da önemli. Yani deneyim her zaman taze kalmalı. Çünkü o gerçekten sevdiğiniz bir şey. Bazı anlarda filmi takdir edersiniz ama sevemezsiniz, yani o tutkuyu hissedemezsiniz.
[Claude Chabrol'un L'enfer'ini (1994) izliyoruz. Emmanuelle Béart'ü hemen tanıyorlar ama filmi çıkaramıyorlar.]
S.H.: Size cevap vermem için bana ipucu vermeniz gerekir.
Bu film Cahiers du Cinema yazarlarından birinin filmi. Chabrol'un L'enfer'i...
N.J.: Yo, hayır.
Bunu seçtik, çünkü çok kolay olmasını istemedik.
N.J.: Dün buradaki genç bir Fransız oyuncuyla, şu anda adı aklıma gelmiyor, Chabrol üzerine konuştuk. Chabrol'ün kendisi filmlerini önemsemiyor, filmlerini daha çok yeni insanlarla tanışmak için yapıyor. Bugünlerde bu, Chabrol'ü benim için özetliyor doğrusu.
S.H.: Son filmi (Kötülük Çiçeği, 2003) de iyi değildi.
N.J.: Hep aynı şey, hep aynı ahlaki çöküntü teması. Öyle bir şey bulalım ki bize burjuva ailesinin içindeki kokuşmuşluğu versin. Hep aynı şeyi yapıyor; bu benim için bir noktadan sonra çok sıkıcı olmaya başladı. Bunu katmanlar halinde örerek anlatıyor, ama katmanlar kendi içlerinde hiç ilginç değiller.
Bu filmi seçmemizin esas nedeni sizin Cahiers du Cinema hakkındaki fikrinizi öğrenmekti. Cahiers du Cinema'da sinefil yazarlar kendi filmlerini yazıp yönetiyorlardı.
N.J.: Evet, bunu yapmayı ben de çok isterdim, ama sanırım artık çok geç kaldım. Cahiers du Cinema'nın peşinden Avrupa sinema tarihinin en önemli akımlarından biri olan Yeni Dalga'yı sürüklediğine inanıyorum. Sinema eleştirmenlerinin kendi fikirlerini filmlerin içine enjekte etmeleri çok önemli. Bunun bir daha hiçbir yerde bir daha tekrar etmemesi çok üzücü. Bugünlerde Jonathan Rowney film yapmaya başladı, iki tane kısa filmi var. Bir de Olivier Assayas var biliyorsunuz, o da Cahiers yazarlarından biri. Eleştirmenlerin film yaptıklarında filme doğrudan prodüksiyonun içersindeki insanlardan daha farklı bir şeyler kattıklarını düşünüyorum. İngiltere'deki genç yönetmenler bu filmleri bilmiyor, eski filmleri izlemiyorlar. Aslında İngiltere dünyada film eleştirmeni olarak iyi para kazanabileceğiniz son yer galiba.
[Todd Haynes'in Safe'ini (1995) izliyoruz. Sandra Hebron hemen biliyor. Nick James'in ise izlemediği tek Haynes filmi olduğu ortaya çıkıyor.]
S.H.: Bu da benim en sevdiğim filmlerden biri. Çok az yerde gösterildi ve video kaseti de çok yaygınlaşmadı, o yüzden çok bilinmiyor. Ama benim hayatımın en uç filmlerinden biri.
(Nick James'e) Sight & Sound'daki bir editör yazınızda Todd Haynes'in son filmi Cennetten Çok Uzak bağlamında pastiş olgusundan bahsetmiştiniz. Melodram pastişi üzerine ne düşünüyorsunuz?
N.J.: Söz ettiğim problem Avrupa film tarihiyle ilgiliydi; ama sanırım bu bir ölçüye kadar Amerika için de geçerli. Problem sizin kuşağınızın eski filmler izleyememesi. Özellikle eski Hollywood klasiklerini ciddiye almıyorlar. Böyle filmleri yalnızca postmodern yeniden çevrimlerde izleyebiliyorlar. Aslında Todd Haynes bir Douglas Sirk filmini tekrar çekerken postmodernizmin üzerinden doğrudan atlamak istiyor. İronik olmak istemiyor. Başarısız oldu; ama Haynes bir sanatçı olarak başarısız değil, sadece karşısındaki izleyici bu filme hazır değildi.
