Born in Flames: Radikal Feminist Distopya

Paylaş

born_in_flamesLizzie Borden imzalı Born in Flames (1983) patriyarkayı yıkmaya çalışan Kadınlar Ordusu’nu bilimkurgu, belgesel ve sahte belgesel türleri arasında salınarak anlatan bir gerilla film.

Aylin Kuryel

Bankacı bir ailenin kızı olarak 1860’ta Massachusetts’te doğan Lizzie Borden, 1892 yılında anne ve babasını onlarca balta darbesiyle öldürmekle suçlandıktan sonra Amerikan kamuoyunu uzun süre meşgul eden bir cinayet soruşturmasının baş karakterine dönüşüyor. Dönemin feministlerinin de sahiplenmesiyle sonuçta mahkemenin suçsuz bulduğu Lizzie Borden, hayatı boyunca evlenmemesi ve öldüğünde tüm mal varlığını hayvanları koruma derneğine bağışlamasıyla da hatırlanıyor. Linda Elizabeth Borden, 1958 Detroit doğumlu, borsacı bir ailenin kızı. On bir yaşında ismini değiştirip çocuk şarkılarına bile konu olan Lizzie Borden adını almaya karar veriyor ve bunu ailesine açıklıyor. O yaşta ismini değiştirmenin yapabileceği en asi eylem olduğunu söyleyen Borden, sanat okuduktan, film eleştirmenliği yaptıktan ve 70’li yıllarda kısa filmler çektikten sonra, kendi anlatımıyla, bir Godard toplu gösterimine gittikten sonra sinemada denemeler yapma kararı veriyor ve 1983 yılında, az bilinmesine rağmen feminist/kuir literatürde kült kabul edilebilecek Born in Flames’i çekiyor.

‘Radikal feminist bir bilimkurgu’ olarak adlandırılabilecek Born in Flames, politik öfkenin, siyasi dertlerin ve taktik tartışmalarının bir araya gelmesiyle ortaya çıktığı hemen anlaşılan bir film. Bu yüzden bugün dahi izleyicisine sinematik ve politik bir tutku aşılamakta hiç zorluk çekmiyor. Borden’ın beş yılda tamamladığı film, bilinmeyen bir gelecekte, ABD’de gerçekleşen ‘Sosyal Demokrat Kurtuluş Savaşı’nın on yıl sonrasında geçiyor. Açılışta, iktidar partisinin ve medyanın, “barışçıl ve sosyalist” olarak niteledikleri devrimin onuncu yıl kutlamalarıyla karşılaşıyoruz. Kutlama yapılan New York sokaklarında mutlu insanlar, Özgürlük Anıtı ve gökdelenler göründükten az sonra ekranda bir kadının fotoğrafları beliriyor ve istihbarat örgütünün ondan bahsettiğini duyuyoruz. Filmin ana karakterlerinden biri, onu fişleyenler tarafından tanıtılmış oluyor böylece: siyah, lezbiyen, radikal feminist Kadınlar Ordusu’nun kurucularından Adelaide Norris (Jean Satterfield). Bir dizi reformdan ve gerçekleşmemiş vaatten ibaret olduğunu düşündükleri “devrim”e karşı örgütlenen, çoğunluğu siyah, radikal feminist kadınların, aslında bir karşı-devrim olan devrime karşı devrim yapmak isteyen Kadınlar Ordusu’nun kurucularından biri. Norris’in fişlenmesiyle başlayan Born in Flames, sokakta kadınları taciz eden erkeklere, düdüklerle haberleşip şehrin dört bir yanından bisikletleri üzerinde gelerek hadlerini bildirmek veya metroda tacizsavarlık yapmak gibi doğrudan eylemlerin yanı sıra, gündeminde işsizlik, çocuk bakımı, siyahların ve diğer azınlıkların ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmesi, tecavüzden kadını sorumlu tutan anlayış, ev içi emeğin ücretlendirilmesi gibi konular olan Kadınlar Ordusu’nun hikâyesini anlatıyor.

