Jîn’in Kürtçe Danışmanından Notlar: “Bir Jîn İçin” ‘Unveiled’

Paylaş
jin-reha-erdem

Jîn‘in Kürtçe danışmanı ULAŞ GÜLDİKEN, filmin arkasındaki düşünsel süreçte kendi payına düşen kısmı bizlerle paylaştı. Jin ile Jîn’in farkından, bu farkın yaşadığımız coğrafyada pek bilinmemesinin izdüşümünden, Hildur Guðnadóttir’in filme sesini veren ‘Unveiled’ adlı parçasından ve günümüze dokunan daha birçok şeyden bahseden bir yazı bu.

ULAŞ GÜLDİKEN

Bu coğrafya için/aşkına, Türkçe kaleme alınmış bir yazıda geçen Kürtçe birkaç kelimeyi dipnot düşerek açıklamaktan vazgeçmek istediğimizi söyleyelim. Ve bu istek halinin, ünlemle belirtme zamanının çoktan gelmiş olduğunu haykıralım. Türkçe bir metinde, Kürtçe kelimelere karşılık olarak yazının dibinde Türkçe anlamlarını açıklama ihtiyacı, bir arada yaşamın kuraklığını ifade ediyor. İç içe geçtiği ve kardeş olduğu söylenen halkların, söz konusu bir arada yaşamışlığa rağmen günlük yaşamda kullanılan en temel kelimelere dahi kayıtsız oluşları nasıl ifade edilecek. Çok-kültürlü-dilli bir hayat tecrübesinden yoksun olmak bu toprakların övünülesi zenginliğinin inkârı demektir. Egemen dilin merkeziliği etrafındaki tekçilik/çoraklaşma aslında birbirine sanıldığı kadar kardeş ve yakın olamadığımızın dil üzerinden örneklenmesidir. Madem birlikte yaşamaktan bahsediyoruz yaşam kelimesinin günlük yaşamın çokça duyulan kelimelerinden biri olması için yeterli sebeplerimiz olmalı. İkide bir yaslanılan tarihi birliktelikleri, öyleyse bu dipnotların kaldırılmasıyla beraber ‘birlikte-bir-yaşam’ için savunalım. Ve buradan filmin ismi üzerinden ve önceki girişi de desteklemesi bakımından biraz daha açalım.

Kürtçede JÎN hayat; kelimesindeki şapkayı kaldırdığımızda geriye JIN kalır ki o da kadın demek olur. Küçük harflerle yazımı ise küçük bir farka sahiptir. Şapkalısı (jîn) hayat; noktalısı (jin) kadına karşılık gelir. Etimolojik bir tarihçe yapmak konuyu dağıtacağından şunu söylemekle yetinelim: kadın ve hayat kelimelerinin en azından fonetik yakınlığı bu toprakların orijinlerinde saklı bir yerleri işaret etmektedir. İşte hep gönderme yapılan o orijinler bir eklem yeri gibi çözülüşün ve kopmanın önüne geçen bağlarımız olmakta. Hem tek tek halkların kendi orijinleri hem de birlikte yaşanmışlıkların bizzat yarattığı tarihsel orijinler… Dolayısıyla birlikte yaşam denilen olgu, hep ileriye yönelik tahayyül gücünün sınırlarına dokunmaktan dönen tasarrufları içeriyor. Geçmiş kaynaklar ne olursa olsun, bir birimize karşı beslediğimiz sevginin büyüklüğünün(!) yarattığı dehşet veya kaybedilecek toprak parçasının haritadaki (bu harita ister gönül duygularımızın kardiyolojik haritası isterse siyasi harita olsun) yerini hayal etmek ürkütür bizi.

Israrla teknik bir film kritiğinden uzak duruyoruz. Ve set ortamından filmin beslendiği dünyaya gidip geliyoruz. Kısa bir özet daha yapıyoruz. Görüyoruz ki bu topraklarda en kabasından kolonyal ya da post-kolonyal her şey mevcut hâlâ. Diğer toplulukları ayırt etmeksizin ve onları da anarak şimdi yazıların büyük ölçeklerinde sıkça yer alan iki topluluk için bahsi geçen durumlara atfen yukarıdaki dil meselesine girdiğimizi hatırlatalım. Egemen dil etrafında yaşanan çölleşmeden kurtulmak adına günlük hayatın asgari dil tecrübeleri için bazı kelimeleri bilmenin ve kullanmanın alışkanlık haline getirilmesi gerektiğiydi söylediğimiz. Küçük bir egzersiz için jîn bunlardan biriydi ve tabii jin da.

