2000’lerde Sansür Dosyası: Festivaller ve Sansür

Paylaş

yeryuzu-askin-yuzu-oluncaya-dekYeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek filminin 51. Altın Portakal Film Festivali Belgesel Yarışması’ndan çıkarıltılması ve ardından yaşananlar sinema camiasında geniş çaplı tartışmalara yol açtı. Fırat Yücel, Kasım sayımızda yer verdiğimiz 2000’lerde Sansür dosyamızda yer alan yazısında, bu yıl Altın Portakal’da yaşanan süreci geçmişteki benzer vakalarla birlikte ele alarak, bugün yaşananları anlamlandırabilmemiz için öncelikle hangi soruları sormamız gerektiğini tartışıyor.

 2000’lerde Sansür dosyamızdaki diğer yazılar için:
Tanıklıklar
Siyah Bant’tan Banu Karaca ile Söyleşi: Sansürün Değişen Biçimleri

Fırat Yücel

Yıl 1988. O zamanlar Sansür Kurulu olarak da anılan Denetleme Kurulu, 8. İstanbul Film Festivali programındaki beş yabancı filmle ilgili bir karar alıyor: Üç filmin “muzır” ve “müstehcen” sahneleri kesilmek isteniyor, bir film “dinî duyguları rencide ettiği” gerekçesiyle yasaklanıyor, ardından idari makamlarca bir film daha yasaklılar listesine ekleniyor.1 Bunun üzerine, başkanlığını Elia Kazan’ın yaptığı Uluslararası Yarışma jürisi, İKSV’nin İstiklal Caddesi’ndeki binasından Taksim Meydanı’na, sinemacıların da katıldığı bir yürüyüş gerçekleştiriyor. Yapılan basın açıklamasında jüri üyeleri filmleri kesintili olarak izlemeyi reddettiklerini, bu filmler programa sansürsüz biçimde geri alınmazsa istifa edeceklerini beyan ediyorlar. Sürecin sonunda, bu beş film geçici bir izinle festivalde kesintisiz gösteriliyor ve dahası, dönemin Kültür Bakanı Tınaz Titiz, uluslararası festivalleri sansürden muaf tutan kanun hükmünde bir kararname çıkartıyor.

Bugün bu hikâye de, pek çok başka hikâye gibi, dünyaca ünlü yönetmen Elia Kazan’ın başını çektiği bir mücadele olarak mitleştirilir, kitlesellikten arındırılarak anlatılır. Oysa konu hakkında biraz araştırma yaptığınızda, arkasında kamuoyunun ve kısmen de olsa sinema sektörünün desteği olmadan jürinin ve festival yönetiminin harekete geçemeyeceğini ve bu kazanımı elde edemeyeceğini görüyorsunuz. Örneğin, uzun yıllar İstanbul Film Festivali’nin yöneticiliğini yapan Hülya Uçansu, ‘Nisan, Ayların En Güzeli’ adlı kitabında “başlangıçta bu duruma tepki vermeye pek de niyetli olmayan Kazan’ın, tepkiler artınca sinema sanatçılarıyla birlikte sansürü protesto etme kararı aldığı”nı kaydetmiş.2

1988’de jürinin ve festival yönetiminin arkasında kamuoyu ve sektör desteği olmasaydı, ‘Türkiye’nin ahlaki ve dinî değerleri çok farklıdır, bu sansür değil ulusal değerlere sahip çıkmaktır’ türünden bir anlayış pekâlâ baskın çıkabilirdi. Nitekim dönemin gazetelerini tarayınca, tıpkı bugünkü Altın Portakal vakasında olduğu gibi, belli bölümlerin filmlerden çıkartılmasının sansür olmadığını dile getirenler olduğunu görebiliyoruz.

