Berberian Ses Stüdyosu: Giallo Hayaleti

Paylaş
berberian-sound-studio

CİHAN SONDOĞAÇ

Giallo hayaleti yokluyor sinemaseverleri.1 İtalya’da 60’lı yıllarda başlayıp 70’li yıllarda altın çağını yaşayan korku sinemasının bu alt-türü coğrafi sınır gözetmeksizin sinemacılara ilham vermeye devam ediyor. Ancak estetik olarak dönemin ruhuyla et ve tırnak gibi bütünleşmiş olduğundan düz bir yeniden üretime çok da olanak vermeyen bir alt-tür bu. Dolayısıyla çağdaş örnekler, yakın geçmişten Amer’de ve şimdi Berberian Ses Stüdyosu’nda gördüğümüz gibi, giallo’yu bir başlangıç noktası olarak alıp biçimsel deneylere girişiyor ve bir nevi meta-giallo deneyimi sunuyorlar izleyiciye. Amer konvansiyonel kurgu biçimlerinden ve –büyük ölçüde– diyaloglardan soyutladığı hikâyesini giallo’nun görsel estetiğiyle bezediği fetiş bir müzik videosu gibi anlatırken, Berberian Ses Stüdyosu ‘film içinde giallo’ oyunu sayesinde röntgenci arzularımızı uyarıyor.

Giallo’ya yönelik ilgi, internetin geçmişin tüm kültür ürünlerini emrimize amade etmesiyle ivme kazanan retro hastalığının sinemadaki tezahürlerinden biri yalnızca.2 Nostaljik bir dekoratif obje olarak giallo: Mimari, tasarım, sanat ve moda; kısaca o dönemin stilini belirleyen her şeye yönelik görece masum bir nostalji. Ama aynı zamanda eziyet etmenin, kurbanı ağına düşürmenin de daha masumane olduğu bir döneme yönelik –önceki kadar masumane olmayan– nostalji. Karakteristik özellikleri olan kadın kurbanı ve kanlı vahşet sinemada özellikle slasher filmlerde son damlasına kadar tüketilmiş olduğundan dönemin giallo filmleri izleyicilere şiddet açısından naif ve nostaljik bir kaçış kapısı aralıyor. Bir tarafta sinemada 70’lerden sonra çıkmış, giallo yönetmenlerinin tahayyül sınırlarının çok ötesinde şiddet temsilleri (slasher, işkence pornosu, vb.) öte yandan ikinci ve üçüncü dalga feminizmin etkileriyle globalleşen toplumsal cinsiyet bilinci ve siyaseten doğruculuk geri çevrilemeyecek etkiler bıraktığından, giallo’ya kendi döneminin gözleriyle bakmamız imkânsız. Belki bu yüzden bahsettiğimiz iki film de giallo’yla özdeşleşen –ve çoğu zaman iç içe geçmiş– seksizm ve şiddeti kendilerince çözümlüyorlar. Amer kadını kendi kurbanı yapıp siyah eldivenleri ona giydiriyor, Berberian Ses Stüdyosu ise sebzelerden ses üretilen absürd sahneleriyle şiddetin kurgusallığını haykırıyor.

SESİN GÖRSELLİĞİ
Berberian Ses Stüdyosu’nda dolaşan bir diğer hayalet de Trish Keenan’ın hayaleti. 2011’de zamansız bir şekilde zatürreden ölen Keenan’ın grubu Broadcast ile yaptığı Berberian Ses Stüdyosu soundtrack’i onun ölmeden önce kaydettiği son işleri içeriyor. Ve bu filmin müzikleriyle birlikte tüm sesleri en az görüntüleri kadar önemli zira film içindeki ‘The Equestrian Vortex’ adlı filmi hiç görmüyoruz ama sürekli ondan parçalar duyuyoruz. Ancak bu durum ‘The Equestrian Vortex’in etkisini adeta artırıyor. Göremediğimiz görüntüler, yönetmen ve ekibine duyduğumuz güvensizlik bir an için “filmdeki cinayetler gerçek mi” diye sordururken akla snuff meselesiyle ilgilenen Tez geliyor. Amenábar şiddet içeren video görüntülerini sansürleyerek yahut video görüntüsüyle filmin kendi sinematik görüntüsü arasında gidip gelerek izleyicinin gerçeklik algısını bozarken Peter Strickland de benzer şekilde filmi göstermiyor ve sese ağırlık veriyor –ki seslendirme yapan kadınların çığlık atarken yüzlerinde beliren dehşet, göremediğimiz filmin tüylerimizi diken diken etmesi için kafi. ‘The Equestrian Vortex’ için yapay ses üretilirken sebzelerin maruz kaldığı vahşet hem mizahi, hem de filmin –göremediğimiz– dehşetine yönelik duyarsızlığı temsil etmesi açısından acımasız ve kan dondurucu.

