Sedat Pakay: Başka Bir Yerden

Paylaş
sedat_pakay_2-1.jpg

Fotoğraf: Muammer Yanmaz

Geçtiğimiz yaz kaybettiğimiz fotoğrafçı ve sinemacı Sedat Pakay hayatını Türkiye ve ABD arasında gelgit hâlinde geçirmişti. Pakay belgesellerinde kendisi gibi yersiz yurtsuz hisseden, yolda üreten sanatçılara çeviriyordu kamerasını. 

Zeynep Dadak

Sedat Pakay, diğer sanatlarla olan derinlikli ilişkisiyle “kafasını ve gözünü geliştirebilmiş” 1, deneme ve araştırma cesareti konusunda pek çok insana ilham veren usta bir fotoğrafçı ve sinemacıydı. Fotoğraf çekmeye henüz Robert Kolej yıllarında başlamış; ardından Yale Üniversitesi Sanat Okulu’nda Grafik Tasarım bölümünde aldığı lisans ve yüksek lisans eğitimi sırasında ABD’nin efsanevi fotoğrafçılarının öğrencisi olma fırsatı yakalamıştı. Üniversite mezuniyetinin ardından İstanbul ziyareti, Sinematek üyeliği, Onat Kutlar’la dostluğu derken, dönemin yeni dalga akımlarının da etkisiyle fotoğraf bilgisini ve sinema sevgisini birleştirerek, sinema ve fotoğraf kavrayışını iç içe geçirmiş ve hayatı boyunca her iki alanda da üretken olmayı başarmıştı. Özellikle başka sanatçıların hayat ve üretimlerine odaklanan belgesel filmleriyle tanınan yönetmeninin imzasını, konusuna aldığı mesafede arayabiliriz.

Söz konusu ‘mesafe’, zaman zaman objektifle objektif önündeki kişilerin/şeylerin uzaklığına, kimi zaman evinden uzaklarda olmaya, kimi zaman da mekândan bağımsız bir yersiz yurtsuzluk hissine denk düşen çok katmanlı bir yapıya işaret ediyor Pakay’ın görsel-işitsel dünyasında. Pakay, beslendiği sanatçıların yolculuklarını anlatarak temel bir sanatsal paradigmanın araştırmasına girişirken, bir yandan da aslında çok kişisel bir hissin peşine düşmüş. Dönem dönem Türkiye’de, dönem dönem de ABD’de yaşayan birisi olarak, kendisi gibi ara hâllerde ya da yolda üretmeye devam eden karakterlerin izini sürmek… Bunların ilki Yale’de de hocası olmuş olan efsanevi fotoğrafçı Walker Evans. Sedat Pakay kendi okul yıllarında, Evans’ın evinde çekimler yapmış. O 16 mm’lik çekimlerden 22 dakikalık Walker Evans: Zamanı, Varlığı, Sessizliği adlı bir kısa film ortaya çıkmış. Evans’ın fotoğrafları özellikle ABD’nin Büyük Buhran dönemi sonrasının ruhunu yansıtması açısından hem Amerika hem de fotoğraf tarihinde çok önemli bir yere sahip. Pakay, 22 dakikalık Evans filmini, 2000 yılında bir televizyon belgeseline genişletmiş ve bu film Walker Evans/Amerika adıyla PBS televizyonunda yayınlanmış. Pakay, hocasının hikâyesini anlatırken de başka yüzlerden, onlarla yapılan röportajlardan ve Evans’ın fotoğraflarından yararlanıyor. Filmin en çok ön plana çıkardığı temalardan biri, Evans’ın bir sanatçı olarak içinde bulunduğu üretim ağları ve dönemin ressamları ve yazarlarıyla yaptığı işbirlikleri. Aslında Pakay’a göre, sanatçıyı yalnızlıktan ve ümitsizlikten koruyabilecek yegâne şey, bu türden bir kolektif üretim sistemi. Böyle bir yaklaşım, disiplinler arası geçişler ve melezliklere alan açtığı ölçüde, görüntünün şiiri ya da etnografisi üzerine düşünmeyi de mümkün kılıyor.

