Diriliş: Peki Ya O Kamera Hareketleri?

Paylaş

24469181056_f66aa46995_zAlejandro González Iñárritu’nun ödüle boğulan yeni filmi Diriliş‘ten (The Revenant) geriye etkileyici görselliğinin dışında ne kalıyor? Iñárritu anlattığı öyküye uygun bir estetik mi biçiyor filme, yoksa estetik öykünün önüne mi geçiyor?

Ali Deniz Şensöz

“Anlatılacak yeni bir hikâye kalmadı.” Her şeyin anlatıldığına, artık aynı hikâyelerin farklı versiyonlarını izlediğimize dair bir serzeniş. Pek haksız bir tespit de sayılmaz. Gücünü görüntüden ziyade hikâyeden alan konvansiyonel sinemanın uzun süredir bir kısırdöngü içinde olduğu bir gerçek. Hollywood’un üretim sıkıntısına girdiğini eski serileri yeniden canlandırmasında, tutmuş formülleri uygulamaya devam etmesinde görebiliyoruz. Fakat konvansiyonel sinema içinde bu kuraklığı aşmaya çalışan, izleyiciye hikâyesinden ziyade görselliğiyle farklı sinemasal deneyimler yaşatmaya çalışan filmler neyse ki var. Örneğin geçen yıl izlediğimiz ve eleştirmenleri kendine hayran bırakan Mad Max: Fury Road’a bakalım. Film, üç cümleyle özetlenebilecek bir hikâyeyi destansı bir görsellikle anlatırken, sadece kum, petrol ve sudan oluşan bir dünyada medeniyetin en ilkel hâliyle nasıl şekillenebileceğini neredeyse sadece görüntü ve sanat yönetimiyle anlatmayı başarabiliyordu.

Alejandro González Iñárritu da yeni filmi Diriliş ile çok bilindik bir hikâyeyi antolojilere geçecek türden bir estetikle anlatıyor. Iñárritu, ona En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarında Oscar da getiren Birdman’de yine görsel diliyle dikkat çeken bir filme imza atmıştı. Artık gözden düşmüş bir Hollywood yıldızının tiyatro sahnesinde “sanat” icra ederek kimliğini yeniden keşfetme öyküsünü uzun planlarla ören yönetmen, tiyatro ile sinemanın ortak anlatım öğesi mizanseni ön plana çıkarıyor, kahramanın yaşadığı arada kalmışlığın estetik bir karşılığını buluyordu.

Iñárritu, Birdman gibi etkileyici bir görüntü yönetimine sahip yeni filmi Diriliş’te bu sefer kasvetli bir westerne imza atıyor. 19. yüzyılın başında Kuzey Amerika’daki işgalcilere rehberlik yapan Hugh Glass’ın öyküsünü takip ediyoruz. Yerlilerin saldırısının ardından ormanın içinde bir yolculuğa çıkan ekibin yürüyüşü, Glass’a bir ayının saldırması sonucu sekteye uğruyor. Oğlu işgalci grubun başı tarafından öldürülen Glass, ormanın içinde ölüme terk ediliyor. Ardından, oğlunun intikamını almak için vahşi doğada bir yolculuğa çıkıyor. Glass’ın bu uzun yolculukta çektiği çileleri en ince detayına kadar gösteren Iñárritu’nun filmini, çilekeş bir karakterin portresi olarak özetlemek mümkün. Birkaç cümlenin dışında repliği bulunmayan Leonardo DiCaprio’yu vahşi doğada hayatta kalmaya çalışırken, yerlerde acı içinde sürünürken, yaralarını iyileştirmeye çalışırken izliyoruz. Karakterin çektiği fiziksel acıları en grafik hâliyle gösteren yönetmenin neredeyse bir istismar filmi çektiği bile söylenebilir.