Bugündeki Distopya
Bilimkurgu türüyle flört eden bu gelecek tasavvuru, aslında filmin yapıldığı 1980’lerin neoliberalleşen Reagan Amerika’sından ve ekonomik çöküntü ve suçla boğuşan New York’undan çok farklı değil. İsmiyle müsemma olmayan, “zenginin zenginleştiği fakirlerin ise rüyalarında bekleyip durduğu”, sözde sosyalist, eşitlikçi ve demokratik bu toplumda, toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf temelli problemler hâlâ belirleyici konumda. Reagan döneminden farklı olarak sosyalist bir başbakanın olması veya New York’un siyah bir belediye başkanının olması durumu değiştirmiyor. Ayrıca, bu distopik dünya, sadece 80’ler Amerika’sını değil, bugün ABD’de ‘sosyalist’ tahayyül olarak ortaya çıkan kifayetsiz seçenekleri ve Avrupa’da kapitalist sisteme entegrasyonlarını tamamlamış sosyalist partileri de anımsatarak, hâlâ bir nevi Born in Flames’in gelecek kurgusunda yaşadığımızı düşündürüyor. Film cesur bir hamleyle, distopik dünyayı alışıldık bir şekilde totaliter faşizmin veya komünizmin hanesine yazan anlatı kalıbını kırarak, meseleyi uçlara çekmeye gerek duymadan bugünün ta kendisini distopyaya çeviriyor. Böylece bir çırpıda, söylemde eşitlikçi liberal kapitalizmin, cinsiyetçilik ve ırkçılık temelli problemlerle uğraşmayan bir sosyalizmin ve sosyal demokrasi devrimi rüyasının altını oyuyor. Şimdinin gelecekte kurgulanması bir yandan da, şimdiki zamana yabancılaşmayı, dolayısıyla eleştirel bir mesafe almayı sağlıyor ve içinde bulunulan durumun, sekteye uğratılmadığı takdirde gelecekte de bizi baskılamaya devam edeceğinin altını çiziyor. İktidarın ütopya olarak kutladığı, Kadınlar Ordusu’nun ise distopya olarak gördüğü bu dünya, yeni bir ütopya arayışının aciliyeti ile evrilmeye başlıyor gözümüzün önünde.

Film boyunca, bebeğe biberon veren ya da penise kondom takan kadınların gündelik hayatlarından sahneler, protesto görüntüleri, grup içi tartışmalar, teori ve pratikteki fikir çatışmaları iç içe geçerek bir direniş sürecinin ayrıntılı bir portresini çiziyorlar. Birden fazla karakter var karşımızda: mücadelenin öne çıkan figürlerinden biri olan, tartışmaları sürükleyen, örgüte üye katmaya çalışan ve Sahara’daki kadın gerillalarla eğitimden geçen Adelaide Norris, petrol şirketlerine dava açtığı için işinden kovulan ve hareketin teorisyenlerinden olan (Amerikalı aktivist feminist Florynce Kennedy tarafından canlandırılan) Zella Wylie, toplumsal hareketlere mesafeli duran devrimci radyo programcısı Isabelle ve bunlara karşılık, iktidar partisi mensubu kadınlar. Bir fikrin veya kurumun sözcülüğünü yapan ve statükoyu koruyan erkek karakterlerin aksine, filmdeki tüm kadın karakterler, belli bir özneleşme sürecinden geçiyorlar; politik spektrumun hangi noktasında olurlarsa olsunlar süregiden bir dönüşüm içindeler. Örneğin, bir televizyon programında, devrim öncesine göre toplumun çok daha iyi bir yerde olduğunu savunurken gördüğümüz iktidar partisi mensubu kadınlar zaman içinde Kadınlar Ordusu’nun fikirlerini anlamaya başlayabiliyor. O yüzden, bu televizyon programıyla feministlerin sokak eylemlerini paralel kurgulanmış şekilde izlerken, net bir tezattan ziyade, bir etkileşim potansiyeli hissediyoruz. Ya da, ikisi de feminist olmasına rağmen birbirlerine karşı eleştirel olan iki radyo istasyonu, Phoenix Radyo ve Radya Ragazza, olaylar şiddetlendikten sonra işbirliği yapabiliyor. Fakat bunlar olurken, ne Sosyalist Parti’deki kadınlar anlık bir bilinç yükselmesi yaşayarak “doğru” politik ideolojiye geçiyor, ne de birlikte hareket eden radyo aktivistleri işbirliği yaparken birbirlerine yönelttikleri eleştirilerden vazgeçiyorlar. Çözümdense potansiyele yoğunlaşan, keskin fikir ve prensiplere rağmen şüphe ve merak duymaya devam edebilen bir bakışın izlerini görüyoruz bu tercihlerde. Bu anlamda film, bir yandan, Kadınlar Ordusu’nun yeterince doğrudan eylem yapamaması veya ordu kavramının “fazla maskülen”, dolayısıyla problemli olması gibi eleştirilerden ve sosyal hareketlerin yetersizliklerini vurgulamaktan geri durmazken, diğer yandan enternasyonalizm vurgusu ile feminist, kuir, ırkçılık karşıtı hareketlerin gelecek tahayyüllerine dair bir düşünme süreci başlatıyor.

