| |
"DÜNYAYI DAHA GÜZELLEŞTİREBİLİR İNSANLAR"
"Ben sabah kalkıyorum sinemayla, müzikle, resimle her şeyle birlikte
yaşamaya başlıyorum. Ta ki öbür sabaha kadar. Hep böyle yaşadım.
Senelerdir böyle yaşadım. Gazetecilik yaptım bir dönem. O dönemde
de mesela hikâyeler yazardım işimi bitirip. Ama işimi her zaman yapmaya
çalışmışımdır. İş kaytararak, onun yerine onu koymak prensibime
aykırıdır. Nerede bulunuyorsam orada işimi iyi yapmaya çalışırım.
Korkunç komik bir şey de olabilir yaptığın; ama müthiş bir şekilde ilgilenmek
gerektiğini düşünüyorum".
Kitaplar, dergiler, filmler, resimler, bitmiş yağlı boya tüpleriyle
dolu evinde hayranlığımızı kontrol etmeye çalışarak bir köşeye
oturduğumuzda Mehmet Güreli'nin bize ilk söylediği cümleler
bunlardı. 6 Haziran sabahı gazetelerde Necdet Mahfi Ayral'ın ölüm
haberini okuduğumuzda, ilk aklımıza gelen, geçtiğimiz İstanbul Film
Festivali'nde izlediğimiz Necdet Mahfi Ayral belgeseli Alın Kullanın Beni'ydi.
Necdet Mahfi Ayral'a ve onunla birlikte Türk gösteri sanatlarının
önemli bir dönemine dair hafızamızda yer edecek bu belgeselin yaratıcısıyla
görüşmek istedik.
Siz film vesilesiyle mi tanıştınız Necdet Bey'le, önceden tanışıklığınız
var mıydı?
- Hayır tanışmıyorduk daha önceden, ama ben onu on yaşından beri
çok iyi tanıyordum. Seslendirme zamanından tanırdım onu. Şahsen
görmüşlüğüm de vardı. Bizim mahalleye gelirdi. Hatta onları bile
konuştuk. Korkunç bir hafızası vardı. 1915'leri, 1920'leri rahat rahat
anlatıyordu. O tanıklık çok şaşırtıcıydı, güzel kısmı oydu. Ben
onun yaptığı işleri hep biliyordum. O çağa yetişmeme imkân yoktu
ama biliyordum hep işlerini. Toto* filmlerini seslendirirdi, bizim
çocukluğumuzun en büyük neşesiydi. Toto'ya da hayrandım, Necdet'in
konuşmasına da hayrandım. Yani hepsi böyle birleşti. Bir masal
hazırlıyordum Toto'yla ilgili, bir şey çiziyordum, hatta hâlâ devam
ediyor onlar, oradan Necdet Bey'le buluştuk. Kayhan Yıldızoğlu
ile Şener Şen'e açtım bir gün konuyu. "Biz tanıyoruz, bir telefon
edelim, sana randevu alalım," dediler. Sonra randevuyu aldılar, eve
beraber gittik. İlk tanışmamız öyle. Sonra hemen kaynaştık, zaten
bir hafta sonra başladık filme. Ama hazırlıklarımız vardı önceden,
planlıyorduk bir şeyler. Zaten bildiğimiz şeylerdi, çekimler üç dört
ay sürdü, devamlı değil tabii, haftada bir... Ama rahat çekimler oldu,
gergin olmadı hiç.
O da anlatmaya hevesli miydi?
- Çok hevesliydi. Tekrar tekrar anlatıyordu. Zaten tekrar yapmadık, bazı
şeyleri bir daha tekrarlamıyordu mesela, geçtiği yerden bir daha geçmiyordu.
Geçtiği zaman başka türlü geçiyordu. Toto'yla ilgili bir anektod anlattı.
Onu iki defa anlattı, bir tanesi uzun versiyonu, bir tanesi kısa versiyonu.
Filmi izledi mi o peki?
- Tabii, tabii film onda. Filmi izledi, hatta ertesi sabah saat dokuzda beni aradı.
