Citizenfour: Büyük Birader’i Kim Gözetliyor?

Paylaş

citizenfour_1Citizenfour, Edward Snowden’ın ABD’nin ‘herkesi’ gözetlediğini ortaya koyan belgeleri medyaya sızdırma sürecini takip ediyor. Laura Poitras ’ın belgeseli, ‘Snowden sonrası’ diye anacağımız çağı başlatan günlere içeriden bir bakış sunuyor.

Serdar Kökçeoğlu

Devletin vatandaşlarını gözetlemesini konu edinen yazılarda George Orwell’i toprağın altındaki en ölümsüz insanlardan biri yapan ‘1984’ romanına atıfta bulunmak âdettendir. Bu yazıda maalesef sadece başlık için uğradık distopyanın kutsal kitabına –yoksa bahsedeceklerimizin romanla doğrudan bir bağlantısı yok. Filmlerin başında derler ya “hikâye ve kahramanların gerçek olaylarla ilgisi yoktur” diye, burada yazacağımız gerçek olayların da ‘1984’ gibi bilimkurgu romanlarıyla uzaktan yakından ilgisi yok yani. Edward Snowden’ın Citizenfour’da yer alan bir cümlesini analım: “Bunlar bilimkurgu değil, şu an gerçekleşiyorlar.” Bilimkurgu gibi görünebilirler ama doğrusu gerçekleşmeye devam ediyorlar.

2013 yılının ortalarına gidelim. Mevsimlerden isyan. Gezi Parkı’na ve direnişe odaklandığımız günlerde dünya basınına düşen bir haber ortalığı ayağa kaldırır. Amerikan tarihinin en büyük izleme ve fişleme skandallarından biridir söz konusu olan. 11 Eylül’den sonra kitlesel veri gözetlemesinin dozunu arttıran Amerikan casus örgütü NSA’in (Milli Güvenlik Ajansı) internet ve teknoloji şirketlerinin imkânlarını kullanarak Amerikan vatandaşı olan ve olmayan hayli kalabalık bir kitleyi, fiilen ‘herkesi’ dinlediği açığa çıkar. Kurulduğundan beri “her şeyi ve herkesi” takip ettiği ve dünyanın en güçlü politik örgütü olduğu konusunda spekülasyonların hedefi hâlindeki NSA, sadece vatandaşlarının telefonlarını dinlemekle veya e-postalarını okumakla yetinmemiş, başka ülkelerin başkanları için bile duvarlara bardak dayamıştır. İfşa edilen belgelerde Türkiye’nin de dinlendiği ortaya çıktığı hâlde bizimkilerden tek bir resmî açıklama gelmez.1

Bu arada belgelerin ortaya çıkış şekli de en az belgelerin içeriği kadar çarpıcıdır. Hawaii’de kız arkadaşıyla beraber yaşayan Edward Snowden isimli genç, NSA belgelerine rahatça ulaşabilen bir sistem mühendisidir. Büyük bir pisliğe hizmet ettiğini anlayınca Snowden, ulaşabildiği bütün gizli belgeleri toplar ve hayatını geri dönülmez bir şekilde değiştirecek kararı alır: abd’nin büyük bir gözetleme ‘makinesine’ dönüştüğünü ortaya koyacaktır, ne pahasına olursa olsun. Şifreli yollardan belgeselci Laura Poitras’a ulaşır ve ikili yanlarına gazeteciler Glenn Greenwald ve Ewen MacAskill’i alarak Hong Kong’da bir otel odasına kapanır. Sekiz günlük bu paylaşım, 11 Eylül’den sonra interneti en “verimli” biçimde kullanan kurumun Amerikan devleti olduğunu ortaya koyacaktır. Belgelerde sadece gözetlemeyle ilgili acı gerçekler yoktur; Amerika’nın silahlı insansız hava araçları kullanımına dair de önemli bilgiler mevcuttur.

Citizenfour sıfır noktasında, otel odasında başlıyor ve Snowden’ın Rusya’daki yeni evinde sona eriyor. Yani olayların bir parçası olan yönetmenin kamerasından, Snowden’ın, otel odasında kaçak bir gençten dünyaca ünlü bir adama dönüşmesini, gizlice otel odasından çıkışını ve uzun bir havaalanı dönemini de kapsayan Rusya hikâyesinin başlangıcını izliyoruz. Belgesel büyük oranda bir karakter portresi ve Snowden’ın soğukkanlılığı dikkat çekiyor. Bununla birlikte, her adımın takip edildiği internet alanında güvenli bir deneyim yaşama konusu öne çıkıyor. Bunda Snowden’ın kısa şifreleri vahim bulan aşırı korumacı hacker’lığı kadar, yönetmenin alternatif teknolojilere duyduğu ilginin de payı var. Yönetmen belgeselin bitiş jeneriğinde prodüksiyon aşamasında kullandığı güvenlikli araçların bir listesini veriyor. Marshall McLuhan’ın kulaklarını çınlatalım, mecra burada mesajın ta kendisine dönüşmese de mesajı destekliyor.