Yani izleyiciyle iletişim kurmakta mı başarısız oldu ?
N.J.: Hayır, kastettiğim sanatçı olarak kendi adına başarısızlığı değil, ama izleyici adına başarısızlığı.
S.H.: Aslında kısmen katılıyorum, kısmen de katılmıyorum ben bu fikre. NFT'de festival gösterimleri yaptık, NFT izleyicisi bilgisiz bir izleyici değil, hatta gayet bilinçli bir izleyici. Ama izleyicilerin arasında daha önce Douglas Sirk filmi izlememiş olanlar varsa bile, oradan
izlemek isteyerek çıkıyor. Filmle birlikte gerçekleşen işte bu. Bazıları bu filmden çıkacak ve Sirk filmlerini izlemek isteyecek. Ben de kişisel olarak bir melodramı kikirdeyen insanlar arasında izlemeyi çok huzursuz edici buluyorum. Bir noktadan sonra bunu umursamıyorum; çünkü birilerinin Sirk'i merak edeceğini biliyorum. Haynes'in filme gösterdiği neredeyse saplantılı özeni bir tarafa koyarsak ilginç olan Haynes'in teknik bakımdan çok üstün olan çekimlerinin, görüntülerinin ve bunları içine oturttuğu yapının genel izleyici kitlesi için olmaması. Bu üstünlüğü bir iki insanı Sirk sinemasını keşfetmeye iterse, ben bundan kişisel olarak çok mutlu olurum.
N.J.: Ben editör yazımda Haynes'in bu filmi niye çekmek istediğine değinmeye çalıştım. Sorun bu filmi İngiliz izleyicisine öğretmek bence. Eski filmler komik bulunduğu için izleyici ile film arasında önceden konulmuş bir uzaklık oluyor. Bu da bir zamanlar çok popüler olan, İkinci Dünya Savaşı'nda bakanlığın halkı bilgilendirmek için çektiği siyah beyaz filmleri kullanan İngiliz televizyon komedilerinden kaynaklanıyor. Bakın aynısını yapan insanlar var, diye düşünüyorlar. Bu düşünce biçimi tüm siyah beyaz filmlere geçiyor, hepsi bir anda otomatik olarak komikleşiyor.
[Stanley Kubrick'in Full Metal Jacket'ini (1987) izliyoruz.]
N.J.: Benim en az sevdiğim Kubrick filmi.
Gerçekten mi? Niye peki?
N.J.: Çünkü hepsini seviyorum, ama bunu daha az seviyorum, Gözü Tamamen Kapalı ile beraber.
Biz çok sevmiştik Gözü Tamamen Kapalı'yı.
S.H.: Gerçekten çok ilginç. Neden peki ?
Filmin rüyavari atmosferi yüzünden sanırım. Bir de ilişkileri çok cesaret gerektirecek bir bağlamda ele alıyor. İki insanın bir arada yapamayacağını söylüyor. Müthiş bir gerilim yaratıyor. İlk izleyişimde ben de çok sevmemiştim, ama sonra izledikçe gözümde daha da devleşti.
Mekan kullanımı ve mekanlara yüklediği anlamlar da çok güçlüydü. Kırmızının ayrı bir anlamı vardı, mavi ve morun da öyle.
N.J. ve S.H.: Tekrar izlememiz lazım o zaman.
Niye sevmediniz filmi ?
N.J.: Sanırım Tom Cruise yüzünden. Ona duyduğum antipatiyi ancak çok sevdiğim Azınlık Raporu'nda yenebildim.
S.H.: Manolya'da yenmiş olman gerekirdi.
N.J.: Ama Manolya'da çok sempatik bir karakteri canlandırıyordu. Neyse bu Gözü Tamamen Kapalı'da bana bir ağırlık duygusu veriyor. Beni yaşlı bir adamın dünyasına götürüyor. Yaşlı bir adam filmi.