Çalışmalarının tamamında görüldüğü üzere, Walker Evans’ın fotoğraf anlayışının temelinde insan yüzleri var. Kariyerine portre fotoğrafçılığıyla başlayan Evans’ın bu yaklaşımının, Sedat Pakay’ın bakışında da devam ettiğini söylemek mümkün. Pakay da zaten, kendisini fotoğraf çekmeye iten şeyin yüzler olduğunu söylüyor. Ama bunun ötesinde, Evans’ın fotoğraflarının bir dönemin Amerika’sının bir kesitini yansıtması gibi, Pakay’ın fotoğrafları da mekânların ruhunu hissettiren türden. Örneğin 1973 yılında, John Freely’nin ‘İstanbul Eskizleri’ (Stambul Sketches) kitabı için çektiği şehir ve insan fotoğrafları, İstanbul’un o dönemine dair benzerine az rastlanan tanıklıklar olarak görülebilir. Bir yandan da bu fotoğraflar Pakay’ın İstanbul’la kurduğu ilişkinin bir sonucu, hatta gerekliliği… Sedat Pakay 1970’li yılların başından itibaren dönem dönem İstanbul’a gelip gidiyor; hatta Türkiye’de film yapmak istiyor; fakat tüm girişimleri büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor. Ya yapmak istediği kişisel projelerle kimse ilgilenmiyor ya da o Yeşilçam işlerine girdiğinde kendini yapmak istemediği şeyler yaparken buluyor. Bu sürecin sonucunda 1973 yılında ABD’ye geri dönüyor.

Tanıklık

Ancak 1970’lerin başında İstanbul’da kaldığı günlerde, belki de kariyerinin en öznel projesine imza atıyor. Amerikalı yazar James Baldwin hakkında Cengiz Tacer’in kameramanlığında 16 mm olarak çektiği film, Amerikan yurttaşlık hakları mücadelesinin de en önemli aktivistlerinden biri olan bir büyük edebiyatçının İstanbul’da geçirdiği dönemden kesitler içeriyor. Baldwin, sürekli Amerika üzerine düşünmesine karşın, hayatında uzun süreler boyunca ABD dışında yaşamış, başka coğrafyalarda Amerika üzerine yazmış. Paris ve İstanbul en uzun süre kaldığı şehirler olmuş. Hatta yazar, başyapıtı sayılan ‘Başka Bir Ülke’ romanının son noktasını İstanbul’da koyup, kitabı sonuna ‘İstanbul, 1962’ yazarak bitiriyor.2 Aynı zamanda oyun yazarı da olan Baldwin bu dönemde, özellikle Türkiye’deki tiyatro çevresiyle ilişki içinde. Engin Cezzar ve Gülriz Sururi’nin yakın dostu olan yazar, Pakay’ın filmi James Baldwin: Başka Bir Yerden’de Eminönü’nde dolaşıyor, ayı oynatan adamları izliyor, bir kayığa atlayıp kendini Boğaz’ın sularına bırakıyor. Pakay’ın dönemin vérité belgeselcilik anlayışıyla birleştirdiği, gözlemci gündelik anlardan oluşan deneme-filmi, İstanbul’un hatta Türkiye’nin görsel hafızasının kıymetli bir parçası.