Toby Jones’un başarılı oyunuyla ete kemiğe bürünen Gilderoy karakteri de hayata ses yoluyla temas ediyor. Annesinin gönderdiği mektupları ona evini hatırlatan, daha önceden kaydedilmiş sesler eşliğinde okuyor. İngiliz Gilderoy’un içe kapanıklığıyla içine düştüğü maço İtalyan kültürü arasındaki zıtlık filmin gerilimi açısından çok iyi işliyor. Bekâr, muhtemelen hiç evlenmemiş ve hâlâ annesiyle yaşayan Gilderoy’un aslında genel olarak kadın-erkek ilişkileriyle ilgili bir problemi olduğu sezdiriliyor. Cronenberg’in Örümcek’inde Örümcek karakterinin dahil olamadığı ilişkiler ağına kendince tuhaf ilmekler atarak anlam vermeye çalışması ve başaramayıp şizofren olması gibi Gilderoy da kendine seslerden bir koza örerek çevresine gitgide yabancılaşırken gerçek ile kurgu yavaş yavaş iç içe geçiyor.

Strickland dönemin giallo filmlerinden aldığı ilhamdan belki daha fazlasını müzikten almış. Röportajlarında belirttiğine göre filmin çıkış noktası 1961’de Luciano Berio ve karısı Cathy Berberian’in beraber yaptıkları ‘Visage’ adlı parça. Berio’nun karanlık ambiyans müziğinin üzerine Berberian’ın üzerinde oynanmış grotesk çığlıkları, inlemeleri ve ağzından çıkardığı kelimelerle ifade edilemeyecek bin türlü sesin oluşturduğu 20 dakikanın üzerindeki bu çalışma, dinleyende delirtici imgeler yaratabilecek kadar etkili. Görsel olarak böylesi zengin bir potansiyele sahip ancak hiçbir filmde kullanılmamış bu parça bir filmde olsa o nasıl bir film olurdu, diye düşünmüş yönetmen. İtalyan avangard müzisyen Bruno Maderna Death Laid an Egg adlı filme yaptığı müzikleriyle yönetmene ilham vermiş (Youtube’dan izleyebileceğiniz bu film gerilim dolu cinsellikle bir tavuk çiftliğinde geçen tuhaf deneyleri bir arada sunabilen absürd bir giallo örneği). Strickland 60’lı ve 70’li yıllarda İtalya’daki akademik çevrelerden gelen avangard bestecilerin oldukça deneysel işlerinin dönemin istismar sinemasında kulllanılmasını ilginç buluyor. Gerçekten de oturup tek başına dinlediğinizde zorlayıcı bulabileceğiniz müzikler, bir çok giallo filmde ya da daha genel anlamda dönemin korku sinemasında siz fark etmeden derinizin altına nüfuz ediyor. Burda muhtemelen o dönem kullanılan ve Berberian Ses Stüdyosu’nda da görsel olarak büyük yer kaplayan tuhaf seslerin üretildiği analog ekipmanların payı büyük. Ses üretimi dijitalleşmeden önceki zamanlarda bu ekipmanlarla üretilen seslerin endüstriyelden ziyade organik bir dünya-dışılığı var ve bu bize daha önce de bahsettiğimiz retroya yönelik romantizmi hatırlatıyor.

GERÇEK VE İSTİSMAR
Gösterdiklerinden çok göstermeyi tercih etmedikleriyle üzerinde konuşulmasını talep eden, konturlarının dışında kalan alanla zenginleşen bir film Berberian Ses Stüdyosu. Bu yüzden “Gilderoy gerçekten İngiltere’den mi geliyor?” sorusunun yanıtsız kalması gerekiyor. Film tezini en net biçimde ‘The Equestrian Vortex’in yönetmeni Santini’ye karşı koyduğu tavırla gösteriyor. Ne demişti Santini Gilderoy’a: “Bunlar olan şeyler. Bu tarih. Ve bir yönetmen dürüst olmalı (…) Dünya gerçeği bilmeli ve gerçeği görmeli.”

NOTLAR
1 Haunt: hayaletin dolaşması/yoklaması/musallat olması. Jacques Derrida’nın ‘Marx’ın Hayaletleri’ (1993) eserinde bahsettiği ve Fransızcada ontoloji kelimesiyle hemen hemen aynı tınlayan ‘hauntoloji’ kavramı daha sonra filmden müziğe geçmişle bir şekilde bağlantılandırılan sanat eserlerinin eleştirisinde çokça kullanılmıştır. Eserde komünizmin çöküşüyle tarihin yok olmadığı, bilhassa ondan sonra komünizmin hayaletinin daha etkili bir şekilde “dolaştığı” iddia edilirken, ‘hauntoloji’ kavramıyla da hayaletin ‘yok’ ile ‘var’ arasında gezinen varoluşsal durumu anlatılır. Bu arada Berberian Ses Stüdyosu’nun müziklerini hazırlayan Broadcast de BBC Radiophonic Workshop ve İtalyan kütüphane müziği gibi kaynaklardan aldığı ilhamlar nedeniyle ‘hauntoloji’ ile ilişkilendirilmiş belli başlı gruplardan biri.
2 Simon Reynolds ‘Retromania’ (2011) adlı kitabında özellikle popüler müzik üzerinden yaptığı analizlerde, teknolojideki ilerlemelere ve bilginin dolaşımının kolaylaşmasına rağmen 2000’li yılların fütürizmden çok retro özellikler gösterdiğini, popüler kültürün sürekli kendi geçmişine referans vermeye başladığını vurguluyor.

ADI GEÇEN FİLMLER
Amer (2009), Tez (Tesis, 1996), Örümcek (Spider, 2002), Death Laid an Egg (La morte ha fatto l’uovo, 1968)

Paylaş