1988 vakasıyla ilgili kritik bir nokta daha var. Ona da, bu ay kendisiyle söyleşi yaptığımız Erden Kıral sayesinde vâkıf oluyoruz. O yıl Kazan’ın başkanlığındaki jüride yer alan Kıral, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından çıkartılan kararnamede sadece yabancı filmlerin sansürden muaf tutulduğunu fark edip buna itiraz etmiş. Kıral’a göre, daha kararlı bir duruş sergilenmiş olsaydı yönetmeliğe yerli film ibaresi de eklenebilirdi. Ama eklenemedi, aradan yıllar geçti ve Kıral 2002’de, bu kez Ulusal Yarışma’nın jüri başkanı olduğu festivalde yine sansürle karşılaştı. 21. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde üç yerli film Denetleme Kurulu’na takılıyordu. Handan İpekçi’nin Büyük Adam Küçük Aşk filmi, uzun süre vizyonda gösterilip 100 bini aşkın seyirciye ulaştıktan sonra festival öncesi yeniden denetime tabi tutularak yasaklanıyor, Ümit Ünal’ın 9 ve Tayfun Pirselimoğlu’nun Hiçbiryerde’si ise üyeleri arasında sinemacıların da bulunduğu Denetleme Alt Kurulu tarafından sakıncalı bulunup son karar yetkisine sahip olan Denetleme Üst Kurulu’na gönderiliyor.3 Tepkiler artıyor, Kıral ve bazı diğer jüri üyeleri filmler yarışmaya alınmazsa çekileceklerini açıklıyor ve nihayetinde 9 ve Hiçbiryerde’nin yasağı kaldırılıyor. Büyük Adam Küçük Aşk ise, yürütmeyi durdurma davasının sonuçlanmaması nedeniyle festival izleyicisiyle buluşamıyor4, ancak bir yıl sonraki festivalde yarışmaya katılabiliyor.

Uzlaşma Tiyatrosu
Reyan Tuvi’nin Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek filminin 51. Altın Portakal’ın belgesel yarışmasından çıkarılmasıyla yaşananlar, akla 1988 ve 2002 vakalarını da getiriyor. Fakat bu yıl, geçmiş vakalardan ayrılan iki önemli nokta var. Birincisi, söz konusu belgesele dair –zamanın Denetleme Kurulu’nun bugünkü karşılığı olan– Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulu’nca alınmış herhangi bir karar olmaması. İkinci ise, 1988’de verilen mücadelenin bizzat sebebi olan, bir filmin belirli bölümlerinin kesilmesinin, yıllardan sonra ilk kez bir “çözüm” olarak gündeme getirilmesi.

Bu yıl varılan noktanın, yani Türk Ceza Kanunu (TCK) uyarınca filmin İngilizce altyazısından bir kısmın çıkartılmasının kazanım olarak görülmesi gerektiğini düşünenler için hatırlatalım. Olaya tepki gösteren herkesin (benim de aralarında bulunduğum çeşitli jürilerden 12 üyenin, belgesel yarışmasında filmleri olan yönetmenlerin büyük çoğunluğunun ve pek çok sinema yazarının) kabul etmeyeceklerini beyan ettikleri iki şey vardı: Bir, festivalin kararlarını TCK’ya dayandırmayı sürdürmesi, bu uygulama konusunda özeleştiri getirmemesi; iki, filmin bölümlerinin kesilmesinin festival tarafından bir pazarlık unsuruna dönüştürülmesi. Festival bu iki tutumundan da vazgeçmedi.

Uzlaşı olarak sunulan şey, geçmiş uzlaşılarda elde edilmiş kazanımların bile gerisinde. 1988’de “filmler bakanlığın denetleme kurulu tarafından kesilemez” deniyordu, 2014’teyse “filmlerin suç içerip içermediğine festival karar veremez ve filmlerin TCK uyarınca herhangi bir şekilde kesilmesiyle sonuçlanacak bir pazarlık yürütemez”. Yapılan itirazlar bunlar. İlkinde bakanlık ciddi bir geri adım attı, ikincisinde festival, filmin “yeniden gönderilen versiyonunu” yarışmaya dahil ettiğini açıklayarak, bu versiyonun hazırlanmasına neden olan tutumunun arkasında durdu. TCK uyarınca İngilizce altyazısından bir ifadeyi çıkartmak festivale aynı anda hem iktidara “filmde değişiklik yaptırdık” deme hem de boykotçulara “filmin kurgusuna müdahale etmediğini” söyleme imkânını tanıyan göstermelik bir hamleydi. Sorunun, müdahalenin “makul” olup olmamasında değil, müdahale sürecinin kendisinde olduğu anlaşılamadı ya da anlaşılmak istenmedi. Her şey bir yana, neden bir filmin neresinin kesilip neresinin kesilemeyeceğini tartışmak zorunda bırakılıyorduk? Festival yönetimi işi buraya sürüklemek yerine neden hatasını kabul etmeyi düşünmedi? Asıl sorular bunlar olmalı.

