Angelopoulos Sinemasına Bir Bakış

Paylaş

angelopolous-webÖVGÜ GÖKÇE

Theo Angelopoulos, 70’lerde ve öncesinde film çekmeye başlamış olan kuşağın en kıdemli gezginlerinden ve inatla film yapmaya devam eden en büyük yönetmenlerinden biri. Sinemasıyla, her seferinde yeni ama bir öncekini andıran bir yolculuğa çıkan Angelopoulos’un gücü ve tutarlılığı, kendi projesine duyduğu inançtan ileri gelir. Angelopoulos’un sineması yalnızca tematik olarak değil, üslup açısından da bir bütünlük taşır; filmleri birbirleriyle konuşurlar. Onları konuşturan dilin arkasındaki özne yönetmendir ve bu konuşmalardaki varlığı daima hissedilir. “Benim saplantılarım bir müzik gösterisindeki orkestranın enstrümanları gibi girip çıkarlar filmlerimde; girerler, çıkarlar, bir müddet sessiz kalırlar, ta ki sonra tekrar belirene kadar. Saplantılarımızla hareket etmek konusunda lanetlenmişizdir. Aslında tek bir film yaparız. Tek bir kitap yazarız.” Peki Angelopoulos’un sözünü ettiği bu tek bir film nasıl bir film, ne tür bir proje ve gücünü nereden alıyor?

MİT, TARİH ve İMGE
Angelopoulos’un projesi asıl olarak tarih ve film estetiği üzerine kuruludur. Yönetmenin tarihe bakışı kapsamlı ve eleştireldir; iki temel noktaya dayanır. Angelopoulos, bir taraftan mitler aracılığıyla antik Yunan mirasına sayısız göndermelerde bulunurken, bir taraftan da Yunanistan’ın yakın dönem tarihi, filmlerinin anlatısı içinde önemli bir yer tutar. Angelopoulos sinemasında miti, ayrılmaz bir parçası olduğu edebiyat ve imgeden bağımsız düşünmek olanaksızdır. Eski Yunan tragedyalarıyla yola çıkan, Kavafis’in, Seferis’in şiirlerinin içinden geçen Kahraman’ın yolculuğu, iç savaş sonrası Yunan aydınının yolculuğuyla birleşir. Angelopoulos filmleri yalnızca tarihsel bir dış gerçeklikle de sınırlı değildir; yönetmenin dünyası o maddi gerçeklikle ötesi arasındaki bir gerilimde vücut bulur. İmge, bu gerilimin taşıyıcısı konumundadır; kendi başına konuşma ve anlam üretme gücüne sahiptir. Çoğu zaman bir metafor olarak işleyen imgeyi merkeze alarak uzun ve genel planlara dayanan bir dil kuran Angelopoulos, alışılagelmiş anlatı ve kurgu yapısını sarsar. Angelopoulos sinemasının gücü en çok buradan ileri gelir: imgenin kullanılış biçimi sayesinde mit, tarih ve miras sorunu antikiteden bugüne uzanan estetik ve politik bir bağlamda yeniden tartışılır. Böylelikle Angelopoulos, sürekli kendine referans yapan sinemasıyla miti her defasında yeni baştan kurar.

