Bembeyaz Bir Mandela

Paylaş

mandelaJustin Chadwick’in yönettiği Mandela: Özgürlüğe Giden Uzun Yol (Mandela: Long Walk to Freedom) Mandela’nın otobiyografisinden yola çıkılarak yaratılmış. Ancak film, bu tarihî kişiliğin hayatının kırılma noktalarını da, ideolojisinin ayrıntılarını da seyirciyle paylaşmaktan imtina ediyor.

Şenay Aydemir

Büyük tarihî kişilikleri sinemaya aktarmak söz konusu olduğunda, mesele dönüp dolaşıp nasıl anlatılacağı sorusuna geliyor. Ele alacağınız karakter ‘önemli’ bir kişi olmasına rağmen yine de ‘tek boyutlu’ anlatıma fırsat veren bir hayat sürmüşse işiniz kolay. Ama tersi durumda neyi nasıl göreceğiniz, karakterin hangi taraflarını anlatıp, hangi bölümlerini dışarıda bırakacağınız biraz da sizin o tarihî kişiliği nasıl algıladığınıza (ve tabii algılanmasını istediğinize) bağlı oluyor.

Bizde gösterimi yılan hikâyesine dönen, birkaç kez vizyona gireceği duyurulup sonra ertelenen Mandela: Özgürlüğe Giden Uzun Yol’un yönetmeni Justin Chadwick, bu konuda tam karar verememişe benziyor. Oysa kendisini uluslararası şöhrete kavuşturan ve dikkatleri çekmesini sağlayan Boleyn Kızı çok da iyi bir film olmamasına rağmen İngiliz Kraliyet ailesi tarihindeki önemli bir dönemi ‘derli toplu’ anlatma konusunda daha tutarlıydı.

Öncelikle Nelson Mandela’nın otobiyografisinden William Nicholson gibi deneyimli bir senaristin (Gladyatör, Sefiller, Elizabeth: Altın Çağ) çıkardığı hikâyenin sıkıntılı olduğunu belirtelim. Daha doğrusu Nicholson ne anlatacağına bir türlü karar veremeyip, kitabın izini sürmeyi tercih etmiş gibi görünüyor. Hal böyle olunca iki buçuk saat boyunca, Mandela’nın çocukluğundan avukatlık dönemine, ilk evliliğinden Afrika Ulusal Konseyi’ne katılışına, barışçıl mücadeleden vazgeçip şiddete başvurmasına, oradan 27 yıllık hapis hayatı ve nihayet özgürlüğüne uzanan sürece tanıklık ediyoruz. Sorun şu ki, bütün bu serüven boyunca Mandela hakkında az buçuk fikir sahibi olan herkesin bildiklerinin tekrarından ibaret bir seyir söz konusu.

Mandela otobiyografisinde nasıl kaleme aldı bilinmez ama film bu tarihî kişiliğin hayatının kırılma noktalarını da, ideolojisinin ayrıntılarını da seyircisiyle paylaşmaktan imtina ediyor. Bu tespiti açmadan önce büyük bir saygısızlık olarak kabul edilmesi gereken bir ayrıntıya değinmeden geçmeyelim. Mandela’nın 1950’li yıllardan itibaren mücadele ettiği, 60’ların başında militan bir çekirdek grubun içinde birlikte Apartheid rejimiyle savaşa tutuştuğu ve en önemlisi 27 yıl boyunca hapiste ona yarenlik eden arkadaşlarının adları film boyunca sadece bir kere –o da ikinci saat dolarken– anılıyor. Üstelik bu karakterler film boyunca Mandela’nın yanı başında görünmelerine, onunla konuşmalarına rağmen…