S.H.: Yalnızca yaşlı bir adamın yaptığı bir film değil, kendisi de yaşlı bir film Gözü Tamamen Kapalı. Fazla karmaşık, bir de bunun piyanoda tekrar edilmesi beni çok rahatsız etti.
Full Metal Jacket'ı savaşa bakışınızı öğrenmek için seçtik. Nasıl bir politik duruşunuz var ?
N.J.: Çok kesin. Pazar günkü büyük yürüyüşte ben de vardım mesela. İngiltere'de beklemeyeceğiniz kadar çok insan savaşa karşıydı. En ilginç kesim ise bizim Orta İngiltere dediğimiz kesim, onlar Margaret Thatcher'ın en büyük destekçisiydi. Olabilecek en düşük miktarda ölümle bitti savaş ama olması bile çok kötüydü. Savaş gerçekten de korkunç bir şey.
[Charles Laughton'ın Night of the Hunter'ını (1955) izliyoruz.]
N.J.: Evet, Night of the Hunter, çok severim bu filmi. Bir gece 'tüm gece film-noir' seansına gitmiştim, üç film üst üste gösteriliyordu, yerde oturmak zorundaydınız ve kahve gerçekten de berbattı, yani ayakta kalması çok zordu. Üç filmin arasında Night of the Hunter da vardı. Ara ara kestirerek bitirdim filmleri. Üç film de hayatımda bir daha izleyemeyeceğim muhteşem tek bir filme dönüştü. Night of the Hunter benim için gelmiş geçmiş en sıra dışı filmlerden biri. Çocuk gözünden muhteşem sahneler gösteriliyor. Sinema o mitik barikatı geçtiğinde çok da tahmin edilmez bir yere varıyor. Mitchum'un göründüğü, çocukları kovaladığı sahneler hiçbir zaman gerçekçi bir bakışla verilmiyor. O kadar ürkütücü, o kadar korkutucu ve aynı zamanda o kadar büyüleyici ki.
[Michael Powell'ın Peeping Tom'unu (1960) izliyoruz.]
Michael Powell bu filmi çektiğinde o kadar ters karşılandı ki, sinema kariyerine son verdi. Sinema eleştirmenlerinin bir sinemacının kariyerine son verecek gücü bulmaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Üstelik Peeping Tom kült bir filme dönüştü.
N.J.: Evet, bunun farkındayım. Sanırım yirmi yıl sonra benim de yanılacağım filmler çıkacaktır. Ama öte yandan eleştirmenlerin o kadar güçlü olduğunu düşünmüyorum.
S.H.: Belki sinema kariyerini bitirecek kadar yok, ama senin özellikle Sight & Sound'un yayın politikasını belirlemede çok payın var.
N.J.: Ben Sight & Sound'un arkasındaki film eleştirilerini yazmayı bir süredir bıraktım en son bir çocuk filmi için yazmıştım galiba. Bir şeyi editör yazınca daha güçlüymüş gibi algılanıyor çünkü. Bu da arkadaki eleştiriler için hiç adaletli değil. Biz derginin arkasında yayınladığımız eleştirileri bir arşiv olarak değerlendiriyoruz, yani sinema tarihinin bir parçası olarak. O yüzden de o eleştirilerde mümkün olduğu kadar mesafeli ve dikkatli yaklaşmak gerekiyor filmlere. Şu anda yazdığımız eleştirilerin gayet adaletli olduğunu düşünüyorum üstelik Peeping Tom'un eleştirisini ben yazmadım (gülüyor). Ama bence sinema tutkunu olmak önemli bir şey, bu noktada yanılma payınız da olabilir, ne düşündüğünüz üzerine dürüst olmak ve gerektiğinde ikinci bir tahminde bulunmak daha önemli bence.
[Ken Loach'un Kerkenez (Kes, 1969) filmini izliyoruz.]