Mermer heykeller, sınırlar, kıpırtısız kalabalıklar Angelopoulos filmlerinde sıklıkla karşımıza çıkan imgeler arasında yer alır. Yunan mirasının zenginliği, geleneğin kavranışını güçleştirir. Filmlerinin kimi anlarında Angelopoulos, çağdaşı Seferis’in dizelerini çağırır: “Ellerimde bu mermer başla uyandım dirseklerimi yoran / nereye koyacağımı bilemediğim.”Puslu Manzaralar’da (Topio Stin Omichli, 1988) iki çocuk denizden devasa büyüklükte bir mermer elin çıkarılışını ve gökyüzünde asılı kalışını sessizce izlerler. Başlarının üstünde kıpırtısız ve bütün azametiyle duran bu el, babalarını arayan bu iki çocuga, onları koruma vaadi sunmaksızın atalarını işaret eder. Ulis’in Bakışı’nda (To Vlema Tou Odyssea, 1995) ise Saraybosna’ya doğru yol alan Kahraman, parçalara bölünmüş ve elleri kolları bağlı bir Lenin heykeliyle aynı gemide yol alır. Uzun bir plan sekans aracılığıyla görselleştirilen sahne boyunca Tuna kıyılarına her yaştan insanlar koşuşur ve heykelin önünde diz çökerek haç çıkarırlar. Angelopoulos, birbirine benzeyen bu imgeleri antik Yunan’dan yakın tarihe uzanan bir çizgi içinde tarih ve miti sorgulamak için kullanır. Elektra, Orestes, Alexandros gibi isimler KumpanyaPuslu ManzaralarSonsuzluk ve Bir Gün (Mia Eoniotita Ke Mia Mera, 1998) gibi filmlerdeki karakterleri ve onların kaderlerini temsil eder (hatta bu isimlerden birisi de yönetmenin kendi babasının ismi olan Spyros’tur). Odysseus, Angelopoulos’un hikâyesine en sık başvurduğu kahramanların başında gelir. Kitara’ya Yolculuk (Taxidi Sta Kythira, 1983), iç savaştan sonra sürgüne gitmiş bir komünistin eve dönüşünü anlatırken aynı zamanda Odysseus ve Penelope’nin hikâyesini anımsatır. Ulis’in Bakışı’nda ise yine Odysseus’a filmin isminden başlayarak yapılan göndermeler, bütün Balkanlar’ın ve sinemanın yüzyıl içindeki yolculuğuyla birleşir. Ancak burada Kahraman’ın eve dönüş yolculuğunda karşısına çıkan miras, Lenin heykelinde de olduğu gibi bir ağıtı tarif etmeye yarar. Ulis’in Bakışı’nda bütün hayallerine rağmen değişmeyen dünyaya içen iki arkadaş, geçmişin solcu önderleri ve Murnau, Dreyer, Welles ve Eisenstein gibi sinema ustaları şerefine kadehlerini kaldırırlar. Onları kaybettikleri dostları gibi anarlar. Angelopoulos her ne kadar karakterlerine Eisenstein için “Biz onu çok sevdik ama o bizi hiç sevmedi” dedirtse de, geçmişle kurduğu ilişki hiçbir zaman unutuşla veya inkârla değil, anısını canlandırma ve bugünle kurduğu ilişki üzerinden anlamlandırma çabasıyla açıklanabilir.

SONUN BAŞLANGICI ve AĞLAYAN ÇAYIR
Angelopoulos’un son filmi Ağlayan Çayır (Trilogia I: To Livadi Pou Dakryzei, 2004), bütün bir yüzyıla ve geniş bir coğrafyaya yayılan bir üçlemenin ilk kısmı ve elbette yönetmenin tanıdık temalarını ve üslubunu bir araya getiriyor. Ağlayan Çayır, Angelopoulos seyircilerinin bazı noktalarda kusurlar bulabilecekleri ama yine de bildikleri bir dilden konuşan yönetmenin şimdiki zaman itibarıyla söylediklerini duymak isteyecekleri bir film. Daha evvel Angelopoulos’la hiç tanışmamış seyircilere ise yönetmen hiçbir zaman kolay bir izleme deneyimi vaat etmiyor. Bununla birlikte, sinemayla bir ucundan da olsa derdi olan herkes bir kez olsun Angelopoulos görmeli. Zira filmleriyle Yunanistan’ın mekânsal sınırlarını aşan, ancak zamanlararası/tarihlerarası bir yerde ‘ev’ini bulan bu yönetmenle birlikte onun geçtiği yollardan geçmek, yola çıkma meraklısı herkes için benzersiz bir deneyim sunuyor.

Kuşkusuz Kahraman’ın ‘eve dönüş’ yolu çetin bir yoldur. Çok savaşlar ve yıkımlar ama çok da düğünler görür. Angelopoulos’u eski bir sinemanın temsilcisi ya da kendi bildiğinden şaşmayan inatçı bir ihtiyar olarak değil, otuz yılı aşkın bir süredir yoluna devam eden, söyleyecek sözü olan ve çabucak eve varmayı değil uzun bir yolu seçen birisi olarak izleyin. Tıpkı aynı iklimden beslenen Kavafis’in Odysseus’a salık verdiği gibi: “hiç aklından çıkarma ithaka’yı. / oraya varmak senin başlıca yazgın. / ama yolculuğu tez bitirmeye kalkma sakın. / varsın yıllarca sürsün, daha iyi; / sonunda kocamış biri olarak demir at adana, / yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin, / ithaka’nın sana zenginlik vermesini ummadan. / sana bu güzel yolculuğu verdi ithaka. / o olmasa, yola hiç çıkmayacaktın. / ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka. / onu yoksul buluyorsan, aldanmış sanma kendini. / geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki, / artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini ithakaların”.

Paylaş