Dehşetin Estetiği

Paylaş
Maa-al-Fidda

!f İstanbul seçkisinde yer alan üç Suriye belgeseli vesilesiyle Suriyelilerin trajedilerini hakkıyla yansıtabilecek bir film yapmak mümkün mü diye soruyoruz.

Necati Sönmez

“Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz”, Theodor W. Adorno’dan yapılan alıntılar içinde en meşhur ve belki de en çok yanlış anlaşılmış olanı. Neredeyse tarihi Auschwitz öncesi ve sonrası diye ayırıp ikincisinde şiir yazma eylemini ayıplayıcı, dahası yasaklayıcı bir tavır havası veriyor. 1949’da kaleme alınan cümlenin aslı, daha acımasız olmakla birlikte biraz farklı: “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır”; ama o da bağlamından koparıldığı zaman yanlış yorumlanmaya açık.

Nitekim bu nedenle olacak, Adorno sonradan meşhur cümlesine açıklık getirmek zorunda hissetmiş kendini. 1962 tarihli bir makalesinde bu argümanını açmaya çalışır, sanatçının kurbanları sanat eserine dönüştürme ve bu şekilde yaşadıklarının dehşetini azaltma potansiyelinden bahseder: “Silah dipçikleriyle dövülenlerin çıplak fiziksel acılarını sözde sanatsal kılmak (…) bundan çıkarılabilecek haz potansiyelini barındırır. Estetik üsluplaştırma ilkesi aracılığıyla kurbanların hayal edilemez kaderi, bir anlama sahipmiş gibi görünür, yüceltilir; dehşet yumuşatılır ve tek başına bu, kurbanlara karşı büyük bir adaletsizliktir.” 1

Felsefi tartışmalara dalmadan şu kadarını iddia etmek mümkün: Adorno’nun meselesi, daha ziyade barbarlık şartlarında sanat yapmanın olanaksız hâle gelişi, bu yöndeki çabaların ‘kültür ve barbarlık diyalektiği’ bağlamında dönüp dolaşıp o barbarlığı üreten kültürün kendisinden azade olamaması. Yoksa şiir/sanat her koşulda yazıldı/yapıldı, daha da yapılacak. Hiç uzak diyarlara Hiroşima’ya, Endonezya’ya, Ruanda’ya filan gitmeye gerek yok; 1915’ten, Dersim’den, Maraş’tan, Halepçe’den, Gazze’den sonra da yazılıyor şiir. Ama o şiir gerçekliğin neresine kadar uzanabiliyor, asıl soru bu.

Filozofun cümlesini, biraz daha çarpıtmak pahasına Suriye’ye uyarlayalım: Orada son üç buçuk yıldır yaşananlardan sonra Suriyelilerin trajedisini hakkıyla yansıtacak bir film yapmak mümkün mü? Bunun üzerine düşünmek için epeyce fırsat var çünkü Suriye üzerine çok film yapıldı, hemen hepsi de ‘acil sinema’ (urgent cinema/cinéma d’urgence) diyebileceğimiz tarzda çekilmiş belgesel filmler. Bunlardan üçünü bu ay !f İstanbul’da izleyeceğiz: Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi (Ma’a al-Fidda, 2014), Bizim Dehşet Dolu Ülkemiz (Baladna Alraheeb, 2014) ve Ruh İşgali (Haunted/Maskoon, 2014).

Gümüş Suyu ile Bizim Dehşet Dolu Ülkemiz’in ortak bir tarafı var: İkisinde de –geçen yıl festivalleri dolaşan Humus’a Dönüş’e (The Return to Homs, 2013) benzer biçimde– birilerinin içeride çektiği görüntüler dışarıda başka bir yönetmen tarafından kurgulanarak filme dönüştürülmüş. (Ama Humus’a Dönüş’ten farklı olarak, görsel malzemenin sahipleri filmin künyesine ortak yönetmen olarak girebilmiş.) Özetle Suriyeliler tarafından yapılmış, ama hem içeriden hem de dışarıdan bakış potansiyelini aynı anda taşıyan, bir ayağı içeride bir ayağı dışarıda yapımlar.

İlk gösterimi Cannes’da gerçekleşen Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi’nin çatısı tam da bu ikili bakış üzerine kurulu. Kuşatma altındaki Humus’ta yaşayan Suriyeli bir Kürt kadın, Wiam Simav Bedirxan, el kamerası/cep telefonu ile çektiği görüntüleri internet üzerinden Paris’e, Suriye sinemasının yaşayan önemli yönetmenlerinden Ossama Mohammed’in bilgisayarına gönderiyor ve film ilmek ilmek bu görüntülerden örülüyor.

Adını da Humus’taki yönetmenin isminden alıyor: ‘Simav’, Kürtçe’de ‘gümüş suyu’ demekmiş. (Aslında ‘cıva’ demek daha doğru; çünkü cıvanın simgesi Hg Latince’de ‘sıvı gümüş’ anlamındaki hydrargyrum’dan geliyor.) Peki film Simav hakkında mı? Hem evet, hem hayır. Belgesel elbette Simav’ın gözünden Humus’u resmediyor, ama filmin Fransa’daki ayağı olan Mohammed’in bu konuda film yapamama sıkıntısı üzerine biraz da.