N.J.: İşte İngiliz sineması. Ken Loach İngiliz sineması üzerinde çok etkili bir yönetmen. Evet, bu güzel bir film. Ken Loach filmleri toplumsal gerçekçidir. Bazıları çok iyidir, bazıları o kadar da iyi değildir. Filmografisinin ilk dönemindeki filmler son dönemine göre daha etkileyicidir. Ken Loach'un çok keskin bir dille anlattığı hikayeleri yeni kuşak daha serbest izlenimci bir dille anlatıyor.
S.H.: Bu aynı zamanda biraz da motivasyona bağlı. Loach politik kaygıları olan bir sinemacı. Bu nedenle biçimsel kaygılar ön planda değil. Biçim sadece hikayeyi anlatmak için bir araç. Ama yeni kuşak için aynı zamanda hikayeyi anlatış biçimi de önemli.
N.J.: Kesinlikle, doğru. Genç kuşak politikayla ilgilenmiyor. Daha çok estetikle ilgileniyorlar. Dolayısıyla Loach onlar üzerinde politik bakış açısıyla değil, estetik bakış açısıyla daha etkili.
S.H.: Ama ilginç olan, genş yönetmenlerin Loach'tan etkilenmesi. Örneğin Kerkenez (Kes) ve Pour Cow'dan söz ederken Ladybird Ladybird ve sonraki filmlerinden bahsetmiyorlar. İlgilendikleri dönem Loach'un sadece bir dönemi. Ve şimdi bu ayrım çok daha belirgin. Loach ile aynı dönem yönetmenleri düşündüğümüzde, Loach onlar arasında yeni kuşağa en az ilgi gösteren yönetmen. Mesela Mike Leigh ve Stephan Frears gibi yönetmenler Ken Loach'a göre yeni filmlere çok daha açıklar ve Yeni İngiliz Sineması'nda neler olduğuyla yakından ilgileniyorlar.
N.J.: Frears ve bu yeni kuşak üzerinde özellikle Karol Reisz etkili. Gerçekçi film yönetmenleri kuşağında iki şeyi kaybediyoruz: Birincisi, John Boorman, Nicholas Roeg gibi gizemli hayalcileri kaybediyoruz. İkincisi ise daha çok Richard Attenborough ve David Lean'de örneklerini görebileceğimiz hiçbir zaman popüler olmayan epik anlatım tarzı. Aslında bu gözden kaçan iki eğilim de İngiliz Sineması'nın önemli parçalarından.
[Tsai Ming-Liang'ın Dong (Hole, 1998) filmini izliyoruz.]
N.J.: Bu Wong Kar-Wai değil mi? Days of Being Wild. (Biraz daha izledikten sonra). Bu Hole, Tsai Ming-Liang.
Uzakdoğu sineması hakkındaki fikirlerinizi öğrenmek için seçtik.
N.J.: 1990'ların hiç kuşkusuz en önemli sineması. Özellikle Edward Yang, Tsai Ming-Liang, Hou Hsiao-hsien gibi yönetmenler çıkaran Tayvan sineması. Bu üç yönetmen benim en favori yönetmenlerin. Edward Yang en sevdiğim yönetmen. İki filmi A Brighter Summer Day ve Bir İki (Yi Yi) tüm zamanlar listeme rahatlıkla girer. Tsai Ming-Liang'a geri dönersek sizi ilginç bir anekdot anlatayım: Orada Saat Kaç'ı (What Time is it There?) Cannes'da kalabalık bir salonun en arkasında baştan sona ayakta izlemiştim. Herhalde hiç bir filmi bu şartlarda izlemeye dayanamam. Bu sinema çok açılımları olan bir sinema. Uzakdoğu sinemasında İngiliz sinemasında özlediğimiz her şey var. Stilistik olarak yakın planlar değerli mozaik parçaları gibi çok az ve yerinde kullanılıyor. Bunları yakalayabilirseniz şanslısınız (Gülüşmeler). Bu sınırlamadan yola çıkan yaratıcılık her çerçevede arka planın alan derinliğinin ve mizansenin değerini artırıyor. Bu sinema çok zengin, büyüleyici, inanılmaz bir sinema.