İşte bu kolonyal/post-kolonyal örnekler dil meselesinin aynadaki benzerlerinden birinin varlığına işaret ediyor. Merkez dilin diğer dillere olan yapısal farklılığının yarattığı doğal sonuçlar, merkez dili anadilleri olarak kullananlar için, diğer dilleri bilmeme gerekçeleri olmamalı.  En azından bu gerekçeler en naif cinsinden sayılmalı. Barbarlık birinin anlatamaması değil onu anlamamak olmalıdır.  Bu nedenle asıl büyük problem şu: bir taraftaki yaşam diğer taraftaki yaşamları tanı(ya)mayacak/tanımayı istemeyecek kadar; ‘orada’ ya da bu ülkede nelerin olup bittiği konusundaki körlüğünde ısrarcı.

İşte tam burada film adı ve yazının başlığına ilham veren Hildur Guðnadóttir’in ‘unveiled’ müziğini devreye sokuyoruz. Dolayısıyla filmin prolog müziği olan ‘unveiled’ hem müzikal hem de isim-anlam bakımından yerine oturmuş bulunuyor.

Unveiled, sözlük karşılıklarına eklemeler yapıldığında; açıklamak, ortaya çıkarmak, üzerindeki örtünün açılması  ve oradan perdenin hatta sis perdesinin aralanması anlamlarıyla devam eder. Örtüsüz, sinema ve yazı diliyle konuşulduğunda, sansürsüz; henüz çokça dokunulmamış bir meseleye dokunmak, üzerindeki perdeyi aralamaya çalışmak gibi.

Bütün bu dilsel kıvrımlar filmin ‘unveiled’ parçası eşliğinde başlamasıyla etrafa birtakım yan anlamları saçar. İşte o nedenle filmdeki karakter etrafında yürütülen merkezi tartışmaları bir anlığına askıya alarak vurguyu arttırmak gerek. Bir başlangıç; karanlığın peş peşe çekilişi, karanlık örtünün adım adım çekilmesi ve adeta bir elin kara bir perdeyi yavaşça çekmesi. Yuvadan fırlayış, gerinerek, sürünerek yaşamda ileriye atılan adımlar. Kertenkelenin, peygamberdevesinin, yılanın ve diğerlerinin görünüre yerin yüzüne doğru yayılışı vb. kimseye parsellenmemiş ve herkese yetecek saçılma. Filmdeki çekirgeyi Fransızcası olan ‘la sauterelle’ ismi ve sıçrama fiilinin karşılığı olan ‘sauter’yle birleştirerek sıçramayı bir basamak daha yükseltip müzakerenin önünün açılmasına olanak verelim.

Denemekte Bir Israr Daha!
Filmin yüzey-ekrandan okunmasına odaklanmış pozitif bir bakış, bir Jin’in veya problemin toprak altına gömülüp üzerinin betonla örtülmesine direnen kamerayı/gözü cesaretlendirecektir. Altından daha çok suların akacağı, karşılıklı adımların atılacağı ve bazen havaya uçurulacak köprülerden biri gibi bir film. Bir bakış; karşı kıyıya ışıktan bir çengel atılmış artık ve bu tecrübe üzerine pozitif ve negatif diyalektikler daha fazla denemenin önünü açacaktır.

