Black Mirror: Bir Sonraki Kuşağın Hakikati

Paylaş
black-mirror-season-4-uss-callister

Yayın hakları Netflix’e satıldığından bu yana Black Mirror eskisi kadar keskin olmayabilir ama dördüncü sezonu tamamlanan dizi, teknolojik dönüşümün yakın gelecekte ortaya atacağı etik sorulara dair zihin açıcı önermelerde bulunmaya devam ediyor.

Fatma Cihan Akkartal

Hollanda merkezli yapım şirketi Endemol 2000 yılında, sonradan dünya çapında pek çok yerel versiyonu da yayınlanan ‘Big Brother’ programını yarattığında, katılımcı televizyon kavramını da icat ederek yalnızca ekranda ve dolayısıyla TV reklamcılığında değil, kitle iletişiminde de bir devrim yaratmıştı. İleri kapitalizmle kitle iletişim kanalları arasındaki muzır işbirliği ‘gösteri toplumu’nun bir karikatürü gibi izlenebiliyordu, insanların yirmi dört saat canlı yayında gözetim altında, daha fazla oy almak için rekabet ettikleri, stratejik olarak gruplaştıkları program, izleyicinin oylarıyla programın içeriğine müdahale edebilmesiyle birlikte, her evde bulunan TV ekranı ile izleyici arasındaki ilişkiyi kökten değiştirmişti. On yıl sonra yine Endemol’ün yapımcılığında ilk sezonu ekrana gelen mini dizi Black Mirror, ismini manidar biçimde Orwell’in ‘1984’ünden alan ‘Big Brother’ gibi devrim niteliğinde olmasa da, yeni milenyumda değişmekte olan ‘zamanın ruhu’nu belgeliyor.

Dizinin Netflix’teki ikinci (toplamdaki dördüncü) sezonunda yer alan altı bölüm arasında ‘Nosedive’, ‘National Anthem’, ‘Be Right Back’ ya da ‘San Junipero’ gibi ses getiren ve kendi başına da işleyen bölümler çıkmadı fakat bir televizyon olayı olarak Black Mirror, hâlâ politik olarak yüklü. Dizi, sarkastik tavrı hissedilir ölçüde bilenmiş de olsa insanlık durumunun 21. yüzyılda neye benzeyebileceği üzerine kafa yormaya devam ediyor. Yeni sezonunda, belleğin özel sebeplerle unutulan detayları makine gibi kaydedebildiği, yeniden oynatabildiği; bilincin paylaşılabilir, bedenden ayrılabilir hâle geldiği; özel yaşam ve özgür irade kavramlarının yeniden tanımlandığı bir dünyadan bildirmeye devam ediyor.

Charlie Brooker, sert bilimkurgunun altın döneminde, Astounding Science Fiction dergisi çevresinde ‘Finagle’ın Dinamik Negatifler Yasası’ olarak bilinen ve sıkça başvurulan bir varsayımı temel alarak yazıyor: Evrenin kötülük çıtası her zaman yükselmeye meyleder. Bir kod yazarı, aynı ofiste çalıştığı insanların DNA’larını kullanarak kopyalarını yapabiliyorsa (ve yapıyorsa), muhtemelen, hatırlayan, hisseden ve düşünen bu insan-‘yeni medya nesnesi’ melezini bir software’in içine hapsedip, üzerlerinde gerekli gördüğü değişiklikleri yapmaktan da geri durmayacaktır. Ya da çocuğu küçükken onu kaybetmekten çok korkan anne, eğer çocuğu bir çip marifetiyle izlemesi, onun zihnini ve bedenini kontrol etmesi mümkünse, bunu mutlaka yapar ve Finagle’ın yasası gereği orada duramaz, kızı ergenliğinde de izlemeye devam eder. Brooker 2016’da, dizinin dördüncü sezonunu yazarken, Trump’ın seçim kampanyası 2013’te yayınlanan Waldo Moment’taki politika karşıtı, statüko karşıtı ve savunma ile saldırı sözleri dışında bir şey söylemeyen animasyon politikacının seçim kampanyasına çok benzediğini hatırlatmış, seçimi Trump’ın kazanacağını tahmin etmişti.