Tarihin En Uzun Cenaze Töreni
Aklın alamayacağı bir cehennem ortamının görüntülerini izliyoruz doksan dakika boyunca. Sokağa çıkan herkesin vurulduğu, yerlerin kana boyandığı, cenazelerin elden ele taşındığı, geride kalanların hayatlarını riske atarak sokaklardan ceset topladığı tarifi zor bir cehennem. Keskin nişancılara hedef olmadan sokak ortasında yatan cesetleri urgan veya telle içeri çekmeye çalıştıkları sahneler bir kâbustan fırlamış gibi. Bana kalırsa, kedi ve köpeklerin hâlini gösteren görüntüler bile durumu anlatmaya yeter; ama hayır, yine de yetmiyor sanki. Bu dehşet görüntülerinin köşelerini törpüleyen bir şeyler var: Sorun Paris’teki yönetmenin sıkıntısı, bu sıkıntıyı üsluplaştırma ve kendi sanatçı duyarlılığını –iç konuşmalar ve bolca müzik eşliğinde– çıplak gerçeğe giydirme çabası ve bu esnada dikişlerin bazı yerlerden atıvermesi belki, emin değilim. Dış ses bir yerde “tarihin en uzun cenaze töreni” diye tarif ediyor durumu. Yıllara yayılan bir cenaze töreninde ölü evinde yaşadığınızı hayal edin! Ne ki, film bittiğinde aynı rahat koltuğumuzda buluyoruz kendimizi. Suriye’de gündelik hayatın gerçekliği, filmlerin anlatabildiğinden çok daha ağır. Simav’ın filmdeki sorusu baki kalıyor: “Sözcüklerin hâlâ bir anlamı var mı?”

Tiyatro kökenli Liwaa Yazji’nin yönettiği Ruh İşgali, “insanın kendine ait bir evinin olmaması nasıl bir şey?” sorusunun filmi. Yaşadığı evi bir çırpıda terk etmek zorunda kalan, şimdiki mekânını da her an boşaltması gerekecekmiş gibi diken üstünde yaşayan bir dizi karakterin ruh durumuna ayna tutmaya çalışıyor film. Evinde lavabo aksa huzuru kaçıveren, beş on yılda bir –üstelik kendi isteğiyle– başka eve taşındığında bile dengesi bozulan bizlerin kolay anlayacağı bir ruh hâli değil.

Umutsuzların Hatırı İçin
Bizim Dehşet Dolu Ülkemiz’de ise, bir Suriyelinin hem yuvasını hem de metaforik evini, memleketini terk edip ne kadar süreceği muğlak bir sürgüne çıkma hikâyesini izliyoruz adım adım. Ülkenin, on altı yılını hapishanede geçirmiş muhalif seslerinden Yassin al-Haj Saleh, Şam’ın merkezinden ayrılıp daha güvenli olduğunu düşündüğü Douma’ya geçiyor. Bir süre sonra oradan da çıkması icap ediyor. Geride karısını ve dostlarını bırakarak Türkiye’ye doğru uzun bir yolculuğa çıkıyor. Filmin başında silah taşırken gördüğümüz, sonradan onu bırakıp eline kamera almaya karar veren genç arkadaşı Ziad al-Homsi yol boyunca onu kamerayla kaydedediyor.

Bu sefer yıkımdan ziyade, devrim beklentisinden karşı devrime evrilen süreçte hem ülkenin kaderinde hem de karakterlerin duygu ve düşüncelerinde yaşanan dönüşüme tanık oluyoruz yolculuk süresince. Yolun sonunda şöyle diyor Saleh: “Suriyelilerin toplu göçünün bir parçası oldum ve aynı zamanda Suriyelilerin geri dönme umudunun.” Sondaki yazılı notta ise, “karısından henüz haber alamadığı, Suriye’nin de hâlâ özgürlüğü beklediği” bilgisi yer alıyor.

Gümüş Suyu’nun sonunda da, beyaz karın üzerine kızıl kanla yazılmış olan sözcük: Özgürlük. Garip bir paradoks: Suriye trajedisi, cep telefonuyla çekilip sosyal medya üzerinden bize ânında ulaşan görüntü ve seslerle, kan dondurucu görüntüler içeren aktivist videolarla, belki de tarihte en çok belgelenen, şimdiden bir dizi belgesele konu olan, buna rağmen yakın tarihteki benzerleri içinde en çok görmezden gelinen vaka olarak tarihe geçecek belki de.

Yüzme üzerine yazılmış bir makale okuyarak nasıl yüzme öğrenilemezse (Heidegger’e selam), bu görüntüleri ve filmleri izlemiş olmakla da Suriye’de yaşamanın ne demek olduğu bilgisine ulaşılamaz tam anlamıyla. İşte bu da bizim trajedimiz seyirci olarak. Her şeye rağmen, Suriyelilerin umutsuzluğundan ve bunun görsel-işitsel tasvirinden bir umut filizlenir mi?

Madem felsefeye göz kırptık, Adorno’yla başladığımız yazıyı Walter Benjamin’le bitirelim. İlkinin aksine, geleceğe bakarken umutsuzluktan umut devşirmeye çağıran bir sözüyle: “Sadece umutsuzların hatırı için bize umut verilmiştir.”

 

NOT
1 Theodor W. Adorno’dan alıntılayan Mukadder Erkan, “Auschwitz’den Sonra Şiir,” Ayraç Dergisi, 15 Kasım 2013, erişim 18 Ocak 2015, <goo.gl/Irhn7L>.

 

Paylaş