Müthiş böyle bağıra çağıra "çok güzel" dedi "tekrar tekrar izledim akşam"
dedi. Çok sevinmişti, sevmişti filmi. Bir de sevmese... Herkesin belgeseli
yapılıyor, ama insanların sevmesi önemli. Benim o yüzden içim rahat.
Bize başka birinin üst sesi olmadan, kendi anlatıcılığını kendisinin üstlenmesi
çok önemli geldi onun. Hem daha inanılır, hem daha gerçek bir
resim çıkıyor...
- Artık insanlara bırakıyorsun. Nerede abartıyor, nerede abartmıyor. Her
şeyi bırakıyoruz biz. Belgelemek dediğim de bu. Belgecilikte yorumlamamak
daha iyi, yorum kattığın zaman... Ben öyle filmler seyrediyorum.
Adamı kötülemek için belgesel yapıyorlar. Şart mı bunu yapmak? Adamı
göstermeden de yapabilirsin, yazı da yazabilirsin. Belki yapılır bu tabii de,
yaşarken ona bir oyuncu olarak yaklaşmanın getirdiği başka bir saygı ve
sevgi ilişkisi var. Filmde belki o sevgi gözüküyor. Her şeyine katılır mıyız,
katılmayabiliriz. Sinema tarihi açısından, oyunculuk açısından inceleyebilirsin.
Bunun parça parça bir şeylere dokunduğunu vurgulamaya, tarihe
bu belgeyi bırakmaya çalıştık. Çok da uzatmadan yapmak gerekiyor bunu.
Sinemanın bir izlenebilirliği olması lâzım. On beş saat olmaz. Tabii montajını
yaparken gizli bir yorum yapıyorsun.
Daha uzun olsa izlerdik...
- Malzeme boldu ama, şurayı da koysaydık, burayı da koysaydık diye bir
üzüntümüz de yok... Olsaydı koyardık. Bize bunu dedirtecek bir bölüm olsaydı
onu da izleme olanağı olurdu. Çoğu şey bazı şeylerin tekrarı gibiydi.
Fazla önemsedik. Müzik de yapıyorsun, ona özel bir müzik yaptım ben.
Filmin ortalarına doğru Yavuz Turgul'un, Ferhan Şensoy'un da çıkıp konuşmaları
beklenmedik bir şeydi, belgeselin anlatımında. Sanki Necdet
Mahfi sonuna kadar sadece kendi kendisini anlatacak gibiydi...
Onlar tabii aslında çok renk kattılar. Belli dönemlerde beraber olmuşlar
Necdet Mahfi'yle. Çok önemli insanlar...
Herkesin söylediklerinden o portre farklı farklı çıkıyordu. Keskin bir göz
onları yorumlayabilir, ama onları yorumlamak bana düşmez. Herkesi özgür
bıraktık konuşmasında, onlar da istediklerini söylediler. Sağolsunlar
katıldılar, filme renk kattılar.
Bizim böyle hikâye anlatıcılarımız yok gibi; insanların anlattıkları böyle bir
işlev de üstleniyor, hep hayal etmeye çalışıyoruz, o zaman nasıldı, sinemaya
gitmek, seyirci olmak, oyuncu olmak nasıldı... Onun için geride böyle bir şeyin
kalmış olması inanılmaz kıymetli. Ölüm haberini gördüğümüzde aklımıza gelen
ilk şey böyle bir filmin yapılmış olmasıydı.
- Yavuz Turgul müthiş bir hikâye anlatıcısıdır, o mesela güzel bir cümle de söylüyor. O
zamanın ruhunu yansıtmak açısından, onların duruşlarının bile kuşaklar arası bağlantıyı
sağlamak açısından önemini söylüyor. Başka kuşakları yakından görmek hepimiz
için büyük sınav. Duruşları... Oyuna nasıl hazırlanırlar... Bize bu konuda, belgesel
anlamda pek bir şey de kalmamıştır, biz bir şey izleyemedik. Kamera arkasında da bir
şeyler izlemedik; bir sette nasıldır biri, bir şeyi nasıl izah eder... Yanı başımızda duran değerler
bilinmiyor... Çok sevdiklerimizden ayrıldığımızda hem onların gidişlerine üzülüyoruz,
hem de onların bize yeni bir şey veremeyeceklerine.