Dizinin Yumuşayan Tonu
Bilimkurgunun ve tuhaf kurgunun en kötü ihtimali değerlendiren bu akıl yürütme egzersizi, Charlie Brooker’ın, yayına 1959’da başlayan Alacakaranlık Kuşağı’nın yaratıcısı Rod Sterling’le ortak noktalarından biri. Sterling, yer yer didaktik hâle gelse de her zaman zihin açıcı ve tüyler ürpertici biçimlerde nükleer silahlanma, savaş, ırkçılık gibi konuşulması zor konularda izleyeni ikaz eden öyküler anlattı. Brooker da tıpkı Sterling gibi ibret öyküleri yazıyor fakat dizinin yayın hakları Netflix’e satıldığından beri politik sivrilikleri törpülenmiş, üzerinde durduğu temalar seyrelmiş gibi görünüyor. ‘The Entire History of You’da bedene yapılan bir eklentiyle anıları bellekten geri çağırmayı, başkasının anılarını izlemeyi mümkün kılan teknoloji, yeni sezonda karşımıza ‘Crocodile’ bölümünde ‘recaller’ adıyla çıkıyor ve bu kez ilk kullanıldığı bölümden farklı olarak yavan bir polisiyeye meze oluyor. ‘Christmas Special’ bölümünde, zihinden alınan ve zihni bütünüyle temsil eden bir parçanın dijital ortamda “yaşamına” köle olarak devam etmesi fikri, yeni sezonun ilk bölümü ‘USS Callister’da bu kez mezalimin adının konduğu ve kötülüğün cezasız kalmadığı bir senaryoda geri dönüşüme uğruyor. Yeni bir tür “insan”ın –klonlardan birinin “naber?” sorusuna “var olup gidiyoruz” yanıtını vermesine bakılırsa– varoluşu elden bırakmadan yeni bir ufka doğru yol almasına fırsat tanınıyor.

Brooker, dizinin tonunda fark edilen bu yumuşamayı, “2016’da bölümleri yazarken, yayınlanacakları günlerde dünyanın daha fazla nihilizmi kaldırabileceğinden
emin değildim” diye açıklıyor. Dördüncü sezon üzerinde çalışırken ilkesel olarak kötü niyetli bir tanrının oyuncağı olan evrende insana karşı bir mukavemet, (ters gidebilecek her şey mutlaka ters gider) hasmane bir tavır bulmakla birlikte, işlerin ters gittiği durumlarda da bir ümit kırıntısı olabileceğini hatırlatmayı önemsemiş. Tekno paranoyanın bayrak taşıyıcısı olan Black Mirror evreninde, kimliklerini ve özel hayatlarının gizliliğini bir çevrimiçi uygulamaya teslim etmiş olsalar da, artık o kızla o çocuk, bazen o uygulama sayesinde pekâlâ el ele tutuşup duvarı aşabiliyorlar.

Black Mirror’ın artık bir Netflix dizisi olmasının neticelerinden biri olarak; daha önce Orange is the New Black ve House of Cards’ın da kimi bölümlerini yönetmiş olan Jodie Foster, “Black Mirror’ın ilk kadın yönetmeni” olarak ‘Arkangel’ bölümünü yönetiyor. Bebekken annesi tarafından, izlenebilmek ve kontrol edilebilmek için “modifiye ettirilen” kızın ergenlik çağına ulaşıp, içinde seksin ve uyuşturucunun olduğu özel yaşamını annesinden geri almasının hikâyesi, bakış açılarını önemseyen ve hepsine aynı mesafede duran bir sinematografiyle, ne anneye ne de kıza karşı yargılayıcı bir tavır takınıyor. Tıpkı 20. yüzyılın başında her şeyden çok uzay yolculuğu fikriyle alakadar olan bir bilimkurgu külliyatını, altmış yıl içinde bir uzay yolculuğunun takip etmiş olması gibi, bugünün kurgu mahsulünün bir sonraki kuşağın hakikati olma ihtimalini göz ardı etmemeyi salık veriyor. Mahkûmlara, işçilere, çocuklara gözetim ve denetim amacıyla çip yerleştirilmesinin normal kabul edileceği bir gelecek, evcil hayvanları vücutlarına yerleştirilen çipler sayesinde izlemeye olanak veren yaygın teknolojinin ticarileştiği günümüze, altmış yıldan bile daha yakın olmalı şüphesiz.