Sonuçta, ‘filmlerin bakanlık tarafından kesilmesi söz konusu olamaz’ prensibinin kabul edildiği 1988’den, ‘bir festival, ceza kanununu gerekçe göstererek filmlerde değişiklik yaptırabilir’in onaylandığı vahim bir noktaya gelinmiş oldu. Dahası, bunu kabul etmeyenler, bilhassa olayı büyüten, festivalin gerçekleşmesini engellemeye kafayı takmış bozguncular ilan edildi.

1988’de yabancı filmler söz konusuydu, buradaysa Türkiye yapımı bir belgesel var ortada. Ama bu, durumu daha kabul edilebilir kılan bir fark değil. Esasında yerli filmlerin kurguları tamamlandıktan sonra dışarıdan gelen bir baskı sonucu kesilmeleri bugün pek de görülen bir şey değil. En azından görünür olan bir şey değil. Çünkü bugün bu, kapalı kapılar ardında yaşanıyor. Bakanlık, filmlere yönelik sansür uygulamalarını yapım desteği sürecinde, çeşitli teknik saiklere, mevzuata dayandırarak örtülü bir biçimde gerçekleştiriyor5. Bugünkü festival krizini, ön jürinin açıklamasıyla olayın kamusallaşmasına, görünür olmasına bağlayanlar, bir bakıma devletin şeffaflığı hiçe sayan bu tutumunun da yanında saf almış oluyorlar. Aslında görünür olması gereken daha çok şey var.

Bir Festival Meselesi
Film festivalleri, siyasi iktidarların yaklaşımına göre değişkenlik gösteren yasaların mı, sanatçıların ifade özgürlüklerinin mi yanında duracaklar? Mesele sadece sansürle değil, aynı zamanda bu soruyla da ilgili. Bugün bakanlığın yaptığı ankette sinema tarihimizin En İyi Filmi seçilen, festival direktörü Elif Dağdeviren’in kapanış töreninde iftiharla bahsettiği Susuz Yaz, 1964’te “ahlaksız” bulunarak yasaklanmıştı. Kaçak olarak gittiği Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı’yı kazanan Susuz Yaz, ülkesinde ancak yıllar sonra festivallerde gösterilebilmişti. Oysa bugün festivaller, 1979 Altın Portakal’ında6, 1988 ve 2002’nin İstanbul Film Festivali’nde sektörün ortaya koyduğu tavırlar sayesinde, görece daha özerk bir kimlik kazandılar. Karşımızda duran mesele festivallerin bu kimliklerini koruyup koruyamayacakları.

Türkiye’de birçok film, özellikle de yasaklı belgesellerin birçoğu ancak festivallerde ya da çeşitli merkezlerde yapılan bağımsız gösterimlerde seyirciyle buluşabiliyor. Örneğin Çayan Demirel’in 1938 Dersim katliamını anlatan 38 filmi, Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulu tarafından yasaklanmış olmasına karşın 2007’de, 44. Altın Portakal Film Festivali’nin Belgesel Yarışması’nda gösterilmişti. Aydın Orak’ın 1992 yılında Cizre’de meydana gelen Newroz olaylarını anlatan Bir Başkaldırı Destanı: Berivan adlı belgeseli ise yasaklanmadan birkaç hafta önce 30. İstanbul Film Festivali’nde gösterildi. Bunun gibi, sadece festivallerde, derneklerde, üniversitelerde, sivil toplum kuruluşlarında yapılan gösterimlerde seyirciyle buluşabilmiş daha birçok yasaklı belgesel saymak mümkün. Ki bu belgesellerin bir kısmı da, haklarında alınmış herhangi bir yasak kararı olmamasına karşın, bazı gösterimlerde valilik ve yerel yönetimlerin keyfî sansür uygulamalarına maruz kalıyor. Örneğin, Son Kumsal, Ekümenopolis ve Ali: Düşlerinde Özgür Dünya gibi belgesellerin gösterimleri bu gibi engellemelerle karşılaştı.

