Asif Kapadia’dan Amy Belgeseli

Paylaş

amyAmy Winehouse’un hayatını konu alan Amy, arşiv görüntülerinden kurgulanmış bir belgesel. Senna‘dan (2010) tanıdığımız Asif Kapadia imzalı film, müzik sektörü üzerine sağlam bir eleştiri değil belki ama etkileyici bir antikahraman hikâyesi.

ENGİN ERTAN

Asif Kapadia’yı çoğumuz 2010 yapımı Senna ile tanıdık. Tamamı arşiv görüntülerinden oluşan ve ne bir anlatıcıya ne de ‘konuşan kafa’ röportajlarına başvuran bu belgesel yeni bir şey yapmıyordu belki, fakat benzerine nadiren rastlanacak bir sihri vardı. Filmin konu aldığı Formula 1 yarışçısı Ayrton Senna’nın hayatı, klasik bir anlatının tüm iniş çıkışlarına sahipti. Kahramanlık, asilik, dostluk, rekabet, aşk, trajedi… Bunların hepsi Senna’nın hikâyesinde mevcuttu. Diğer yandan film de bu malzemeyi iyi değerlendiriyordu. Hani seyirciyi avucunun içine almak için elindeki kartları kusursuz bir zamanlamayla oynayan, belirli duyguları harekete geçirmek için tam zamanında ‘düğmeye basan’ dört başı mamur anlatılar vardır ya, işte Senna’nın anlattığı hikâyeyi önümüze serişi de bundan farksızdı. Son derece başarılı kurgu çalışmasının da etkisiyle, yer yer izlediğinizin bir belgesel olduğunu unutup, sanki Senna üzerine biyografik bir film seyrettiğinizi bile düşünebilirdiniz.

Senna’dan beş yıl sonra benzer bir belgeselle karşımızda Kapadia. Yöntem aynı, kullanılan malzeme yine arşiv görüntülerinden ibaret. Bu sefer hikâyesi anlatılan ünlüyse daha geniş kitlelerin tanıdığı bir isim: Amy Winehouse. Hepimizin bildiği üzere Winehouse’un hayatı da Senna’nınkini aratmayacak ölçüde dramatik çatışma ve trajedi içeriyor.

İki filmin arasındaki bu benzerlik, yani her ikisinin de genç yaşta ve kariyerinde zirvedeyken ölen ünlüleri konu alması, ilk bakışta ilginç olduğu kadar biraz da rahatsız edici. İster istemez niyet okumaya kalkışıyor, Kapadia’nın Senna’nın başarısı sonrasında benzer ama daha da medyatik bir hikâyenin peşine düştüğü hissine kapılıyorsunuz. Fakat bu benzerlik bir yana, iki hikâye ve dolayısıyla iki film arasında ciddi farklar da var. Bunların bazıları Amy için birer avantaj, bazılarıysa dezavantaj hâline geliyor.

Öncelikle Kapadia’yı ve her iki filmin de kurgusunu yapan Chris King’i, arşiv görüntüleriyle bir anlatı yaratmaktaki başarılarından dolayı tebrik etmek lazım. Zira Amy’de de tıpkı Senna’da olduğu gibi akıl almayacak bir malzeme söz konusu. Winehouse’un ailesi ve arkadaşlarından temin edilen ev videoları bir yana; sayısız televizyon röportajı, canlı performans ve stüdyo kaydı arasından yapılmış bir seçki karşımızdaki. Film bu görüntüleri büyük ölçüde kronolojik bir sırayla kurgulayarak, Winehouse’un ilk gençlik günlerinden ölümüne kadar geçen süreci perdeye taşıyor.

Senna ve Amy arasındaki önemli bir fark, söz konusu arşiv görüntülerinin miktarı. Amy’de izlediğimiz hikâyenin büyük bölümü 2000’li yıllarda, yani dijital medyanın hayatın her alanına sızdığı bir dönemde geçiyor. Bu durum Amy’de film ekibinin önüne daha geniş bir malzeme çıkmasını sağlamış, buna şüphe yok. Bu malzeme içerisinde kaybolmamaları ise gerçekten takdir edilesi (söylendiğine göre Kapadia, filmin anlatısını oluşturmak için Winehouse’un ailesi ve arkadaşlarıyla pek çok görüşme yapmış). Diğer yandan, yine dijital medyanın etkisiyle aynı dönemde yıldız ve ünlü kavramlarının değiştiğini de gözlemledik. Ünlü insanların özel hayatlarıyla ilgili hemen her şeyin bazen rızaları dahilinde bazense dışında tüm dünyaya servis edildiği bir zamanda yaşamaya devam ediyoruz. Dolayısıyla Amy de büyük sürprizlerle çıkmıyor karşımıza. Bu görüntülerin büyük bir kısmını ilk kez görüyoruz ama hemen hepsi tanıdık imgeler. Amy Winehouse’un aile hayatı, kocasıyla gelgitli ilişkisi, bağımlılıkla ilgili sorunları… Bunların çoğu bir anlamda gözümüzün önünde yaşandı ve zaman içerisinde hemen hepimiz Winehouse’un yaşadığı trajediye kimlerin sebep olduğu konusunda bir tavır bile belirledik kendimizce.

