Cannes’dan Notlar #1

Paylaş

jeune_et_jolie

Cannes Film Festivali’nde ‘Genç Eleştirmenler Jürisi’nde bulunan yazarımız Eren Odabaşı, Cannes’da yarışan filmlere dair ilk izlenimlerini ve filmlerin orada aldığı tepkileri fırsat buldukça bizlerle paylaşacak. Cannes’dan notlarımıza François Ozon’un Jeune et Jolie‘si, Asghar Farhadi’nin Le Passé‘si ve Amat Escalante’nin Heli adlı filmiyle başlıyoruz.

EREN ODABAŞI

Bu yıl Cannes’da ana yarışmada izleyici karşısına çıkan ilk film Francois Ozon’un yeni çalışması Jeune et Jolie oldu. Yönetmenin bizde yeni vizyona giren son filmi Evde’nin (Dans la Maison) tematik açıdan eşlikçisi sayılabilecek olan Jeune et Jolie, Ozon sinemasında yeni bir zirve teşkil ediyor. Her biri Françoise Hardy’nin ünlü bir şarkısı ile sonlanan ve ayrı bir mevsimde geçen dört bölümden oluşan film, burjuva bir aileden gelen 17 yaşında bir genç kızın kendi isteği ile seks işçiliği yapmaya başlamasından yola çıkıyor. Ozon bu hikâyeyi burjuva ahlakına, toplumun her kesimine işlemiş muhafazakârlığa, röntgenciliğe ve bir kendini keşif yolculuğuna dair pek çok detay ile zenginleştiriyor. Üstelik kâğıt üstünde oldukça sansasyonel görünen öyküsünü son derece ölçülü, her türlü yargıdan uzak ve çok zarif bir biçimde anlatmayı başarıyor. Filmin mesafeli ve sakin yaklaşımını bir tür duygusal sterillik olarak yorumlayanlar olduysa da Jeune et Jolie’nin yarışmayı çok sağlam bir şekilde başlattığını ve özellikle nefes kesici başrol oyuncusu Marine Vacht’ın performansı sayesinde hayli övgü topladığını söyleyebiliriz.

Amat Escalante’nin yönettiği Meksika yapımı Heli, izleyicileri fazlasıyla rahatsız etmeyi başaran ve her şeyden çok detaylı işkence sahneleri ile konuşulacak bir film. Masum bir ailenin türlü şanssızlıklar ve yanlış anlaşılmalar sonucu uyuşturucu mafyasının hedefi haline gelmesini anlatan film, ilk yarım saatinde kendine özgü tuhaf bir mizah duygusu oluşturuyor ancak daha sonra Meksika’nın daha önce de gördüğümüz hayli karamsar bir portresini yinelemekten öteye gidemiyor. Filmin son kısmında aile bireylerinin, özellikle de intikam almak isteyen ana karakter Heli’nin son derece tanıdık tepkiler vermesi ve bu bölümün rahatsız edici biçimde şematik olan yapısı da filme zarar veriyor. Filmin pek beğenilmediğini ama ilk gösterimin ardından hemen ünlenen uzun işkence sekansı sebebiyle pek çok kişinin ilgisini çektiğini ve çokça konuşulduğunu ekleyelim.

Yarışmanın en merakla beklenen  filmlerinden olan, Asghar Farhadi’nin yönettiği Le Passé ise oldukça beğenildi ve hemen önemli ödüllerden birini kazanabileceğine dair söylentiler başladı. Yapısal olarak Bir Ayrılık’ı (Jodaeiye Nader az Simin, 2011) hayli andıran Le Passé, mutlaka yönetmenin tüm dünyada çok büyük bir başarı kazanan bir önceki filmi ile karşılaştırılacak ve belki de bu yüzden hak ettiği ölçüde takdir görmeyecek. Kendi adıma ise, filmin gerçek bir başyapıt olduğunu düşündüğümü söyleyebilirim. Farhadi, İranlı eşinden ayrılıp eşi komada olan bir adamla birlikte yaşamaya başlayan Fransız bir kadının öyküsü aracılığı ile müthiş zenginlikte bir ilişkiler ağı kuruyor. Her bir olasılığın göz önünde bulundurulduğu ve sürekli şaşırtıcı gelişmelerle ilerleyen hikâye, geçmişin nasıl küçük belirsizlikler üzerine inşa edildiğini, bu bilinmezliklerin pek çok kişinin hayatları üstündeki etkisinin ne kadar büyük olduğunu ve hayatta kesin çözümlere ya da basit açıklamalara yer olmadığını ustalıkla anlatıyor. Çok katmanlı bu filmin ele aldığı başka pek çok önemli konu da var kuşkusuz; fakat şimdilik yalnızca üç muhteşem performansın ve Farhadi’nin sade ama özgüvenli üslûbunun filmi daha da güçlü hale getirdiğini söyleyelim. Filmin son derece uzun tek bir plandan oluşan kapanış sahnesi ise, çözümsüzlük üzerine bir filmin nasıl tatmin edici bir çözüme ulaşabileceğini müthiş biçimde gösteriyor.

Cannes’da yarışma gösterimleri Jia Zhang Ke, Arnaud Desplechin ve Hirokazu Koreeda’nın yeni filmleri ile devam edecek. İlk basın gösterimi dün akşam yapılan A Touch of Sin’in (Tian zhu ding) Jia Zhang Ke hayranlarını hayli şaşırttığını ve genel olarak gayet iyi tepkiler aldığını söylemek mümkün.

Cannes’dan Notlar #2 için tıklayınız

 

Paylaş