Zaten belgesellerin gösterilebilecekleri başka bir yer de yok. Malum ne televizyon kanalları tarafından satın alınıyorlar ne de ticari gösterim şansı bulabiliyorlar. Festivallerin büyük çoğunluğunda da önemsendiklerini söylemek çok güç. 48. Altın Portakal sonrasında belgesel yarışmasındaki filmlerin yönetmenlerinin, ötekileştirildiklerini beyan eden açıklaması bu konuda yeterli ipucu veriyor.8 47. Altın Portakal’da, Festus Okey’in gözaltında öldürülmesini anlatan Ofsayt filmiyle En İyi İlk Belgesel ödülünü alan Reyan Tuvi’nin bu yıl aynı festivalde başına gelenler de, bu bağlamdan ayrı düşünülemez. Söz konusu film bir uzun metraj kurmaca olsaydı festival, bu filmin yönetmenine şurayı çıkarın, burayı çıkarın diyebilir miydi, festivalin akıbetiyle ilgili sorumluluğu onun üzerine yıkabilir miydi, bir düşünmek lazım.

Bütün sorunlarına rağmen festivaller her şekilde Türkiye belgeselleri için çok önemli bir alan. Öte yandan, yasaklı yabancı filmlerin de sansürsüz olarak festivallerde izlenebildiğini not düşmek gerek. Clement Virgo’nun  müstehcen bulunup yasaklanan Lie with Me’si ile yine aynı nedenden dolayı yasaklanan Lukas Moodysson imzalı Yüreğimde Bir Delik ve daha birçoğu sadece festivallerde seyirciyle buluşabildi. En son 2014’te, Lars von Trier’in Nymphomaniac’ı, yasaklanmadan önce !f İstanbul Bağımsız Film Festivali’nde, yasaklandıktan sonra ise 33. İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti.

Bütün bu vakalarda, etkinlik organizatörleri filmleri göstermek istiyor, belli durumlarda yasaklara rağmen seyirciyle buluşturuyor. Hatta, tıpkı 1988’de olduğu gibi, çoğu kez festival yönetimleri sansüre tepkisini ortaya koyanlarla ortak hareket ediyor. Bugünse ortada bir devlet kurumu ya da yargı organı tarafından dayatılan herhangi bir karar dahi yok. Festival, Yeryüzü’nü devletin dahi başvurmadığı bir yöntemle, TCK’yı gerekçe göstererek devre dışı bırakıyor. ‘Yasa’dan yana tavır almakla da kalmıyor, bir ‘yasa uygulayıcı’ olarak davranıyor. Sanatçının ifade özgürlüğüne sahip çıkmak yerine bu özgürlüğü kısıtlamakla yetkili bir kurum ya da hukuki merci gibi hareket ediyor. Devletin sansür mekanizmasına direnme alanı olan festivallerin de sansür alanı haline gelmesine, yani kazanılmış alanların da kaybedilmesine neden olabilecek bir uygulama bu.

Yakın tarihte, 51. Altın Portakal’dakine denk düşebilecek tek vakaysa, 2006’da 1001 Belgesel Film Festivali’nde yaşanmıştı. Festival yönetimi, Suzanne Hardalyan’ın Köpeklerden Nefret Ederim adlı filmini “içinde yaşadığımız konjonktürde” göstermenin doğru olmayacağını belirterek son anda programdan çıkardı. Yapılan açıklamada, kararda “Kültür Bakanlığı’nın hiçbir dahli olmadığı” belirtiliyordu. Belgesel Sinemacılar Birliği (bsb) Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Necati Sönmez, ön izlemede festivale seçilmiş bir filmin, “sonradan belli endişelerle programdan kaldırılmasını, en başta yönetmene, sonra seyirciye ve nihayet bu festivale yapılmış bir hakaret saydığını” dile getirerek görevinden istifa etmiş ve eklemişti: “Ermeni meselesinin yalnızca devletin tabusu değil, tek tek hepimizin beynine işlemiş bir otosansür canavarı olduğunu açığa çıkaran bir vaka olarak görüyorum bunu.”9 bsb’nin kurucularından Enis Rıza ise Altyazı’ya verdiği söyleşide, “olayın ucuz kahramanlık nidalarıyla farklı yerlere taşındığını” söylüyor, ayrıca filmin programdan çıkarılması için iki gerekçe oluştuğundan bahsediyor: “Birincisi festivalin bir provokasyonla gölgelenme olasılığı. İkincisi ve en önemlisi de, avukatlarımızın bize bsb’nin kapatılma riskiyle karşı karşıya kalabileceğini belirtmesi.”10 Necati Sönmez, Enis Rıza’nın bu açıklamalarıyla ilgili Altyazı’da yayımlanan cevap yazısında, bsb’nin hukuk sorumlusunun sonradan birliğin avukatıyla konuştuğunu ve avukatın, kapatılma ihtimalinin söz konusu bile olmadığını açıkladığını belirtmiş.11 (Yeri gelmişken söyleyelim, Köpeklerden Nefret Ederim BEKSAV’da yapılan Ermeni filmleri toplu gösterimi kapsamında 2007 yılında seyirciyle buluştu ve herhangi bir olay yaşanmadı.)