Meselenin örtüsüz ve şeffaf müzakere edilişinde, çözümünde gizli ve gizemli herhangi kozmik bir köşenin kalmaması için daha çok deneme. Meseleyi bulandırmadan üzerindeki örtüleri çekip alma cesareti. Ötede zaten hep var olan yaşamların, başka ötelerde bütün çıplaklığıyla ve artık bu gerçekliği alıştırma çabasıyla bir kez daha kadraja alınması, onların “tehdit” içeren varlıklarını bu tarafa ve ötelere taşıyacak ve gözlerini kaçıranlara flaş etkisi yapacaktır. Her patlamanın -isteyen bir bedende veya tahta bir düzlemde deneyebilir: kurşun çıkarken etteki deformasyonun, patlamanın yerin yüzeyinde bıraktığı şekli aldığını görecektir- her seferinde bilincin dışına itilen bir gerçeklik için döngüsel geriye çarpıp duracağı unutulmasın. ‘Unveiled’ halinde bir doğanın patlamaların peşi sıra nasıl da kendine kapanacağını ileri ve öteye adımların kangurunun yapamayacağı şekilde geriye, üstelik yönlerini çevirmeden geriye çekildiği bir görüntüyü göz-ekranımızın önüne sürekli getirelim. Ve böylece kanguruya yaşama şansı bırakmadığımızdan ötürü başımızı toprak altına gömmeyip önümüze eğelim. Termal bir dürbüne veya bir heron aygıtına (ki adını kırılgan bir boynu olan balıkçılın isminden almıştır) şemsiye tutarak gizlenme/yer altına çekilmenin ardından yaratacağı kasırganın günlük yaşamı daha fazla işgal edeceğinden kuşkunuz olmadan.

Dağ Metaforu
Dağdan iniş/kopuş dağa yeniden çıkış/dönüş. Israrla dağ imgesiyle daraltılan modern bir ‘isyancı’-gerilla hareketini tuhaf bir şekilde dağla sınırlandırma ve böylelikle ona arkaik bir ‘eşkıya’ ‘kaçak’ görüntüsü verme isteği var. Yıllarca sert ve yaban bir hayata adapte olmuş ve dolayısıyla ufku hep dağın yabanıllığına çakılıp kalmış bir profili aşılayıp durdular. Oysa teori dediğimiz şey hakim bir tepeden gözlemleyerek süzmeyle yakından alakalıdır. Kartalın havadaki süzülme hareketlerini bir düşünelim.  Hükmetmeniz için hakim olmanız gerekir. Doğaya hükmedip yabancılaşan bir insan değil resmini çizmeye çalıştığımız. Aksine ‘dünya-işlerinin’ gidişatını anlamak ve dolayısıyla bir müzakerenin/diyalogun önünü açmanın teorisini yapmak, bir su sızıntısının doğadaki yarıklardan süzülerek nasıl bir akış yarattığını gören için daha kavranılır olacaktır.

Evet, isyanın büyük parçalarından biri dağda gerçekleşmektedir. Doğal siperlikler, korunaklar, bilinmeyen çokça köşesinin olması vb. bir gerilla mücadelesinin ve yaşamının doğal üssü olmasına yeter. Metafor derken kasıtlardan biri şu: dağdan kopunca, her hangi bir dağ eteğine kurulmuş kente yerleşince dağdan kopmuş mu oluyoruz? Ya da katılım, mücadele, isyan kentlerde sürmeye devam edince dağdan inilmiş olacak mıdır?

Rivayet o ki Büyük İskender’in orduları Zagroslar’dan geçerken Kürt köylerini talan etmeye kalkışırlar. Buna karşılık Kürtler de köylerinden dağın yükseklerine doğru çekilir ve oradan saldırırlar. Böylece hem çekilerek kendilerini korumuş hem de saldırıda avantajlı pozisyon yakalamış olurlar. İşte bir örnek ‘yakın’ ve ‘uzak’ Batılıların gözüyle başları derde girdiğinde, her seferinde dağları yurt edinenler Kürtler/dağlılar.

Dolayısıyla ‘kaçkın’ tanımlamasını Jin’le özdeşleştirmek hem yönetmene hem senaryoya ağır bir darbe olur. Dağdan ‘kopuş’ ve dağa yeniden ‘dönüş’ Kürtlerin tarihinde bilinen son iki yüzyıllık tarihin özeti gibi. Dağlara sırtını dayamış bir topluluğun/halkın varlığı, yirmi dokuz isyanın varlık nedenleri ve sonuçlarıyla analiz edildiğinde bir dağdan iniş ve çıkışa karşılık gelir. O nedenle Jîn’in karakterine saplanmış bir okumanın veya izlemenin, filmi basit bir gerçekliğe boğmanın hiçbir faydası olmayacak.