Mesafenin Gösterdiği
Dolayısıyla Amy bu hikâyeye bakışınızı, “tuttuğunuz tarafı” değiştirecek, size bu olayları daha önce görmediğiniz şekilde gösterecek bir film değil. Hatta bazı Winehouse hayranları, filmi baba ve kocanın istismar edici davranışlarını yeterince sorgulanmadığı gerekçesiyle eleştirmekteler. Aslında filmin bu “olağan şüpheliler”in üzerine gitmeyi tercih etmemesi cesur bir karar bile sayılabilir. Kapadia, daha ziyade şarkıcının hayatındaki bu gibi kişilerin veya aynı işlevi gören durumların (ünlü olmak, hayatını medya önünde yaşamak, alkol ve madde bağımlılığı) arasında bir ortaklık bulmaya çalışıyor. Winehouse’u kurban olarak temsil etmektense onun psikolojisini anlamaya çalışıyor. Gelgelelim bu çaba ne yazık ki tam olarak sonuca da ulaşamıyor. Film konuya çok daha geniş bir perspektiften ve tatmin edici bir noktadan yaklaşacak gibiyken, esas cümlelerini biraz oldu bittiye getirerek kuruyor.

Belki de bu havada kalmışlık hissinin ardında aslında filmin net bir cümlesinin olmaması yatıyor. Winehouse’un hikâyesini onun davranışları ve seçimleri arasında bir süreklilik, bir benzerlik bularak anlatmaya çalışmak iyi niyetli bir çaba olabilir ama bunun ötesinde bir şeyler duyma ihtiyacı hissediyoruz. Belki aile, belki müzik endüstrisi, belki medya, belki de ünlüler ve hayranları arasındaki ilişki üzerine… Amy anlattığı hikâye itibarıyla bu mevzuların tümü üzerine tartışma açacak yeterli malzemeye sahip olsa da film ne yazık ki bir türlü tam olarak o istikâmete dönemiyor. Göz göre göre ölüme gidişi medya tarafından bir gösteriye dönüştürülen Winehouse’un hikâyesi gerçekten de müzik sektörü üzerine sağlam bir eleştiriye dönüşebilirdi mesela (yakın dönemden bir diğer örneği, Whitney Houston’ı da hatırlarsak). Bu fırsatın kaçırılmış olması ister istemez bir hayal kırıklığı yaratıyor.

Filmin belki de en ilginç yönüyse Winehouse’a bir karakter olarak yaklaşımı. Açıkçası Kapadia’nın belgeseli şarkıcıya hem hayatta olduğu dönemde hem de sonrasında atfedilen arıza, ezber bozan, sıradışı, harbi gibi sıfatlara pek itibar etmiyor. Bilakis Winehouse mitine belirli bir mesafeyle yaklaşmaya çalışıyor. Klişe bir tabirle “Winehouse’un insani yönünü göstermeye çalışıyor” diyebilirdik belki. Açıkçası, sırtını Winehouse etrafındaki külte yaslayarak dramatik etkiyi kolaylıkla arttırabilecekken, Kapadia’nın daha dolaylı bir yolu seçmiş olması takdir edilesi.

Diğer yandan, Amy’yi yine Senna ile karşılaştırırsak ve her iki filmi de öykündükleri klasik anlatı formları üzerinden değerlendirirsek; Senna bir kahramanken, Amy bir antikahraman… Yazdığı şarkı sözlerinde sevdiği adama “benden sana hayır gelmez,” diyen bu “kötü kız”ın belgeseli, evet garip şekilde, uzun zamandır izlediğimiz en ilginç antikahraman hikâyelerinden birisi.

Paylaş