Peki filmde söyleşilere nasıl hazırlanıyordunuz, nelere bakıyordunuz?
- Ona sormak istediğimiz belli şeyler vardı, sorular hazırlamıştık, onların hepsini sorduk. Sonra
konuşa konuşa, hayatın içinden onu da soralım... o kadar yıl yaşamış birisinin kendi anlatacaklarının
nerelere varacağını kestirmek mümkün değil. Son yıllarda daha önemli filmlerde oynadı. Önceki
filmlerinde rolleri çok önemli roller değildi. Tiyatro dönemine dair hiçbir şey yoktu elimizde. Eski
Tepebaşı'nı anlatırkenki heyecanı, Muhsin Ertuğrul'un asistanlığını yaptığı dönemler... O filmlerin
çoğunu bulmaya imkân yok. Bir tanesini, Şehvet Kurbanı'nı bulduk kullandık. Gidişatı biraz da ona bıraktık
aslında, onun ruhunu yansıtan şeyin etrafında gitmeye çalıştık. Sonra bütünü toparlarken biz kendi
ritmimizi bulmaya başladık. Necdet Bey çok ele avuca gelecek biri değil. Bazı dönemler büyük boşluklar
olmuş sinema açısından. Arada hiçbir şey yapmadığı dönemler, birkaç dizi çektiği zamanlar. Onlar pek kaale
alınmadı. Onun açısından çok önemli bulmadık belki. Onun önemli bulduğumuz, Elia Kazan ile olan hikâyesi,
o dönemin içine girmesi, onları anlatması, sinema tarihi açısından, onun hayatı açısından çok önemli.
Film ekibi nasıl oluştu? Hepsi ayrı ayrı sinemayla ilgili insanlar
mıydı zaten?
- Bizim bütün apartman ekibi katıldı, 1 numara, 2 numara, 3
numara, bir de ben 4 numara. Bütün film ekibi budur. Burada
da toplantı yapıyorduk. Herkes bir şeyler koydu, paralar
koydu, büyük bir özveriyle bir apartman filmi oldu. Hepsi
belli dallarla ilgiliydi aslında. Belgeselde çalışmış arkadaş
vardı, kameraman televizyonda çalışıyordu, fotoğrafçılar
profesyonele yakın fotoğrafçılardı. Profesyonel fotoğrafçı
olarak bilinmiyorlar, ama bu işe çok emek vermişler. Bir tanesi
sanat yönetmenliği yaptı. O, Güzel Sanatlar'dan. Daha
önce benim plağımın kapağını yaptı. Onun arkadaşı filmin
afişini yaptı. Ekibin içinde birinci sınıf adamlar vardı. Onlar
tesadüfen iki yıl önce bu apartmana taşındılar. Aşağıda
üç kat yeni taşındı. Eğer on sene önce taşınsalardı biz dört
beş film daha yapardık herhalde.
Film nerelerde gösterilecek?
- Film New York'ta bir festivale çağrıldı. Gitsin, dolaşsın işte.
Filmlerin de dolaşmaya hakkı vardır. Dolaşmayı severler
filmler. Dolaşsın biraz. Sinema büyüleyici bir şey. Necdet
Mahfi'nin hâlâ yaşadığını düşünebilir izleyenler. Sinema da
insanı yaşatır. Belki filmler çekseydi, bir şeyler daha yapabilseydi...
Sinema ruhu insanı yaşatıyor. Postacı'nın oyuncusu
gibi mesela. Film bitene kadar dayanıyor. O bitince...
Marcel Proust da böyledir, yazar kitabını, "artık ölebilirim
Celeste" der uşağına. Hakikaten iki gün sonra ölür. Böyledir
bu. Yapıtını bitirmenin rahatlığıyla ölüme kucak açıyor.
Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Temmuz-Ağustos 2004 sayısından alınmıştır.
|
|
|
|
|