Elbette ki bütün tekil yaşantılar bir anlatıma karşılık gelir. Ve JÎN ile verilen bir hayatın çıplaklığı meselenin genel anlaşılırlığında bir detay gibi kalır.  Tabii ki jîni-hayatı kastedecek ve böylelikle onu ve bütün jînleri-hayatları savunacağız. Ancak şurası açık ki çıplak ve tekil bir gerçekçi hikâye anlatmak ancak o jînin/hayatın anlatımı olur ki konunun genelliğine giden kimi gediklerin önüne set çekebilir.

Benzer şekilde film üzerinden bir Kürt meselesi arkeolojisi yapmak bazı riskleri içerir. Film içinde herhangi bir diyalogu veya monologu bir sekansı veya görüntüyü bir kazıbiliminde aramak “şunun da bunun da anlatılması gerekti” tartışmalarını uzatıp durur. Ki bu türden bir anlatım tekniği gelecekteki daha çok denemenin gerekliliğini mantıksal olarak ortadan kaldırır. Bu nedenle, bir anlığına, anlatılacak herhangi bir şeyin kalmadığı mutlak bir alan sanatın sonunun ifadesi olmalı.

Bunca yaşanmışlıktan sonra ne sürekli kendisini ifade etmekle kuruyan bir ağza ne de sürekli ‘ne istiyorsunuz’un cevabını bekleyen bir kulağa ihtiyaç yok artık. Meselenin bir müzakere haline ihtiyaç duyduğu muhakkak, ki sürekli çözüm zemininden bahsediliyor. Bu türden meselelerin ancak büyük resimleri üzerindeki perdelerin aralanmasıyla çözülebileceğine dair kanı; tarihin bu işlerin böyle çözüldüğüne dair tanıklıklarıyla malum olmuştur. Detaylar ise meseleler çözüldüğünde yerine oturan taşlara benziyor. Zira tarih denilen akış halinin bizzat varlığı böyle bir şey. Maalesef problemler bütün bireylerin ikna olduğu bir toplamla çözülmeyecek. Dolayısıyla bir film etrafında bütün eleştirileri bir potada eritmek sanatsal açıdan çölleşmeye neden olacaktır. Eğer sertliğin ne demek olduğunun farkındaysak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Duygusal kopuşlar, kırılmalar, birleşmeler, herkesteki acının eşsizliğinde törpülenerek, kendini aşındırarak gerçekleşti/gerçekleşecek. Tıpkı bu filmde olduğu üzere; ortada bir tanrıça-gerilla olmadığı gibi hata yapma olasılığı kalmamış bir şehit de yok. İşte bu sebeple her şeyi bir anlatımla çözecek ne bir sinema tekniği ne de bir yönetmen olsun diyelim. Madem gerçekliğe bu denli sevdalıyız; tam karşımızda bütün eti ve kanıyla var olan bir Kürt-kadın-insanın olduğunu hatırlayalım. Öfkesi, özlemi, heyecanı, isyanı, sadakati ve duruşu ile anlaşılacak, ama dağa açılan patikaların aynı zamanda çözüme veya daha çok filme yönelik ufuklarını da aralayacaktır.

Sonuç Yerine
Masal örgülerinin hakim renginde bir film olması bakımından gerçekler filmin doğasında çerçevelenmiş olabilir. Herkes Jîn’in hayatında birleşmiş gibi görünen gerçek olayların birer birer başka hayatlarda da olsa gerçekleşmiş olabileceğinde birleşebilir. Zaten masalsı olmasının bir tarafı bunca tekilliğin bir hayatta birleşmiş olması. Reha Erdem herhangi bir çıplak hayatı veya gerçekliği anlatıp, bu meseleye dair herhangi bir dokunuşun önünü kapatmak ve ‘bir ekleme yaparsam utancını’ taşımak istemedi. Eğer bir jînin/hayatın ifadesi kendi tekilliğinde bu meselenin dünyasına açılıyorsa, problemin düğümlerinin çözümüne dair ipuçlarının artık ortaya çıktığından bahsedebiliriz.

Ki filmde Jîn’in hayatından kesitlerin, gerilla standartlarındaki zamansal kronolojiyle ilişkisinin kurulması filmin gölgelenmesine neden olur. Yaşanan bir olayın bir diğerini takip ettiğini, gerilla standartlarında şunun olmayacağını veya şuranın eksik/abartılı olduğunu söylemek, meseleyi tekrardan gerçekliğin resmî geçidine teslim etmek olur. Diğer taraftan bazı uç haller aşındırıldığında, yaşanmamış olanın ne olduğu veya filmde verilen hangi olayın gerçekliğin uzağında olduğu soruları yanıtsız kalır.

