Dâhi Çocuğu Beklerken: ‘Tom Çiftlikte’

Paylaş

tom-at-farmXavier Dolan, dördüncü filminde, kırsalda tekinsiz bir atmosfer yaratır gibi yaparak bir an Haneke ya da Gaspar Noé’ye göz kırpar gibi oluyor ama nedense ikisinin de yanına yaklaşamadan, Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları’ndaki François Ozon’un daha yeniyetme bir versiyonu dolaylarında duruluyor.

Cihan Sondoğaç

Dolan’ın başyapıtının zamanı gelmişti. Annemi Öldürdüm nefisti ama ilk filmi olduğundan ileride yapacağı işleri de görmek istiyorduk onu en iyi yönetmenler listemize almak için. Öyle ya, feci otobiyografik bir hissi vardı Annemi Öldürdüm’ün, hep “ya kendi hikâyesi dışında hikâye anlatamıyorsa” diye düşündürüyordu. Ardından gelen Hayali Âşklar da çok tatlı bir filmdi ama o da fazla “tam şimdi” olmakla maluldü; Dolan sanki popüler bir şarkıyı duyup çok beğenmiş, ona, içinde oynamayı hayal edebileceği, Woody Allen filmlerini anımsatan kuir bir klip çekmek istemişti. Ardından gelen Laurence Anyways de yine benzer stil kaygılarıyla göze çarpıyor ama filmlerinde artık bir desen oluşturmaya başlayan toplumsal cinsiyet meselesine getirdiği daha karmaşık ve meditatif yeni bakışla yönetmenin olgunlaşma dönemine yaklaştığının ipuçlarını veriyordu. Bunların hepsi bir bakıma büyüme filmleriydi. Hayal kırıklıklarının beraberinde getirdiği zorunlu bir büyüme… Ve adeta filmlerdeki büyümeyle paralel bir şekilde yönetmen de büyüyor gibiydi.

Peki, Tom Çiftlikte filminde aradığımız olgunluk eserini bulduk mu? Biraz evet ama daha çok hayır. Dolan ilk defa bir karaktere odaklanmaktan vazgeçmiş, daha karmaşık bir arka plan yaratmak istemişti. Ruh durumu olarak da daha fazla daldan dala uçuyor, sanki izleyiciyi sersemletmek istiyordu. Kırsalda tekinsiz bir atmosfer yaratır gibi yaparak bir an Haneke (Beyaz Bant) ya da Gaspar Noé’ye (Herkese Karşı Tek Başına) göz kırpar gibi oldu ama nedense ikisinin de yanına yaklaşamadan, Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları’ndaki François Ozon’un daha yeniyetme bir versiyonu dolaylarında duruldu.

Halbuki ne güzel başlamıştı! Peçetenin üzerine mürekkepli kalemle aceleyle çiziktirilen ama insanın gözlerini nemlendirebilecek derecede samimi birkaç satırın yakın planı Dolan’ın sinema anlayışını da biraz özetliyor: Basit ama yoğun. Görsel ama derin. Pozcu ama hisli. Küçük ama büyük… Ardından gelen ve Tom’u çiftliğe giderken gösteren sekansta, Dolan çok güzel yaptığı bir şeyi yine yapıyor ve müzikle görüntüyü neredeyse içgüdüsel bir şekilde ama maksimum etki yaratacak biçimde kurguluyordu: Fonda bir kadın müziksiz, içli içli şarkı söylerken kamera kuşbakışı bozkırın ortasındaki yolda ilerleyen arabaya yaklaşıyor ve sonra arabayı süren kişiyi gösteriyor. Önce ellerini görüyoruz bu kişinin; sonra saçlarını, gözlüğünü. Biraz geçince anlıyoruz erkek olduğunu. Ağız oynatışlarını fark edince, şarkıyı onun söylediğini düşünüyoruz; halbuki o öfkeli bir edayla başka bir şarkı söylüyor. Şarkı devam ediyor ama adam yol ortasında durmuş telefonunu tekmeliyor… Görüntüdeki bu belirsizlik, hiddet ve huzursuzluğa karşın şarkı ve şarkıyı söyleyen kadının sesi oldukça net, sakin ve kendinden emin. Evet hüzünlü ama net. İnsan “yas tutan birinin yaşadığı duygu gelgitleri ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi” diye düşünüp Dolan adına gizlice gururlanıveriyor. Tom çiftliğe varıp da cep telefonunu selfie çeker gibi oraya buraya uzatırken anlıyoruz ki, (galiba) telefon çekmiyor ve (besbelli) kent/kırsal çelişkisi filmin ana hattını oluşturacak. Tom çiftlik evine vardığında onu karşılayan ıssızlık Hitchcock-vari bir huzursuzluk etkisi yaratıyor ve izleyiciyi filmin devamı için heyecanlandırıyor. Tom eve girip de mutfak masasında uyuyakalana kadarki kısım o kadar iyiydi ki, Dolan’ın ucube saç stilini bile unutturuyordu. Sonra Tom uyuyakaldı, ekran karardı ve başlık çıktı. Yeniden filme döndüğümüzde bir şey oldu ve film derece derece albenisinin büyük kısmını kaybetti.