Baldwin, “Benim ülkemde diye söze başladığım anda içimde tanımlaması güç bir ikilem hissettim” diye yazıyor en güçlü erken dönem romanlarından biri olan ‘Giovanni’nin Odası’nda. Eşcinsellik, ırk, kimlik, sınıf kavramları üzerine sorular sorduran bu roman Amerikalı bir erkeğin Paris’te kendi sınıfından olmayan bir adamla yaşadığı aşka odaklanıyor. Siyaseten zamanın çok ötesinde bir metin olan bu romanın Pakay için de ayrı bir yeri var. Pakay, kendisini yaratmak, yurtsuzluk, kimlik, aidiyet gibi kavramlar üzerinden Baldwin’e yakın hissettiğini söylerken, kendi Baldwin anlatısının yapısını ‘Giovanni’nin Odası’yla karşılaştırıyor: “Baldwin’e projeyi söylediğimde, ‘yapalım’ dedi. Bir sabah evine gittik. 12:00’den önce kalkmadığı için uyuyordu. Bizim o sırada yaptığımız çekimler, filmin başındaki sahnelerdir. Film New York’ta yıkanıp kurguya girdiği zaman bir de baktım ki görüntüler Baldwin’in en sevdiğim kitaplarından biri olan ‘Giovanni’nin Odası’nın havasında olmuş. Sonunda böyle başlayalım dedik. Film, görüntü olarak Türk gerçeğini göstersin, ses olarak da Amerikan gerçeği olsun istedim. Fakat Baldwin’in Türkiye ile ilgili söylediği hiçbir şey yok. Tamamıyla kendi meselelerinden bahsediyor. Baştaki sahnelerde söyledikleri ABD’nin yayılmacılığı üzerine bugün de geçerli olan sözler.”3 Filmde ses ve görüntü arasındaki bu kopukluk, Baldwin’in filmin başında da söylediği gibi ‘başka bir yerden’ bakarken anlattıklarımızla aramıza koyduğumuz mesafenin biçimsel karşılığı gibi. Öte yandan, bu ‘yabancı’nın kendi ülkesine dair hislerini anlatan sesinin, Eminönü kalabalıklarının arasında yürüdüğü görüntülerin üzerine düşmesi, belki aynı anda birçok yerde olabilme arzusuna dair de bir imkân sunuyor.4 Benzer yaratıcı itkilerden beslenen bu iki kişinin arasındaki ruh benzerliği, Sedat Pakay’ın çektiği görüntülerden adeta taşıyor. 12 dakikalık filmin sonunda, James Baldwin’in suratına yayılan gülümsemeyse aralarındaki yakınlığın ispatı sanki…

2006 yılında yaptığı Josef and Anni Albers: Art is Everywhere filminde daha mesafeli bir televizyon belgeseli formatına dönse de, yine bir yurtsuzluk hikâyesi anlatıyor Pakay. Film, Alman Bauhaus akımının en önemli isimlerinden Josef ve Anni Albers’ın zorunlu Amerika göçü ve sonrasında orada kendilerine kurdukları sanat yaşamı üzerine. O dönemde Almanya’dan kaçan pek çok isim gibi onlar da Amerikan üniversitelerinde ders veriyorlar; katıldıkları Black Mountain College pek çok farklı disiplini içinde barındıran avangard bir okula dönüşüyor. Bu filminde de kolektif üretim, ‘ev’sizlik gibi tekrar eden temalara odaklanan Pakay, mütevazı sinema kariyerinde, sanat tarihine ‘başka bir yerden’ bakıyor. Walker Evans’ın kareleri, James Baldwin’in cümleleri ve Albers’ların çizimleri eşliğinde, başka şehirlerin, İstanbul’un yüzleri ve dokularıyla iç içe geçtiği bir tarih yazımı bu…

Notlar
1 “Sedat Pakay’la Söyleşi: Önemli olan gözü ve kafayı geliştirmek,” MAFM Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı (2003), 97-110.
2 Aykan Safoğlu, Kırık Beyaz Laleler (2012) isimli kısa filminde Pakay’ın görüntülerine de yer vererek, Baldwin’in İstanbul günlerine dair kişisel bir not düşüyor.
3 Sedat Pakay’la Söyleşi, 99.
4 Filmin yanı sıra, Pakay’ın Baldwin’e odaklanan ‘James Baldwin in Turkey: Bearing Witness from Another Place’ isimli bir fotoğraf kitabı da var.

Paylaş