S.H.: Gözden kaçırılmamalı ki, uzakdoğu sineması da kendini yeniliyor. Sadece eski filmler için geçerli değil, yeni kuşaktan da çok göze çarpan çalışmalar çıkıyor: Shanghai Panic (Andrew Y-S Cheng), 15 (Royston Tan). Yeni bir dalganın daha geldiğini görmek heyecan verici.
[Scorsese'nin After Hours (1985) filmini izliyoruz.]
N.J.: Bu film bana hiçbir çağrışım yapmıyor. Bu sefer bilemeyeceğiz. (Gülüşmeler).
Bu film de sinema tarihinde gözden kaçmış filmlerden. Scorsese'nin ilk döneminden After Hours.
S.H.: Aa, ben bu filmi çıktığı yıl sinemada görmüştüm.
N.J.: Sevdiğim yönetmenlerin en az sevdiğim filmlerini seçmekte çok başaarılı olmuşunuz. (Gülüşmeler).
Taksi Şoförü, Raging Bull gibi filmlerini seçseydik hemen bilecektniz ama... Scorsese'nin bu filmi gölgede kalan filmlerden.
S.H.: Bu filmi ilk seyrettiğimde sevmiştim ama unuttum.
N.J.: Beş yıl önce televizyonda yarım saatini seyrettiğimi hatırlıyorum, beğenmemiştim. Benim komedilere bir düşkünlüğüm var. Birçok kişinin nefret ettiği New York New York'u ben çok sevmiştim.
S.H.: New York New York'u ben sevmedim. Tarzını beğenmedim.
[Nuri Bilge Ceylan'ın Mayıs Sıkıntısı (1999) filmini izliyoruz]
N.J.: Bu sinemayı tanıyorum. Nuri Bilge Ceylan'ın daha önceki filmi.
S.H.: Bu filmi Londra'da göstermiştik.
Seyircinin tepkisini hatırlıyor musunuz ?
S.H.: Oldukça olumlu. Zaten Londra'da 10 yıldır devam eden bir Türk Film Festivali de var. Bu festival dışında Londra'da Türk filmleriyle genellikle karşılaşamazsınız. Bu filmi festivalimizde göstermemizin sebebi tabii ki bir Türk filmi olması değildi, bu film oldukça iyi ve kaliteli bir film olduğu için seçmiştik. Ne yazık ki yönetmenin ilk filmlerini izleyemedim. Açıkça görülüyor ki, Nuri Bilge Ceylan'ın filmelri belirli bir seyirciye hitap ediyor. Bu tür filmleri sevmek için böyle bir sinemanın içine girmeye istekli ve sabırlı olmanız gerekir. Festivaller bu tip filmleri görmek açısından önemli bir işleve sahipler. Örneğin bu filmin vizyon görme şansı çok düşük.
Yönetmenin sinema dili hakkında ne düşünüyorsunuz ?
N.J.: Daha ilk filmi Kasaba'yı izlediğimde fark ettiğim en önemli özellik estetik açıdan görüntü kadar sesin de güçlü olmasıydı. Bu iki özelliğin dengeli kullanımı filmin atmosferini yaratmıştı. Oysa Avrupalı yönetmenlerin birçoğu sesi arka plana atıyorlar. Bu sinema dili, genel anlamda konuşursak, anaakım (mainstream) sinemanın özelliklerinden uzak kalmaya çalışıyor.
S.H.: Burada Uzak'ı da seyrettiğimde filmdeki İstanbul manzarası beni büyülemişti ama beni çarpan görüntü estetiği değildi, tasvir edilen karakterler çok güçlüydü. Biçim ve içerik dengesi ustaca kurulmuştu.
N.J.: Benim için şöyle bir tehlike var: Geri döndüğümde S&S'a festival izlenimlerimi ve tabii ki Ceylan'ın son filmini de yazacağım. Acaba bu film hakkında yazılacak bir çok şeye sahip olduğu için mi beni büyülüyor? Yoksa iyi bir yazı çıkarabileceğim için mi seviyorum?
Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Temmuz-Ağustos 2003 sayısının İzliyorum bölümünden alınmıştır.
|
|
|
|
|
|
|