Abluka: Şehrin Ardında

Paylaş

ablukaAbluka, baskı ve çatışmaların damgasını vurduğu kapkaranlık bir dünyada giderek gerçeklik algısını yitiren karakterlere odaklanırken, yaratıcı görsel ve işitsel  oyunlarla izleyicisini de paranoya girdabının içine çekiyor.

Ali Deniz Şensöz

Emin Alper, arazilerinde işlenen suçları tepenin ardındaki “yabancı”ların işlediğine inanan bir grup erkeğin hikâyesini anlatan Tepenin Ardı’nı takip eden ikinci filminde bu kez ‘şehrin ardı’na uzanıyor. Büyük bir metropolün çeperlerinde, polis ablukası altındaki bir gecekondu mahallesini mesken tutan Abluka (2015), Tepenin Ardı gibi komplo teorileriyle, paranoyalarla ve yalanlarla şekil verilmeye çalışılan bir toplumun ruh hâline bakan bir film. Tepenin Ardı’nda erkekleri topraklarının bütünlüğüne tehdit olarak gördükleri yabancıları avlayacak noktaya getiren paranoya, Abluka’nın iki ana karakterini büyük bir felakete doğru sürüklüyor. Toprak sahibi ailenin bakış açısından anlatılan Tepenin Ardı’nın aksine Abluka, otoriter bir rejimin baskısı altında yaşayan alt sınıftan iki erkek kardeşin hayatlarına odaklanıyor.

Yirmi yıl hapis yatan Kadir, cezasının bitmesine iki yıl kala muhbirlik yapması şartıyla tahliye edilir ve yıkık dökük bir gecekondu mahallesine yerleşir. Görevi çöpleri karıştırıp bomba yapımında kullanılabilecek maddeleri bulmak ve onları polise bildirmektir. Kadir’in aynı mahallede yaşayan kardeşi Ahmet ise sokak köpeklerinin itlafından sorumludur. Abluka altındaki mahalledeki politik atmosfer, biri polis, diğeri de belediye için çalışan iki kardeşin hayatlarını giderek daha fazla etkilemeye başlar. Çevrelerinde olan biteni anlamlandırma çabaları, ikisinin de gerçeklikle bağlarının yavaş yavaş kopmasına neden olur.

Karşıtlıklar üzerine kurulu bir öykü olarak görülebilecek Abluka’da, yıllardır görüşmeyen, birbirine yabancılaşmış iki kardeşin öyküsü iki bölüme ayrılıyor. Filmin ilk yarısı karakterlerini tanıtıp distopik bir dünya kurarken, ikinci yarıda karakterlerin iç dünyasına gömülen film hayal ile gerçek arasında gidip gelen, gerçeklikten yavaş yavaş uzaklaşan bir anlatıya dönüşüyor. Ahmet ile Kadir, gerçek ile hayal, içerisi ve dışarısı… Abluka, bu ikiliklerin çatışmasının ve ikilikler arasındaki sınırların kaybolmasının hikâyesine dönüşüyor.

Filmdeki bu tematik vurgu, Ahmet’in dış dünyayla bağının yavaş yavaş koptuğunu gördüğümüz sahnelerde filmin estetiğine de şekil veriyor. Bir kurgu oyunuyla öykünün aynı zaman dilimine dönüp, farklı perspektifle- rinden aynı olayı iki kez görmemize rağmen yine de mutlak gerçeğin ne olduğuna dair net bir bilgi edinemiyoruz. Seyirci, aynı anda farklı mekânlarda gerçekleşen olayları görerek tanrısal bir bakış açısı kazandığını düşünse de asla gerçeğin kendisine ulaşamıyor. Öyküde ikilikler arasındaki sınırların kaybolmasını işlevsel hâle gelmesinde filmin görsel ve işitsel tasarımının etkisi de oldukça büyük. Örneğin Ahmet evindeki duvarı yıkarken çıkan sesin filmin atmosfer müziği gibi işlemesi, öykü dünyasının içindeki ve dışındaki öğeler arasındaki hiyerarşik ayrımı yok ediyor ve farklı gerçeklik düzlemlerini birbiri içinde eritiyor.

