Bu ayki sayımızın büyük kısmını film noir (kara film) dosyasına ayırdığımızı fark edeceksiniz. Film noir, bugün sinema yazınında en çok gönderme yapılan 'tür'lerden biri. Dosyamızda da vurguladığımız üzere film noir, bugün artık bir tür olmanın da ötesine geçti. Dolayısıyla belirli kalıplara ve klişelere yaslanmayı koşul olarak sunan bir yapı olmaktan sıyrıldı. Noir dediğimiz şey artık daha çok, içinde tekinsizlik ve sisteme karşı güvensizliği barındıran bir atmosferi, bir film tonunu, bir haletiruhiyeyi çağrıştırıyor. Bugünün bilimkurgu sineması bile -özellikle siberpunk akımıyla flört eden filmler- kurgu dünyalarını, film noir'ın sunduğu olanakları kullanarak şekillendiriyor. Bu, noir'a dair öğeleri kullanmak ya da tam tersine bu öğeleri tersyüz etmek anlamına gelebilir. Dolayısıyla noir etkileşimi, filmlerin kendilerini bazı yapısal özelliklerle sınırlamaları anlamına gelmiyor; tam tersine bu filmler noir'ı bir tür referans noktası olarak kullanıp, normalde (türsel olmayan bir filmde) girilemeyecek sulara giriyorlar, akıl almaz konu ve temaları gündeme getiriyorlar. Bu yeni film noir örneklerine neo-noir deniliyor. İşin aslı herkesin kendi kafasında farklı bir neo-noir imgesi var. Kavramı bu kadar çekici kılan da bu. Böylelikle, bir filmi neo-noir olarak okuyan bir yazar, sinemaya dair kendi bakışını daha zengin bir biçimde yansıtabiliyor.

Neo-noir'lar, tıpkı klasik film noir örnekleri gibi bilinçli bir şekilde 'noir kılınmış' filmler değil. Fakat tıpkı klasik film noir döneminde olduğu gibi, dünyanın içinde olduğu belirli bir ruh halini ve toplumsal iklimi yansıttıkları için benzer temalar içeriyorlar. Klasik film noir dendiğinde geçmişiyle ilgili bir derdi olan karakterler akla gelir. Bu geçmiş, film noir'larda 'geriye dönüş'ler (flashback) aracılığıyla gösterilir. Neonoir'larda ise geçmiş ya da hafıza, belirsizleşmiştir. Ana karakter geçmişinden çok da emin değildir artık, onu anlatacak referanslardan yoksundur. Bu yüzden çoğunlukla flashback kullanılmaz. Blade Runner'da olduğu gibi karakterimiz, geçmişinin gerçek olup olmadığından bile kuşku duyabilir. Anı fotoğrafları bir geçmişin gerçekliğine dair bir kanıt olmaktan çıkmıştır artık. Gizemli Şehir'de (Dark City) olduğu gibi anılarımız, başkaları tarafından beynimize şırıngalanmış olabilir. Akıl Defteri'nde (Memento) ise öldürülen karısının intikamını alan karakter figürü, hafıza kaybı zaafı fırsat bilinerek bir kiralık katile, zavallı bir piyona dönüştürülmüştür. Her seferinde intikamını aldığını zanneder. 'Zannetmesi' ve 'doğru kişi'yi öldürdüğü vakit hissedeceği arınma duygusunu bambaşka kişileri öldürdüğünde hissetmesi onun için yeterli midir? Artık neo-noir karakteri şu andan ve dış dünyanın varlığından bile kuşku duymaktadır. 'Geriye dönüş' kullanamaz artık yönetmenler, daha çok rüya-vari bir imgelem kullanarak karakterlerin geçmişi hayal etmelerini gösterirler. Gerçek olduğu ima edilen sahneler değildir bunlar. Tutku Esirleri'ndeki gibi artık noir karakteri annesinin nasıl evlendiğinden bile kuşku duymaktadır. Annesinin ona anlattığı şeylerden yola çıkarak kafasındaki kurguladığı geçmiş, film süresince yaşadığı şeyler sonucunda değişir... Gerçekleştiği farz edilen bir anı, bambaşka bir şekilde görürüz. Çünkü neo-noir'da, o anın nasıl gerçekleştiği değil, karakterin kendi kafasında onu nasıl kurguladığı önemlidir.

Neo-noir bağlamında değerlendirilebilecek Tutku Esirleri üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Çünkü Türkiye'de -ve tüm dünyada- pek önemsenmese de bizi derinden etkileyen bir film oldu Tutku Esirleri. Campion'ın klasik noir mitini nasıl bambaşka bir şeye dönüştürdüğünden, kadının ve erkeğin noir geleneğinde üstlendikleri rolleri nasıl tersyüz ettiğinden bahsetmeyeceğim. Aslında Campion'ın yaptığı bir şeyleri tersyüz etmek gibi kaba bir şey de değil; öyle bir film var ki karşımızda, bazı şeyler aynı kalıyor, bazı şeyler devriliyor; sanki yaşama dair her şey önünüze seriliyor. Böylesine kuvvetli bir sinema, son derece tehlikeli olabiliyor, size kendi yaşamınıza dair her şeyi yeniden sorgulatabiliyor. Benim Tutku Esirleri'nde gördüğüm neo-noir'lık da böyle bir şey: Sallanan bir kamerayla çekilmiş şehir manzarası. Evet, Tutku Esirleri, pek çok tür filmi gibi şehrin (New York'un) uzaktan çekilmiş görüntüleriyle başlıyor. Fakat bu sefer, durağan gösterilmeyen, sallanan bir şehir manzarası var karşımızda. Filmin neo-noir'lığı hemen orada başlıyor belki de; sallantıda olan bir şehir, sallantıda olan ahlâki değerler ve sürekli başı dönen, bir yerlere tutunmaya çalışan karakterler. Film süresince, dikkati dağılan, zorunlu olarak sürekli farklı yerlere bakmak durumunda kalan karakterlerle birlikte kameranın da dikkati dağılıyor, onun da başı dönüyor, hatta gerçek anlamda o da odağını kaybediyor ve çoğu kez bulanık bir imge sunuyor bize. Campion, gizemin çözüldüğü noktada, bu kez durağan ve oldukça uzun bir planla bitiriyor filmini: Erkek kadın tarafından kalorifer borusuna kelepçelenmiş, zorunlu olarak sabitlenmiş, bir yere tutunmak durumunda kalmış... Kadın ise elinde tabancayla evine dönüyor, jaluzilerin aralıklarından sabahın ışıkları evin içine sızıyor, yerler ıslak ve artık her şey durağan... Neo-noir'lık belki de orada; klasik film noir'larda kişisel parçalanmaya yol açan sallantının, gizemin, korkunun bu kez 'birleşme'yi çağırmasında...

Fırat Yücel




Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Temmuz-Ağustos 2004 sayısından alınmıştır.

 
 
Sinema rehberiniz