BSB’nin dile getirdiği türden korku ve endişelerin Altın Portakal yönetimi tarafından paylaşılmasına tanıklık etmiş değiliz. Festivalin Yeryüzü’nü “Türk Ceza Kanunu’nun 125. ve 299. maddelerine aykırı ifade ve içerik ihtiva ettiği” gerekçesiyle yarışmadan çıkardığını biliyoruz sadece. Bunu da festival yönetiminin değil, ön jürinin yapmış olduğu açıklamadan öğreniyoruz.

Ceza Kanunu Kıskacı
Yıl 1974. Ali Gevgilli yönetiminde Türk Sineması’nda Sansür başlığında bir forum gerçekleştiriliyor. Tartışılan konulardan biri, filmlerin sansür kurulunun müdahalelerinden ve yargı denetiminden nasıl kurtulacağı.  Mesleki bir örgütün filmlerde suç olup olmadığına dair film sahiplerine bir uyarı yapabileceğini söyleyen Lütfi Ö. Akad, fakat bunun da sinemacıları yargı denetiminden kurtaramayacağı görüşünde. Anayasa Hukuku Asistanı Özkan Tikveş ise, resmî ya da gönüllü hiçbir özel kurulun bir filme ‘suç vardır ya da yoktur’ damgası basamayacağını, bu konuda yargı organının görevini hiçbir başka mercinin üstlenemeyeceğini hatırlatıyor. Ardından Onat Kutlar söz alıyor ve şöyle diyor: “Sanat eserinde aslında suç işlenemez de… Önce bu düşünceyi temelden kabul etmek gerekir. (…) Filmlerde sansür kalkınca yerini ceza kanunu kıskacı alacaktır diye düşünmemek gerek.”12

Bugün maalesef bu tartışmada dile getirilen en kötü olasılıkla, Kutlar’ın bahsettiği ceza kanunu kıskacıyla karşı karşıya geldik ve sektör buna karşı ortak bir tavır geliştiremedi. “Sanat eserlerinde suç işlenemeyeceği” yönündeki temel düşüncenin birçok kişi tarafından hâlâ kabul edilmediğini ya da stratejik sebeplerle başka bir bahara bırakıldığını gördük. Altın Portakal’da uygulanan sansürün siyasi olup olmadığı da çokça tartışıldı. Oysa geçmişteki sansür ve otosansür olaylarına göz atan biri, çok açık biçimde bütün sansürlerin ardında siyasi nedenler olduğunu görecektir. Ahlaksızlıkla suçlanan Susuz Yaz’dan ülkeyi yoksul gösteriyor diye yasaklanan Bereketli Topraklar Üzerinde’ye “kamu düzenini ve genel ahlakı” bozar nitelikte olduğu için yasaklanan 38’e kadar, tüm sansür kararları, tarih, din, ahlak ve toplum yapısı gibi konulardaki devlet tezlerine yönelik eleştirileri bastırmak için alınmıştır.