Benzer bir kullanımı kurgu tercihlerinde de görmek mümkün. Örneğin evinin çatısında birinin onu gözetlediğini düşünen Ahmet’in yukarı çıkıp aşağı baktığı sahnedeki hareketi, evin içine yapılan kesmede devam ediyor. Tek bir devinim, iki farklı mekânda aynı anda gerçekleşiyormuş gibi kurgulanıyor. Kadir’in Meral’i kümesten kurtarıp mahallenin dışına çıkardığı sahne de benzer bir üsluba sahip. Meral’i çuvalın içine sakladığını gördüğümüz Kadir, mahallenin dışına çıkınca Meral’in çuvalda olmadığını görüyor. Bir kısmının hayal olduğunu yavaş yavaş anlayacağımız sahne, hayalden gerçekliğe doğru uzanan tek bir akış hâlinde sunuluyor. Mekânsal ve zamansal atlamaların baskın olduğu bu gibi sahneleri karakterlerin gerçeklik algısını bozan paranoyaların dışa- vurumu olarak görmek mümkün. Diğer yandan filmin zaman ve mekân geçişlerini muğlaklaştıran bu yapısı izleyicide de benzer bir kafa karışıklığı yaratıyor.

Sınırdaki Kimlikler

Abluka’da karakterlerin geçmişine, polis ablukasının nedenine ya da örgütün ne için eylem yaptığına dair bir bilgi edinemiyoruz. Kadir’in ve Ahmet’in dünyasına hapsolan kamera, onlar ne kadar biliyorsa bize de o kadarını gösteriyor. İki karakter etrafta olup bitenlerle bomba ve çatışma sesleri üzerinden ilişki kuruyor. Kadraj dışında kalanların karakterlerin zihninde açtığı yaralara bakıyor Abluka.

Kadir ve Ahmet gibi arada kalmış sıradan insanların olayları algılama biçimine etki etmeye çalışan bir bilgi akışına şahit oluyoruz. Film, fonda sıklıkla gördüğümüz açık televizyon ekranları üzerinden, iktidar mekaniz- masının medya aracılığıyla aktardığı manipüle edilmiş bilgilerin, filmdeki karakterlerin olaylara bakışını nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Örneğin Ahmet’in sokak köpeklerini öldürdüğünü gözlerimizle görmemize rağmen, belediye görevlisi televizyona verdiği röportajda köpeklerin öldürülmediğini, yakalanıp sığınaklara teslim edildiğini anlatıyor. Dışarıda yaşananlarla TV’de gördükleri arasındaki tezat, yani gerçekle üretilmiş gerçeklik arasındaki fark, Ahmet’in algısını altüst eden en büyük etmenlerden biri.

Abluka bu noktada dezenformasyonla ve yalanlarla şekil verilmeye çalışılan bir toplumun ruh hâlini gözler önüne seriyor. Filmin ikinci yarısında karakterlerin nesnel gerçeklikle bağının kopması, bizim de neyin gerçek neyin hayal olduğunu anlayamadığımız bir girdabın içinde kayboluyor oluşumuz, tam olarak bu durumun yansıması. Doğruluğu tartışmalı bilgilerin havada uçuştuğu, her bilginin bağlamsız bir şekilde anlam- landırılmaya çalışıldığı bir dünyada mantığın sınırları zorlanıyor. İrrasyonalitenin hüküm sürdüğü topraklarda, herhangi bir politik donanımı olmayan, sadece onlara verilen görevle bir kimlik edinebilen bireylerin ruh hâli, rasyonel bir olay örgüsü içine sığamayacak kadar kaotik. Bu yüzden Abluka da sahnelerin doğrusal bir şekilde aktığı mantıklı bir yapı kurmuyor ve karakterlerinin karmakarışık olmuş zihinlerinden konuşmayı tercih ediyor.

