| |
| |
Bir filmi, başından sonuna düşünüp sonra da hayata geçirmek
için kolları sıvamaya karar vermek, daha işe girişmeden başlı başına
bir efor. Bu süreçte düşünülenler, hissedilenler farklı yönetmenlerde
değişik motivasyonlardan kaynak alıyor mutlaka. Sanat sineması
söz konusu olduğunda, 'meselesi olmayan', 'meselesiyle uğraşmayan'
bir yönetmenin bu camiadan takdir görmesi çok görülen bir durum
değil. 'Meselesi olmak', 'hayatla temel bir derdi olmayı' bu da çoğunlukla
'ciddi olmayı' gerektirir.
Böyle ciddi insanların çok fazla gülmeden yaptığı
bir şey olarak anlaşılır sanat sineması, en azından son yıllara kadar
daha bir öyle anlaşılırdı. Bu çizili hatlar yavaş yavaş geçişkenlik kazanmaya
başladı. Batı kültürü önderliğinde tescillenen sanat filmlerinin takipçileri,
bir yerden sonra farklı film yapma anlayışlarına ve bu anlayışların
değişik sonuçlarına da ilgi göstermeye başladı. Bu ilgi, farklı olanı
keşfetmenin ötesinde, onu da kendine katma, bünyesinde barındırma
gibi bir kaygıdan güç alıyor. Takashi Miike işte bu garip, zaptedilemez
ve keşedilmesi gerekli sinema anlayışlarından birini, belki de en sıradışı
olanını temsil eden bir yönetmen. Hiçbir filmi ne bir öncekini anımsatıyor
ne de bir sonraki hakkında ipucu veriyor. Her seferinde birbirinden
çok farklı meseleleri ele alışındaki yöntemsel tercihlerin de tutarlı olmaması,
Miike sineması diye ortak paydada buluşan bir şeyden söz etmeyi
güçleştiriyor. Bu zorluk, onun motivasyonunun temellerini oluşturan
alışılmadık kaynaklardan sızıyor belki de. Yaptığı estetik tercihler Katil
Ichi'de (Koroshiya, 2001) slasher soslu manga görüntülerini anımsatıyor.
Çok farklı bir diğer filmi The Happiness of the Katakuris için (Katakurike
no kôfuku, 2001) 60'lar öncesi Disney animasyonlarının zombi filmleriyle
karışmış ve aile dramı şeklini almış hali diyebiliriz ya da çok farklı
bir diğer filmi Cevapsız Arama (One Missed Call, 2003) için de gerilimi
yüksek, şiddeti düşük bir tekno hayalet öyküsü diyebiliriz. Gozu (Gokudô
kyôfu dai-gekijô: Gozu, 2003) için 'fantastik yakuza hikâyesi' demek
ne derece yeterli olur, ya da Ölüm Provası (Ôdishon, 2000) için 'feminist
slasher' desek ne derece açıklayıcı olur bilinmez. Miike'yle ilgili temel tekinsizlik
hissi, onun filmlerini herhangi bir kategoriye sokamamaktan
kaynaklanır. Daha da kötüsü, başka herhangi bir filme referans vererek
karşımızdakinin aklında, Miike'nin herhangi bir filmi için bir çerçeve
oluşturmak mümkün değildir. Onun filmleri, kendisinden başka hiçbir
şeye ait olmayan, özerk, kendini kendisinden başka hiçbir şey üzerinden
açıklanamayan filmlerdir.
Bu noktada film yapma sürecinde bazı yönetmenlerin arka planda tutmaya
özen gösterdiği, bazılarının da hep akılda tuttukları bir meseleden
bahsetmek gerekli; 'zevk' meselesi. Tarantino izlemek örneğin, belki tek
kelimeyle bir 'zevk' tecrübesidir. Tarantino'nun film yaparken aldığı
zevk o kadar içindedir ki filmlerinin, siz de onun zevk alış biçimlerin
den zevk alırken yakalarsınız kendinizi. Filmde yapmaya çalıştığınız keşifler,
onun oynadığı oyunları bulmak içindir. Filmi izleme süreci, yönetmenin
filmi yaparken aldığı zevki deşifre ederek kendimize mâl etme amacını
güder. Bu söylenenler Miike için de geçerli diyebiliriz. Miike filmlerinde
gördükleriniz çok anormal olaylar olabilir, çokça bu hayattan olmayan karakterler
söz konusudur: Dans edip şarkı söyleyen zombiler, misinayla bacak
kesen bir kadın, bir gün aniden bir kadına dönüşen ve dönüştüğü kadının
içinden salya sümük yeniden doğan yakuza, yanaklarının ortasına kadar
kestiği ağzını çengelli iğnelerle tutturan ve birisini ısırması gerektiğinde iğneleri
çıkartan adam, ya da sado-mazo spastik bir anti-kahraman Miike'nin
evreninde yadırganmaz. Sürekli fiziksel acı veren ve/veya acı çeken bu karakterlerin
hepsinin tek ortak noktası, yaptıklarından bir şekilde zevk alan
karakterler olmalarıdır. Bu bazen üstü kapalı bir metin olarak çıkar karşımıza,
ama karakterleri sorguladığımızda -çoğu kez- kendi bilinçlerine rağmen
yap(ıl)tıklarından bir şekilde zevk aldıklarını görürürüz. Miike'nin de
bu karakterleri ve böyle film evrenlerini yaratmaktan zevk aldığını filmi izlerken
fark etmemek mümkün değildir. Zaten Imamura'nın açtığı kursa, sırf
bedava diye giden ve sinemayla ilişkisi Bruce Lee filmleri izlemekten öteye
gitmeyen bir adamın, bu kadar özgün film dünyası tasavvurlarıyla ortaya
çıkması, sadece yaratıcı gücünün tümünü kafasında ve/veya özünde barındırmasıyla
açıklanabilir.