51. Altın Portakal’daki sansür uygulamasını da –her ne kadar, anayasayı ya da sinema filmlerinin değerlendirilmesine dair mevzuatı değil ceza kanununu temel alıyorsa da– bu minvalde düşünmek gerekiyor. TCK’nın söz konusu maddelerinden ilki genel anlamda hakareti, ikincisiyse Cumhurbaşkanı’na hakareti düzenliyor. 125. maddeden dolayı, Haldun Açıksözlü’nün Laz Marks adlı tiyatro oyununa ve Beyoğlu Kumpanyası’nın sahnede icra ettiği ‘Tayyip Blues’ adlı şarkısına “Başbakan’a hakaret” gerekçesiyle davalar açılmış.13 Gezi Direnişi döneminde kullanılan ifadelerden dolayı şahıslara açılan pek çok dava da var. 125. maddeye dayalı davaların büyük çoğunluğu dönemin başbakanı ve üst düzey bürokratlar tarafından açılmış.14 51. Altın Portakal’daki vaka ise, filme dair bir dava açılmamış olmasının (elde sadece bir avukat görüşü var) yanı sıra, söz konusu olanın, yaşanan olaylardan görüntüler aktaran bir belgesel olması sebebiyle de diğer vakalardan ayrışıyor. Hukuki açıdan, çoğu beraatla sonuçlanan yukarıdaki vakalardan çok daha muğlak bir zemin bu. Örneğin, Yeryüzü’nde suç ihtiva ettiği söylenen küfür ve hakaretleri içeren duvar yazılarını ve ifadeleri, ak Parti Tanıtım ve Medya Başkanlığı tarafından Gezi Parkı olaylarıyla ilgili hazırlanan Büyük Oyun adlı filmde de bulabilirsiniz.15 Bizzat akp teşkilatı tarafından kurgulanmış ve Youtube’da milyonların erişimine açılmış bir film bu. Benzer ifadeleri içeren Yeryüzü ise, tek bir avukatın görüşü kanun sayılarak, esas görevi sanatsal ifade özgürlüğünü korumak olan bir festivalin programından çıkarılabiliyor. Ardından yine bu maddeler uyarınca filmin planları, sesleri, altyazısı üzerinden pazarlıklar yapılabiliyor. Üstelik suç ihtiva ettiği düşünülen ifadeler filmde kadrajın odağında da değil, ses kuşağındaysa zar zor duyuluyorlar.16

Öyleyse şu soruyu sorabiliriz: Bir film, hükümet propagandası yapıyorsa belli ifadeleri kullanabilir, hükümet politikalarına eleştirel bir yerde konumlanıyorsa kullanamaz mı? Gezi Direnişi konusundaki gerçekliği yorumlamanın tek bir yolu mu var? O gerçekliğin parçası olan ifadeler, sadece belirli bir siyasi partinin propaganda aracı olarak ele alındığında mı suç teşkil etmiyor?

Bu noktada, festivalde başka bir Gezi belgeseli daha var ya da program muhalif politik filmlerle dolu, demenin ya da itirazları kişisel algılamanın da hiçbir anlamı yok. Çünkü zaten kimsenin festivalin topyekûn yasakçı olduğunu iddia ettiği yok, tartışılan şey festivalin bu filmle ilgili almış olduğu kararlar. Konu hakkında fikir bildiren birçok hukukçu da, siyasetçilere yönelik eleştirilerde ifade özgürlüğünün sınırlarının çok daha geniş olduğunu dile getiriyor.17 Altın Portakal eğer bir sanat etkinliğiyse, sanatçıların eleştiri haklarını ve ifade özgürlüğünü güvence altına alan evrensel ilkelere göre hareket etmesi gerekmez miydi?