Film işitilenlerin toplamı olan bir film değil ama elbette duyulanların, tahayyülün, olacak olanlara dair öngörülerin bir resmi olarak canlanmıştır. Tercihleriyle öne çıkmış bir Jîn’in bizi, her Jîn’in böyle olduğu/olmadığı tartışmasına götürmesini beklemek, bir saçmalığı bile kaldırmaz. Şayet böyle bir film, derdini hiç kopmamış ancak savaş ve dağ koşullarında yalnız kalmış birinin temsiliyle anlatsaydı, filmin bütünü esas alındığında muhtemelen yine benzer sonuçları yakalayabilecekti. Vurgunun tam da burada olduğunu söylemeliyiz. Özlemleri ve isyanını görebildiğimiz veya göremediğimiz ama benzer tekilliklerde yaşayan bir Jîn’i düşünelim. Onu konu etmek, eksen meseleye dokunma niyeti olduğu vakit, sadece bir başka yan açıyı-bakışı gerektirecekti.

Aynı şekilde dağdaki her jînin/hayatın ve jinın/kadının dağda oluşlarının homojen nedenlere bağlanması, bir varoluş mücadelesinin anlatımını eksilteceği gibi oradaki yaşamın neden tercih edildiğine dair anlama çabalarını da köreltir. Dil, etnisite, kültür, özgürlük, ekoloji, cinsiyet eşitsizliği, anarşi, birey olma gibi öğelerle yoğrulmuş yoğunlaşmış hayatların, bilinçlerin birleşiminde; her birinden bir diğerine bir başka göz ve yüze sahip olmanın farklılığındaki isyanın tek bir resmini çizmek ‘onlara’ olanlara en büyük haksızlık olur. Aksine her birini dinlediğimizde, farklı bir şiirsel ifadenin anlatımını bulduğumuz tüm tekillikler, dağ gibi bir var olma çabasının gözlerimizdeki estetiğini büyütmektedir.

Elbette bu film sinematografi içerikleri bakımından eleştirilebilir. Bu yazının, filme yapılmış/yapılacak sinematografik eleştirilere paralel değerlendirilmesinin daha fazla katkı sağlayacağı düşünülmelidir. Ve bu eleştiriler yönetmenin mutlak başka gözlerinden bakmak durumunda olmadıkları gibi, her tekil göz kendi eleştirilerinin köşesini korumak ve doyurmak ister. Ki bu durum böylece sinemanın önünü açar. Sadece bir farkla, gerçekleşmiş bu film-anlatı dolayısıyla, bu filmin değeri ve bir bakıma öncülüğü pekişecek ve daha başka denemeleri cesaretlendirecektir.

Son Zorunlu Bir Ekleme
Bir anlatım tekniğini, bir oradan bir buradan parçalarla kolaj yaparak orta/ara bir bölgede belirsizliğe çekmek, üçüncü bir ses olma niyetleri, tarafsızlık olmayacağı gibi anlatı üzerine tutulan projektörün odaklarını da kaçırır. Aksine bu projektör tutma çabasının kendisi, bir Jîn örneğinde görüldüğü üzere, ‘oranın’ gerçekliğine yakın ve içten yaklaşarak tutulması bizzat taraf olmaktadır. Alınıp verilmiş küçük bir soluk büyüklüğündeki bir ‘unveiled’, bütün bir perdeyi-örtüyü çekebilme adına mesafe alıyorsa çoktan kendi tarafını ifşa etmiş olacaktır.

Bir jînin/hayatın özelinde/örneğinde başka jînlerin/hayatların gerçekliğine dokunmaktan, aslında yok sayılan jînlerin/hayatların gerçekliğini anlatmaktan/dinlemekten istediğiniz kadar kaçınabilirsiniz.  Bir patlama eşliğinde gelen çelik yırtıkların (Amed/Diyarbakır semalarından hâlâ savaş uçakları kalkarken) hayatlarınızın/bedenlerinizin, şimdi ya da öte bir zamanda aklınıza gelmeyecek bir yerlerinde yaralar açacağından emin olun. Ve bunu sert bir yazı sayın.

Paylaş