Miike genellikle özgün senaryolarla film çekmiyor,
uyarlamalar yapıyor ya da Dead or Alive gibi seri filmler için prodüktörler
tarafından yönlendiriliyor. Onu özellikli kılan, aslında yapıları çok ortada
olan bu metinleri, kendi kafasındaki dünyada yeniden yaratıyor olması. Bütün
bu metinlere 'zevk' unsuru katıyor Miike. Onları, filmlerini yapmaktan
zevk duyacağı bir hale getiriyor, bizim izlerken zevk duyacağımız şeyler düşünüyor
ve karakterlerini de bir anlamda zevk alan halleriyle resmediyor.
Şiddet çok günlük bir faktördür Miike'nin filmlerinde, şiddetin resmedilişi
de oldukça rahatsız edicidir. İşkence yapılan vücutlardan ve bilimum vücut
sıvısından geçilmez. Yarattığı sürreal dünyalardaki karakterlerle ve durumlarla
tasvir ettiği bu şiddet faktörünü, yine bu dünyaların gerçekliği bulandırılmış
dünyalar olması üzerinden katlanılır kılar. Resmettiği gerçekçi dünyalarda
karakterlerin maruz kaldığı somut bir şiddet yoktur. Ne zaman ki
film dünyası fantastikleşmeye başlar, o zaman şiddet alır başını gider. Ölüm
Provası'nda özellikle filmin dörtte üçlük bölümünde düzgün açılar, uzun
planlar ve doğal ışıkta resmedilen alıştığımız bir baba-oğul ilişkisine şahit
oluruz. Bu ilişki, iyi bir baba-oğul ilişkisinde ne olması gerekiyorsa odur. Babanın
yeniden evlenmek istemesi üzerine ikilinin yaşamına bir kadın dahil
olur. Film, olayları kadının dünyasından aktarmaya başlayana kadar -ki kadının
dünyası çok tutarsız ve tehlikeli bir dünyadır- biz ekranda herhangi
bir somut şiddet aktarımı görmeyiz. Anladığımız anlamda günlük
hayatı resmeden hiçbir karede şiddet ekranda belirmez. Fakat şiddet
var veya yok, zevk unsuru hep ekrandadır. Aoyama, gözüne
kestirdiği kıza bir av gibi davranır ve onu elde etmeye çalışmaktan
zevk alır. Aoyama'nın oğlu, trende tanıştığı bir kızı babasının mantığının
devamı olan bir zihniyeti resmeder şekilde, sırf güzel olduğu
için, zevkten dört köşe, eve getirir. Bu karakterler üzerinden, Japon
toplumu erkeklerinin uyguladığı sosyal şiddet, biz onların dünyasından
çıkıncaya kadar somutlaşmadan böylece devam eder. Miike,
bariz bir şekilde Japon erkeklerinin bu halini resmetmekten, halleriyle
açıktan dalga geçmekten zevk almaktadır filmde, izleyici bunu
da rahatlıkla hissedebilir. Biz Asami'nin dünyasına girdiğimizde,
aynı zamanda onun hastalıklı ruh halinin de ortasına düşeriz. Film
dünyasında görüntüler bulanır, kadrajlar kayar, karakterler gerçekliklerinden
bir şeyler yitirmeye başlarlar. İşte tam da bu noktada şiddet
somut anlamda belirir. Asami'nin işlediği birbirinden korkunç
cinayetleri izlemeye başlarız ve filmin sonuna kadar dayanamayacağımızı
en az birkaç kez düşünürüz. 'Gerçek' resmedilen hayatta
satır arasında kalan şiddet, 'fantastik' film dünyasında somutlaştırılarak
görünür kılınmışıtır Ölüm Provası'nda. İkinci bölümde, zevk
unsuru Asami'nin üzerinden yayılır. Asami yıllardır ona acı çektiren
bütün erkeklerden zevk içinde intikam alır. İzleyeci de, filmin
ilk yarısındaki gizli şiddete böyle bir karşılık gelmesinden -aslında
belki de almak istemediği- bir zevk alır. Kendisini Japon erkeğiyle
özdeşleştiren seyirci, Asami'nin nihaî emeline ulaşamamasından
zevk alır, vs. Filmi izleyen herkes için bir kişiselleştirme ve bunun
üzerinden zevk alabilme kapısı açıktır. Miike ise, bu zevk alma kapılarını
açarak film yapmış olmanın zevkini yaşamaktadır zaten.
On yıllık kariyerinde bugüne kadar yaklaşık kırk film ortaya çıkardığını
düşünürsek, devamlı üretimde olan bir yönetmenden bahsettiğimizi
anlarız. Tecrübelerini kendi evreninde yarattıklarına mâl ederek, çok da ciddiye
almadan geri yansıtan, işinin doğasına aşık bir adam Miike. Önceliğinin bu derece
çocuksu ve oyunbaz bir noktadan çıkmış olması da, samimiyetinin gerçekliğine
işaret. Sanat sineması Miike'yle ilgileniyor, onun yaptıklarını da kendine
katmaya çalışıyor. Ama aynı zamanda Miike'yi heyecanla takip eden, Marquis
De Sade'ın torunlarına karşılık gelen bir grup da var ve bu grupla 'Extreme Asian'
denilen Suzuki, Tsukamoto ve Miike gibi yönetmenlerin sinemasının, sanat sinemasına
ne kadar entegre olacağını zaman gösterecek. Ya da belki sanat sineması denildiğinde
akla gelenlerin biçim değiştirmesinde bu filmlerin etkisi büyük olacak.
Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Temmuz-Ağustos 2004 sayısından alınmıştır.
|
|
|
|
|