Filmdeki dışavurumcu ışık kullanımının bu bağlamda filmin anlam dünyasını genişlettiğini söylemek mümkün. Mizansenleri çok keskin bir şekilde parçalayan aydınlık ve karanlık, Abluka’ya bir kara film estetiği katıyor. Bilinmeyenin, gizemin ve bunlardan doğan korkunun görsel karşılığı olarak görebileceğimiz karanlık, filmin görsel dokusunu belirleyen en önemli öğe. Özellikle filmin ikinci yarısında, karakterlerin kendi dünyalarında kaybol- maya başlamasıyla filmdeki gece sahnelerinin artması da dikkat çekici. Film görsel olarak karanlıklaşmaya başladıkça Kadir ve Ahmet giderek karanlığa gömülüyor ve sonunda birer siluete dönüşüyorlar; kelimenin hem metaforik hem de düz anlamıyla karanlığın içinde kayboluyorlar.

Filmin daha da karanlıklaşması, Ahmet’in yaptığı işe yabancılaşıp kendini eve hapsettiği, Kadir’in ise fazlasıyla ciddiye aldığı işinde başarısız olduğu sahnelere denk düşüyor. İkisi de “biri” olduğunu zannederken, bir hiç olduklarını anlıyorlar. Şehrin çeperlerine fırlatılmış, bir nevi toplumdan tükürülmüş, kimliksiz bırakılmış olanların temsili olarak görmek mümkün Ahmet ve Kadir’i. Kendilerini anlamlandırabildikleri tek alan ellerinden alındığında tutunacakları bir kimlik kalmıyor. Kadir ve Ahmet’in ‘görünmez’ olmaya başlamalarını kaybolmaya başlayan kimliklerinin bir yansıması olarak görmek mümkün. Abluka nasıl gerçek ile hayalin sınırında geziniyorsa, karakterlerin kimlikleri de benzer bir sınır üzerinde gidip geliyor. Kadir ve Ahmet hem polis hem de örgüt için birer tehdit unsuruna, hiçbir yere ait olamayan yabancılara, yani tanımsız yarı-öznelere dönüşüyorlar.

Distopik İstanbul

Tıpkı karakterler gibi mekân da sınırda gezinen, tanımsız bir öğe Abluka’da. Gökdelenlerin, toki binalarının çevrelediği bir gecekondu mahallesini arka planına alan film, dışavurumcu ışık kullanımıyla köhne mekânlardan distopik bir dünya kuruyor. Filmde tasvir edilen mahalle, İstanbul’u bilmeyen biri için herhangi bir gecekondu mahallesi olarak görülebilecek bir mekân. Bu yüzden mahalleyi bir meta-mekân olarak görmek de mümkün. Dış dünyayla bağı koparılmış, iktidarın polisi ve istihbarat ağıyla zapturapt altına almaya çalıştığı ama bu baskıya karşı direnişin sokak aralarında yanan ateşlerle görünür olduğu bu mahalle, abluka altına alınmış herhangi bir mahallenin temsiline de dönüşebiliyor; örneğin Sur’a ya da Gazi’ye. Bu noktada Abluka’nın en büyük meziyeti, hem anlatısında hem de estetiğinde yakaladığı bu muğlaklığı izleyicide soru işaretleri yaratabilecek bir güç olarak kullanabilmesi. Ülkenin doğusunda ya da batısında; Türkiye’de ya da bambaşka bir ülkede yaşanabilecek bir hikâye anlatıyor Abluka. Ve bilginin iktidar aygıtları tarafından sürekli manipüle edildiği bir çağda aklımızı kaybetmemek için zihnimize kurulan ablukaları aşmamız gerektiğini hatırlatıyor.

                

        

Paylaş