Temsil Yerine Eylem
Born in Flames’in bugünle konuşan en dikkate değer unsurlarından bir diğeri de yaptığı radikal medya eleştirisi. Erkekler tarafından yürütülen, kadınları terörist olarak yaftalayan, “geçmişi düşünün ve bugüne şükredin” şiarını tekrarlayan ve “gözlerimize kum atan” anaakım medyanın alaşağı edilmesini içermeyen bir devrimin mümkün olmadığını söylüyor film bize. Bu anlamda radyo ve müziğin alternatif medya olarak tutkuyla vurgulanması tesadüf değil. Şiddet ise gerektiği zaman kullanılabilecek, ezilenlere ait meşru bir araç. Zira, beyhude bir lider arayışında olan iktidarın Kadınlar Ordusu’na yönelik artan şiddetiyle birlikte, kadınlar silahlanarak başkanın konuşma yaptığı televizyon kanalını basıyor ve silah zoruyla başkanın konuşma bandını keserek kendi yayınlarını koyduruyorlar. Onları temsilen konuştuğunu iddia eden erkeğin yerine kendilerini, temsilin yerine eylemi koyuyor kadınlar.

Hedef aldıkları konular kadar taktikleri de çeşitli Kadınlar Ordusu’nun: radyo istasyonları kurmak, meşru müdafaa, kültür bozumu, gerilla taktikleri, kapı kapı dolaşarak insanlara mücadeleyi anlatmak ve silahlı mücadele. Tabii, iktidarın stratejileri de bir o kadar çeşitli: ikna etme girişimleri, fişleme, medya baskısı, polis şiddeti, gözaltında kaybetme ve feminizm hastalığını psikanaliz yoluyla açıklama. Bu taktiklerin iç içe geçtiği dünyada, evrensel bir direniş formülü verme ve seyirciyi önceden belirlenmiş bir konuma çekme gayretinden uzak bir şekilde, üzerinde düşünülmesi gereken bir süreç olarak seriliyor direniş gözümüzün önüne. Böylelikle film, mücadelenin yavaş ve sancılı, fakat dinamik ve tutkulu yapısına sadık kalarak, katılımcı bir seyir deneyimine dönüşebiliyor. Toplumsal baskı mekanizmalarını ve direnişi temaşaya dönüştürmeyerek de aslında seyirciyi hâlihazırda politik bir özne ya da olagelme hâlindeki bir özne olarak konumluyor.

Sadece radikal feminist Kadınlar Ordusu’nun kullandığı taktikler yüzünden değil, Borden’ın çekim ve kurgulama teknikleri dolayısıyla da bir “gerilla filmi” denilebilir Born in Flames’e. Gerçekten de, filmin politik duruşu ile estetik yaklaşımı birçok bakımdan yankılıyor birbirini; politik örgütlenme sürecinin öngörülemezlik unsuru, mücadelenin içindeki bireylerin içinden geçtikleri evreler, kolektif bilincin oluşmasındaki farklı dinamikler, iktidarın hamleleriyle de belirlenen taktik tartışmaları, filmin birden fazla karakteri aynı anda takip eden, çok kesmeli ve parçalı yapısıyla iç içe geçiyor. Filmin kolajı andıran estetiği, başı sonu net bir şekilde belirlenemeyen, prensip ve gelecek tahayyülleri, hem bireylerin ilişkiselliği hem de iktidarla olan savaş çerçevesinde şekillenen mücadeleyi yansıtıyor.

Bu parçalı anlatının harçlarından birisi politik öfke ve başka bir dünya özlemi ise, bir diğeri de film boyunca çalan kadın punk gruplarının şarkıları, özellikle de tekrar eden ‘Born in Flames’ şarkısı. Böylece, devlet ve istihbarat örgütünün kullandığı görüntüler, radyo ve televizyon görüntülerine, onlar da politize edilmiş bir gündelik hayatın görüntülerine karışırken, film bilimkurgu, belgesel ve sahte belgesel türleri arasında salınıyor ve seyirciyi devrim adlı bir bulmacanın parçaları ile oynamaya davet ediyor. En nihayetinde, toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf temelli mücadeleleri kesen, enternasyonalist bir örgütlenme modeli tartışıyor Born in Flames. Patriyarka, heteronormativite, kapitalizm, devlet, polis ve medya şiddeti gibi mekanizmaların sistematik olarak bizi kıskaca almaya devam ettiği günümüzde bu filmi izlemek, sadece akılda Süfrajetlerden çeşitli radikal feminist hareketlere ve LGBTİQ örgütlenmelerine, Kara Panterler’den Black Lives Matter’a uzanan bir gezinti yapmak anlamına gelmiyor; aynı zamanda bu kara günlerde insanın devrimci neşesini bir nebze olsun yerine getiriyor.

Paylaş