Arka Bahçeye Dönüş
51. Altın Portakal’da 1988’in aksine, olayın muhatapları arasında Elia Kazan gibi (karşısında rezil olmaktan çekinilecek) dünyaca ünlü bir yönetmen yoktu. 2002’nin aksine yasaklanan film bir belgeseldi, uzun metraj kurmaca filmler değildi. Ön jüri olayın örtbas edilmesini engellemek amacıyla tek bir duyuru yapıp aradan çekildi. Yönetmen Reyan Tuvi, açıklama yapan jüriler, sinema yazarları olayın bir sansasyona dönüştürülmesinden rahatsız olarak, gazetelere ve televizyon kanallarına görüş vermekten bile imtina etti. Ne ana jüri (ki ‘ana’ jüri her zaman ulusal uzun metraj kurmaca film yarışmasının jürisidir ne de olsa) istifa edebileceği yönünde kamusal bir açıklama yaptı, ne sinemacılar yürüyüşler gerçekleştirdi. Bütün bunlara rağmen, krizin “olayın büyütülmesi”nden kaynaklandığını sıkça işittik. Gerek Reyan Tuvi, gerek olayı kamuoyuna ilk olarak duyuran ön jüri, gerekse açıklama yapan jüri üyeleri, sinema yazarları ve belgeselciler, “sizin yüzünüzden festival yapılmayacak” uyarısıyla karşı karşıya kaldılar. Oysa korkulan tek şey, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’ndaki filmlerin ve ana jürideki ünlü üyelerin çekilmesiydi (belgesel yarışması gözden çıkarılabilirdi, çıkarıldı da). Çünkü böyle bir durumda festival yönetimi, TCK’yı temel almasının hata olduğunu kabul etmek ve filmi ön jürinin değerlendirdiği, yönetmen tarafından gönderilmiş haliyle yarışmaya dahil etmek durumunda kalacaktı. Yani aslında festival bütün unsurlarıyla gerçekleşmiş, tüm sanatçıların eleştiri haklarına sahip çıkılmış olacaktı. Fakat yönetim, böylesi bir sorumluluğu üstlenemedi ve büyük bir boşluk yarattı. Başka birilerinin ‘de’ sorumlu olduğunu ima eden gizemli açıklamalarla, meselenin kamusal alanda tartışılmasının önüne geçme telaşı ve genel olarak şeffaflık eksikliği sonucunda karşılıklı suçlamalarla, spekülasyonlarla, kişisel atışmalarla dolu bir kakofoninin içinde bulduk kendimizi.

Festivalin kapanış töreni, varılan noktanın güzel bir özeti oldu. Törende bir belediye başkanı, evet bir belediye başkanı, sinemacılara sivri dilli ve öfkeli filmler yapmamak yönünde nasihatlerde bulunuyordu. Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in kültür sanat alemini “terörü besleyen arka bahçe” olarak tanımladığı konuşması geliyordu hemen akıllara. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel, kılıç gibi kullanılan dilin sokakta gerçek mermilere dönüştüğünden bahsediyor, sanat eserlerini birer suç aleti olarak görüyor; hemen her şeyin sorumluluğunu muhalefetin, eleştiri kurumunun ve sivil toplumun üzerine yıkıyordu. Festival direktörü Elif Dağdeviren, Belgesel Yarışması’nın iptal edildiğinden dahi söz etmiyordu. Ulusal Yarışma’nın yönetmenleri sansüre karşı bir bildiri okumakla yetiniyor, sahneye çıkan tek bir kişi dahi belgesel sinemayı anmıyordu.

Bugün genel ahlak bahane edilerek (yaş sınırlaması düzenlemesi olmasına karşın!) kesilen/yasaklanan birçok filmin olduğu vizyonda da, yurtdışında yapılan Türkiye Sineması seçkilerinde de, devlet desteği alan filmlerin proje geliştirme süreçlerinde de hiç azımsanmayacak sansür vakalarıyla karşılaşıyoruz. Çok kısa sürede ‘doğallaşan’ bu uygulamaların gerek sektör içinde gerekse sivil toplumda daha fazla tartışılması gerekiyor. Eleştirel düşüncenin önünü kapatmak ve kurumsal şeffaflığı ortadan kaldırmak bu yönde yapılacak en son şey. Altın Portakal vakasının açıkça ortaya koyduğu üzere böylesi bir tutum, olayların kişiselleştirilmesi ve düşmanlıklar üretilmesi dışında bir sonuç yaratmıyor. Sorunlar konuşulmayınca bir yerlerden ‘duyulan’larla hareket ediliyor, eleştirel bir tavır sergileyen herkes peşinen ‘prim yapma’ derdinde olmakla suçlanıyor, uzlaşmacılar ve uzlaşmayı reddedenler kamplaşması yaratılıyor, kimse kimseyi duymuyor.