Drama Geçidi
Filmin hikâyesinde bir genç adam ölen sevgilisinin cenazesi için onun büyüdüğü yere gidip tuhaf annesi ve daha da tuhaf abisiyle tanışıyor. Hesapta cenazeden sonra (belki, o da lafı geçerse, annesine oğluyla aralarındaki ilişkiyi anlatıp) eve dönmek varken, orada takılı kalıyor. Muhtemelen sevip de kaybettiği adamın köklerine inebilmenin, onun doğup büyüdüğü kasabada “onun ayakkabıları” içinde yürümenin, onun kabına girmenin intiharımsı cazibesine kapılıyor. Dolan’ın niyeti bir yandan Tom’un bu girdaba kapılmasını gösterirken bir yandan da abi üzerinden ikiyüzlü homofobiyi masaya yatırmak ve hazır yatırmışken de onunla biraz oynaşmak. Ama bu uğurda kullanılan neredeyse hiçbir şey işlemiyor. Ne yabaniliğiyle insanı hem çekmesi hem de ürkütmesi gereken ama dekordan öte bir işlev göremeyen abi, ne ikisi arasındaki kimya, ne abinin tuhaflığını gerekçelendirme niyetiyle filme iliştirilmiş hissi uyandıran abiyle annenin tuhaf ilişkisi, ne de filmin, ölçeğini biraz daha büyüterek kırsalın boğuculuğundan dem vurup bundan medet umması, filmin başlangıcında izleyicide uyandırdığı beklentiyi tatmin ediyor.

Dolan’ı heyecanlandıran belli ki ani ve irrasyonel şiddet (abinin Tom uyurken tehditkâr bir havayla birden arz-ı endam etmesi, Tom duş alırken perdeyi çekip onu paylaması, ani bir kesmeyle perdeye gelen tarladaki meşhur kovalama ve eziyet sahnesi) ona karşılık direnç/teslimiyet (Tom cenazeden sonra yolunu değiştirip izini kaybettirir ama sonra unuttuğu bavulu bahane edip yarı yoldan döner) ve oradan mümkünse romantik bir etki çıkması (Mutlu Beraberlik filminin kemiklerini sızlatan, samanlıktaki aceleci tango sahnesi). Filmi izlerken, bilenler, ister istemez Dolan’ın Butt Magazine ile Annemi Öldürdüm filminin ardından yaptığı röportajı hatırlayacaktır; özellikle de “Sana (lisede) hiç sataşan oldu mu?” sorusuna verdiği beklenmedik (!) yanıtı.1 Film bir süre bu eksendeki bir romantizme yaslanarak ama gerilimi de ayakta tutmaya çalışarak ilerliyor. Ardından romantizmi ve gerilimi, araya ofisteki kızı da katarak baharatlandırmaya çalışıyor. Burada elbette kızın bir başka görevi daha var: Tom’u bu kasabada daldığı romantik, naif uykusundan uyandırmak. İtaat ve teslimiyet duygusu Tom’un ruhunu kaplamışken kızın şehirli gözüpekliği, pratikliği ve sağduyusu onu biraz silkeliyor. Orada kalırsa, sonunun hayırlı olmayacağını anlamasını sağlayan asıl şey de artık filmin sonlarına doğru, abinin etrafında oluşturulmaya çalışılan, barmen tarafından Tom’a aktarılan ve ağızda oldukça çiğ bir tat bırakan bir köy efsanesi. Fakat dramaturjik açıdan baktığımızda maalesef oldukça göze batan o hikâyeye gelinceye kadar, abinin tekinsizliği inandırıcılığını zaten çoktan yitirmişti.

Xavier Dolan’ın filmlerinde “cevap verme” gibi bir kaygısı olmadığı artık tecrübeyle sabit. Hatta cevap vermek bir yana, yönetmen duygu durumlarını meseleye bile dönüştürmekten kaçınıyor genelde. Ancak meseleleştirmeye yönelik bu “sessizlik”, mesela Gus Van Sant’ın Fil’indeki gibi stilize ve “edinilmiş” bir sessizlikten ziyade, özellikle de Tom Çiftlikte’de, şımarık bir itiraz gibi, kapris gibi ya da daha kötüsü yetersizlik gibi. Hal böyle olunca da izlediğiniz şey görsel olarak çarpıcı da olsa, biraz ‘drama geçidi’ne dönüşüyor. Ergen, azgın ve kafası karışık bir çocuğun fantezi dünyasındaki bir drama geçidi.

NOT
1 Michael Kowalinski’nin Butt Magazine’de gerçekleştirdiği söyleşide Dolan, iştahla Joey adında bir çocuktan bahsetmeye başlar. Joey ondan bir yaş büyüktür, atletiktir ve koltukaltları güzeldir. Ara sıra da Xavier’i taciz etmektedir. Aslında ona karşı içten içe kibardır ama bazen onu sıkıştırıp aşağılar. Bir keresinde de Xavier’e sataşan bir çocuğu yumruklamıştır. Xavier olaydan sonra ona sarıldığında hissettiği şeyi hâlâ unutmadığını söyler.<www.buttmagazine.com/magazine/interviews/xavier-dolan>

 

Paylaş