Dijital Aydınlanmanın Diyalektiği
Başlıkları 20. yüzyıldan ödünç almaya devam ediyoruz. İlk başlık 1949 tarihli ‘1984’ romanından seçilmişti; ara başlığımız ise Adorno ve Horkheimer’ın 1947 tarihli ‘Aydınlanmanın Diyalektiği’ kitabından. Bu kitapta savaş yıllarını Amerika’da geçirmek durumunda kalan düşünürler aydınlanmanın toplumları ileriye götürmek yerine, tam tersi yıkıma yol açtıklarını savunurlar. Aydınlanma, zıddına, yani barbarlığa dönüşmüştür. Citizenfour da internet aydınlanmasının karanlık yüzüyle tanıştırıyor bizi. Dünyayı insanların ayaklarına getiren, Japonya’daki bir işkadınıyla Arjantin’deki bir köylüyü oyun arkadaşı yapan, bize ihtiyacımız olandan fazla bilgiyi sunan internetin ABD’nin belki de her zaman hayalini kurduğu gözetlemeye dayalı bir sistemin kapısını araladığını gösteriyor. İşin özü, gözetleme ve kontrol mekanizmalarının bilimkurgu dünyasına ait olmadığını ortaya koyuyor. Jonathan Nolan’ın fikir babası olduğu Person of Interest dizisini hatırlayalım bu noktada. 2012 tarihli ‘No Good Deed’ isimli bölümde, insanları gözetleyen ‘makine’ isimli sistemin varlığını fark eden bir sistem analisti gözetleyenlerin kimliğini araştırmaya başlayınca ister istemez hayatını tehlikeye atar. Snowden vakasının senaryosu gibidir bu bir saatlik bölüm. Söylemeye gerek bile yok, post-Snowden döneminde artık kimse Person of Interest dizisine bilimkurgu gözüyle bakmıyor.

Tabii ki bu meseleyle ilk defa televizyon dizilerinde tanışmadık. Julian Assange’ın hazırladığı, dilimize de çevrilen ‘Şifrepunk’ kitabı meseleyi son derece karanlık bir tonda ele alır. “Bu kitap bir manifesto değil. Böyle bir şeye zaman yok. Bu kitap bir uyarıdır.”2 cümlesiyle başlayan kitabın yazarlarından Jacob Appelbaum, Snowden gelene kadar kitapta yazılanlar nedeniyle kendilerine çılgın veya paranoyak gözüyle bakıldığını söylüyor. Kitap sadece internet kültürünü masaya yatırmaz; cep telefonları üzerine yaptığı yorumlar kitabın en çarpıcı bölümleri arasındadır: “Cep telefonu aslen bir izleme cihazıdır, ara sıra görüşme yapmanıza da izin verir.”

Citizenfour, bizzat şahit olduklarının önemi itibarıyla değer kazanan, değeri gittikçe de artacak bir belgeler bütünü. ‘Snowden sonrası dönem’ diye anacağımız çağı başlatan zamanlara içeriden bir bakış sunuyor film. İzledikleriniz üzerine düşünmek ve bunu yeni okumalarla yapmak istiyorsunuz. Bir filmden, bir belgeselden daha fazla ne bekleyebiliriz? Ama hayatta hiçbir şey kusursuz değil ve Citizenfour’un da eksikleri var. Mesela NSA ile işbirliği yapan şirketlerin kabahatlerine pek bulaşmıyor. Hâlbuki paranoyak devletler açısından Google kimliğimiz, aramalarımız ve e-postalarımız, en az Facebook’taki beğenilerimiz ve paylaşımlarımız kadar iştah açıcı. Diğer bir problem ise büyük birader tarafından takip edilen internet deneyiminin karşısına şifreli, korunmalı interneti koyuyor olması. Sonuçta biz şifreli görüşmelerimizden çok memnun olabiliriz ama bu sıradan insan için çok mümkün değil. Gözlerden uzak bir “karanlık internet” deneyimi yerine gözetlenmediğimiz, kişisel haklara saygılı bir internet deneyimini de savunmak gerek. Yani devletlerin işlevini sorgulayacak daha devrimci bir bakış açısının eksikliği dikkat çekiyor.