Ama filmin daha ciddi sorunları var. Justin Chadwick, hikâye onu mecbur bırakana kadar Mandela’yı kendinden menkul, yaptığı her şeyi “doğası gereği” yapan bir karakter olarak sunuyor bizlere. Karakterini, içinde bulunduğu toplumdan, o toplumun mücadele geleneğinden ve hatta Afrika Ulusal Kongresi’nden bile soyutluyor. Apartheid rejiminin iç yüzünü gösterme işini siyahlara zulmettiği birkaç karikatür sahneyle geçiştirirken, Mandela’yı ezilen bir siyahtan devrimci bir militana dönüştüren süreçleri de görmezden geliyor. Madiba ve yoldaşlarının sosyalist kimliklerini, dünya sosyalist hareketleriyle kurdukları bağları, Afrika’nın tümü için beklenti ve hayallerini görmeyi bekliyorsanız büyük hayal kırıklığı yaşayacaksınız demektir. Örneğin 60’lı yılların başında barışçıl mücadeleden vazgeçilip silahlı mücadele kararı alındıktan sonra Mandela’nın ülke dışına çıkıp Afrika ülkelerine ve sosyalist ülkelere gidişinin, buralardan para ve silah temin edişinin filmde kendine yer bulmamasının tek nedeninin ‘tercihler’ olduğunu düşünmek saflık olur. Chadwick açık ki, Mandela’nın son yıllarında üstlendiği ‘iyi niyet elçisi’ hallerindeki gibi hatırlanmasını, hayatının her ânında öyle olduğunun düşünülmesini istiyor. Ama işte siz bir karakterin tarihini anlatırken, onu geçmişinden kopartırsanız, son noktada durduğu yerin geçmişteki bütün mücadele biçimlerinin birikimini ve dönüşümlerini taşıdığı gerçeğini de gizliyorsunuz demektir.

Barış Süreci
Bütün bunlara rağmen Chadwick’in de kaçamayacağı şeyler bulabilirsiniz filmde. 80’li yıllardan itibaren özellikle Mandela’nın eşi Winnie’nin liderliğinde yükselen halk hareketine karşı hem Madiba’nın hem de Apartheid rejiminin kayıtsız kalamaması gibi. Uzun hapis ve tecrit hayatına rağmen Mandela’nın yeniden toplumsal hareketle bağ kurup harekete yön vermeye başlaması ve hapisten çıktıktan sonra da açık bir iç savaşa ve şiddet ortamına doğru sürüklenen ülkede gösterdiği liderlik, çıkarılabilecek derslerle dolu. Filmin –özellikle de son 45 dakikasında– içinde bulunduğumuz ‘barış’ süreciyle paralellikler gösteren, sağlıklı bir barış için yapılması ve yapılmaması gereken şeyleri çıkartıp önümüze koyan bir yaşam sonuçta Mandela’nınki. Chadwick de bundan kaçamıyor. Film, Mandela’nın bir “terörist” olarak görülmekten çıkıp, halk lideri olduğunun kabul gördüğü, bir anlamda ‘Batı’nın bu gerçeklikten kaçamadığı tarihsel sürecin bir benzerini yeniden üreterek, aynı algıya teslim oluyor.

“Keşke film yalnızca bu döneme odaklansaydı, Mandela’nın barış kurma deneyimi ve çabalarının izini sürseydi” diye geçiriyoruz içimizden. Koşullar olarak olmasa da ‘tematik’ olarak benzer bir süreç yaşıyoruz neticede. Filmin aynı zamanda Kürtçe altyazıyla gösterime giriyor olması da bunun bir göstergesi.1

“Keşke film sadece barış sürecine odaklansaydı” dedik ama bir başka dilekte daha bulunabiliriz. Chadwick’in bir önceki filmi Birinci Sınıf’ta da birlikte çalıştığı Naomie Harris’in büyük bir ustalıkla canlandırdığı Mandela’nın eşi Winnie Madikizela’nın öyküsü de ayrıca dikkate değer. Mandela hapse atıldıktan sonra defalarca gözaltına alınan, bir keresinde 16 ay boyunca tek başına hücrede tutulan ve sonra hareketin önemli isimlerinden biri haline gelen Winnie ayrı bir parantezi hak ediyor. Hem Naomie Harris’in performansı nedeniyle hem de hayatının önemli bir bölümünü ulusal kurtuluş mücadelesine adamış bir kadın olarak.

Paylaş