Dördüncü sezonunda Black Mirror’ın en çok zihnin mahremiyeti, bilincin bütünlüğü ve biricikliği, bedensiz bilincin imkânsızlığı gibi kavramların karşısına teknolojinin çıkarabileceği “sorunlarla” ilgilendiği söylenebilir. Bu sorunlara elbette ahlaki sorumluluk normlarının gölgeli alanlara kayması da dahil; sezonun son bölümü ‘Black Museum’da, bir nöroloji AR-GE şirketi için çalışan Haynes, bir idam mahkûmuyla, ölümünden sonra bilincini satın almak üzere anlaşıyor. Bir yanıyla Faust’un Mefisto’sunu, bir yanıyla Madame Tussaud’yu andıran Haynes’in, sezonun çeşitli öykülerinden ve başka ibretlik öykülerden hatıra kalan efemerayı sergilediği müzesinde en popüler gösteri, idam mahkûmunun elektrikli sandalyedeki ölümünün simülasyonu oluyor, ölmekte olan mahkûmun bilincinin yüklendiği hologramın da her defasında aynı acıları çekerek yeniden öldüğü ve izleyenin “aktörün” ölüm sancılarını hissetmesine olanak veren bir simülasyon.

Akla bilimkurgu yazarı Larry Niven’ın adıya anılan Niven Yasası geliyor; teknolojiyle birlikte etik de değişir. Yazarlara bir tavsiye olarak ileri sürülen düstur, Haynes’i aklayacak gibi duruyor; piyasa regüle edilebilir fakat neyin ahlaki açıdan kabul edilebileceği daha netameli süreçlerin sonucunda, bir toplumsal sözleşme bağlamında belirlenir. Haynes’in dükkânı açık oldukça, sattığı şeyi satın almakta beis görmeyen birileri olacaktır ve aynı zamanda, bunları satın alacak birileri olduğu sürece, Haynes’in dükkânı da var olacaktır.

Sanki Bir Veda
Teknolojik gelişmeler neticesinde, bugün örneğin arama motorlarının algoritmik, kişiye özel reklam paradigmasıyla, “gözetim kapitalizmi” çağı başlamış olabilir; Black Mirror’ın aynı minvalde bizi götürdüğü derinliklerde, gözetim kapitalizminin, aynı verileri kullanarak ölen kocanın sentetik klonunu karısına satmasının adı, bu yüzden ‘Be Right Back’ bölümüyle ilgili şoke edici detaylardan biri olarak konmuyor olabilir.

Charlie Brooker, Black Mirror dünyasını 2011-2013 arasında tastamam kurdu, Netflix için yaptığı son iki sezonda da bu dünyanın içinde geziniyor ama Netflix, on iki bölüm siparişinin arkasına bir sezon daha ekler mi, kestirmek güç. Sezonun son bölümü ‘Black Museum’da, bir zamanların ticarileşemeyen parlak fikirlerinden
geriye kalan tüm lanetli nesnelerin müzeyle birlikte havaya uçması sanki bir vedayı andırıyordu. Brooker’ın çizgi roman, öykü derlemesi gibi çeşitli formatlarda bazı bölümlerin devamını getirmeyi tasarladığını biliyoruz. Yazarın bugüne kadarki isabetli tahminlerine bakarak, devam niteliğindeki öykülerin kurgu ortamında kalmasını ise ancak ümit edebiliriz.

Paylaş