Oscar ve PR Puanları
Peki paranoyak bir devlet portresi ortaya koyan böyle bir belgeselin ABD’nin yarattığı en büyük değerlerden biri olan Oscar ödüllerinde önce aday sonra da En İyi Belgesel seçilmesini nasıl açıklayabiliriz? Tabii ki bu soruya verilebilecek her cevap kişisel bir yorum olacaktır. Ama Oscar demek film endüstrisi demek, film endüstrisi ise çıkarları iç içe geçmiş şirketler anlamına geliyor. Citizenfour yukarıda da andığımız gibi aslında “en büyük günahı” işlemiyor: Devlet gözetlemesini mümkün kılan Amerikan teknoloji şirketlerine, Silikon Vadisi’nin sözde yenilikçi kalantorlarına çuvaldızı batırmıyor. Eskiden komplo teorisi gibi görülen, ancak Snowden sonrası dünyada gerçek olduğu ortaya çıkan bilgilerin, izleyicinin hayatına tam olarak nasıl dokunduğundan hiç bahsetmiyor. Örneğin size verdikleri güzel hizmetler karşılığında sorgusuz sualsiz teslim ettiğiniz kişisel bilgileriniz, internet aramalarınız ve arkadaş çevreniz sayesinde Google ve Facebook’un daha iyi reklam alarak ceplerini doldurduğu ya da devletin kitleleri böylelikle daha kolay gözetlediği, filmde hiç yer bulmuyor.  Eğer Assange ve Appelbaum’un kitabı bir belgesele dönüşseydi, Oscar heykelciğinin yanına bile yaklaşamazdı. Bir filmin tehlikeli olup olmayacağına derin devletin değil şirketlerin karar verdiğini söyleyebiliriz. Onlar bu belgeseli onaylayarak ileride kendileri için bir tehdit oluşturabilecek alternatif teknoloji meraklısı bilinçli gençlere hoş gözükmek, PR puanı toplamakla meşgul.

Edward Snowden bir robot aracılığıyla katıldığı ve tüm katılımcıları görebildiği tarihi TED konferansında spotların kendi üzerinden çekilmesini, tartışmanın nasıl bir toplum ve internet istediğimiz yönüne kaymasını arzuladığını dile getirmişti.3 Sonuçta Snowden kendisinin bir mit hâline getirilmesinin tehlikelerinin farkında. Malum, Edward Snowden’ın Nobel almasının gerektiği yönündeki haberlerin ardından, Snowden heykelleri ve teknoloji köşelerinde “Snowden’ın seçtiği en iyi app”ler tarzı haberler ortaya çıkmaya başladı. Bir de en nihayetinde konuyu ıskalamamak lazım; Jacob Appelbaum’un bir YouTube röportajında söylediği gibi, Snowden’ın bize verdiği sorular cevaplardan daha fazla.4 “ABD Almanya’yı neden gözetler?” sorusu kadar “Bir devlet sıradan vatandaşlarının mektuplarını neden okur?” sorusu da önemli. Öte yandan, her ne kadar muhalifliği Amerikan liberal demokrasisinin çizdiği sınırlara hapsolmuş, sunduğu çözüm önerileri de salt teknik önlemlerden ibaret olsa da genç bir adamın demokrasi tutkusu nedeniyle hayatını gözden çıkarması da son derece önemli. Citizenfour belgeseli sayısız gözün birbirini gözetlediği karanlığa ilk kıvılcımlardan birini çakan adamın hikâyesine önemli bir tanıklık sunuyor.

Yazıya katkılarından dolayı Murat Güneş’e teşekkürler.

Notlar:
1 Özgür Uçkan, “NSAGate, PRISM ve Türkiye,” BThaber, 15 Temmuz 2013, erişim 19 Mart 2015, <goo.gl/Ceq22O>.
2 Julian Assange, Jacob Appelbaum, Andy Müller-Maguhn, Jérémie Zimmermann, Şifrepunk: Özgürlük ve İnternetin Geleceği Üzerine Bir Tartışma, çev. Ayşe Deniz Temiz (İstanbul: Metis Yayınları, 2013), 11.
3 Konuşmanın tamamını izlemek için: <goo.gl/EXoeXP>.
4 Söyleşinin tamamı için: <goo.gl/shK7Db>.

Paylaş