Bu sayımızda sansürle ilgi tanıklıklarına yer verdiğimiz yönetmenlerden Çayan Demirel hepimizin kulağına küpe olması gereken bir şey söyledi: “Sanat zaten hukuk gibi alanları eleştirmek için var, dolayısıyla onun denetiminde de olamaz.” Bugün, sanat vesilesiyle hukuk üzerine konuşmak yerine, ceza hukukunun sanatı sınırlayıp sınırlayamayacağı gibi, aslında  konuşmayı bile reddetmemiz gereken bir şeyi tartışır halde buluyoruz kendimizi. Sorun da burada başlıyor belki. Tartışmamız gereken bu değil.

NOTLAR

1 Altan Öymen, “Film Sansürü,” Milliyet, 13 Mart 1988, 1.
2 Hülya Uçansu, Nisan, Ayların En Güzeli: Yolu Emek’ten Geçen 12 Sinema Ustası (İstanbul Doğan Kitap, 2014), 37.
3 İbrahim Türk, “Sansür Nereden Nereye?,” Altyazı 9 (2002): 72-73.
4 “Festivalde de Sansür,” Radikal, 15 Mart 2002, erişim 25 Ekim 2014,
<goo.gl/E0tdDX>.
5 Bu konuda kapsamlı bir araştırma için: Pelin Başaran, “Devlet Desteği ve Sansür,” Altyazı 139, 33-39: <goo.gl/6NV7I9>
6 Denetleme Kurulu, Yolcular, Demiryol ve Yusuf ile Kenan filmlerinin bazı bölümlerinin kesilmesini istemişti.
7 Bu tür keyfî sansür vakalarının da ele alındığı bir değerlendirme için: Elif Ergezen, “Kıskaç Daralırken: Film Festivalleri ve Eser İşletme Belgesi,” Siyah Bant, haz. Asena Günal, 55-61.
8 Açıklamanın tam metni için: <goo.gl/fPB00a>.
9 Açıklamanın tam metni için: <goo.gl/6Qq6Tb>.
10 Ege Edener, “1001 Belgesel’in Gerçeklikle İmtihanı”, Altyazı 56 (2006): 54-55.
11 Necati Sönmez, “1001 Dereden Su Getirmek”, Altyazı 58 (2007): 8.
12 “Türk Sineması’nda Sansür”, 17 Şubat 1974, Milliyet, 2 ve 9.
13 Ulaş Karan, “Hakaret Gerekçesiyle Gerçekleştirilen Müdahaleler”, Siyah Bant: Sanatta İfade Özgürlüğü, Sansür ve Hukuk, haz. Siyah Bant, 53.
14 Ulaş Karan, 53.
15 Yine Büyük Oyun’da, Venedik Mimarlık Bienali’ne katılan bir fotoğrafta sansürlenen, televizyon kanallarında mozaiklenen ‘Kes Sesini Tayyip’ afişi de AKM’nin ön cephesinde sansürsüz biçimde görülebilir.
16 Abbas Kiarostami’nin 51. Altın Portakal’da gerçekleştirdiği söyleşide sarf ettiği “Bizim ülkemizde en kötü filmleri yapan yönetmenler, sırf iktidar karşıtı kelimeleri kullanarak en iyi filmleri yaptıklarını söylediler” sözlerinin çok yanlış bir yere çekilerek, Reyan Tuvi’nin belgeseliyle birlikte anıldı. Festivalin filme sahip çıkmayan tavrının açık bir sonucu bu. Sırf festivalin açıklamalarını takip eden biri Yeryüzü’nün kaba anlamda slogancı bir film olduğunu düşünmesi çok muhtemel. Bundan da öte, Kiarostami’nin “Ben filminin şurası burası makaslanıp, çıkartılıp ve daha sonra da bunun üzerinden prim yapan ve ünlü olmak isteyen yönetmenlerden değilim” gibi sözler de sarf etmesi, Tuvi’nin tavrıyla ilgili kendisine gerçeklikle hiçbir bağı olmayan yönlendirmeler yapıldığını sezdiriyor. Eğer böyle bir şey olduysa, festivalin bırakın Reyan Tuvi’ye sahip çıkmayı, ismini lekelemek için çaba sarf ettiği bile söylenebilir.
17 Siyah Bant’ın bu konudaki açıklaması için: <goo.gl/IfZrCM>.

 

Paylaş