Diriliş, tıpkı Amerikan İç Savaşı esnasında yerlilerle dost olan bir yüzbaşının hikâyesini ele alan Kurtlarla Dans gibi, ırkçılık karşıtı bir argüman geliştiriyor gibi görünen ama aslında ‘bembeyaz’ bir öykü anlatan bir film. Glass karakteri sanki yerlilerle işgalcileri sinemasal evrende barıştırmak için yaratılmış. Çünkü Glass’ın yaşamak için tek nedeni, işgalcilerin başı tarafından öldürülen ‘melez’ oğlunun intikamını almak. İşgalcilerin rehberi olmadan önce yerli karısıyla bir kabilede mutlu bir hayat süren Glass, böylece ne işgalcilerin ne de yerlilerin tarafında yer alan, herkese eşit mesafede bir karaktere dönüşüyor. Glass karakteri senaryoda gözetilen bu politik doğrucu dengenin sadece bir ürünü. Film boyunca karşımıza hem iyi yerliler hem kötü yerliler, hem iyi işgalciler hem de kötü işgalciler çıkıyor. Yerliler, western türünde görmeye alışık olduğumuz temsilleriyle; kötü olduklarında birer vahşi, iyi olduklarında şifacı bilge kişiler olarak perdeye yansıyorlar. Ya da Glass’ın ancak hayallerinde gördüğü ölmüş karısı gibi, filmin dünyasında birer hayalet olarak dolaşıyorlar. Yerliler ve işgalciler üzerinden bir doğa-medeniyet ikiliği kuran film, temelinde, muktedir beyazlar tarafından yazılan –örtük bir biçimde ya da açıkça– sömürgeci anlatılardan çok da farklı değil.

Estetiğin Çilesi
Glass’ın hikâyesi, muhteşem fakat bir o kadar ürkütücü görünen doğa manzaraları, dudak uçuklatıcı uzun planlar ve nasıl yapıldığını merak edeceğiniz kamera hareketleriyle örülü. Fakat bütün bu görsel estetiğin tek amacı var, o da Glass’ın çektiği çileyi, yaşadığı gerilimi seyirciye hissettirmek. Ayının saldırdığı anda kameranın titremesi, çatışma sahnelerinde gözlerimizin önünden okların geçmesi, uçurumdan aşağı düşerken kameranın Glass’ı takip etmesi, Glass nefes aldığında merceğin buğulanması Iñárritu’nun bu hissi izleyiciye geçirmek için yaptığı numaralardan birkaçı.

Filmin estetiğinin öykünün anlam dünyasını genişletmek gibi bir derdi olduğunu söylemek mümkün değil. Büyük bölümü diyalogların olmadığı uzun sahnelerle ilerleyen film, karakterinin doğanın ortasındaki acizliğini geniş planlar kullanarak tasvir ediyor. Glass’ın çaresizliğini göstermeye çalışan Iñárritu’nun aslında bir nevi “sanat filmi” estetiği yakalamayı hedeflediği söylenebilir. Fakat güçlü bir bağlam kurulmadan, sadece güzel doğa görüntüleri ve sessizlik anlarının böyle bir estetiği işlevsel hâle getirmesi maalesef oldukça zor. Soykırıma uğramış bir halkın coğrafyasını mesken tutan bir filmde, “yerlilerle dost” beyaz bir adamın, hayatta kalma ve intikam alma mücadelesinin ne kadar güçlü bir izlek olduğu sorusu bu noktada akıllara geliyor. Hele ki film, kahramanının intikam duygusuna kutsallık atfedip onu filmin sonunda ilahi bir mertebeye ulaştırıyorken.

“Evet, hikâye çok tanıdık, şaşırtıcı hiçbir şey yok, peki ya o kamera hareketleri?” diye soruyorsak yazının başına dönelim. Baş döndürücü estetiğe sahip filmler, Diriliş’teki gibi sonunu baştan tahmin edebileceğimiz bir hikâyeyi sadece bir bahane olarak kullanırken aslında seyirciyle bir anlaşma yapar. Hikâye, seyircinin sinemasal evren içinde özgürce dolaşabilmesi için her şeyi bir arada tutan bir maya gibidir. Fakat Diriliş, bizimle böyle bir anlaşma imzalamıyor. Estetik, görüntüyü konuşturmaktansa, anlatıyı yüksek perdeden konuşturmak için kullanılıyor. Kameranın film boyunca kahramana kitlenip kalması da bunun en büyük nedenlerinden biri. Kahramanın hayatta kalıp kalamayacağı gerilimi üzerinden bizi öyküye bağlamaya çalışıyor yönetmen. Anlatısal düzlemdeki tekdüzelik muhteşem kamera hareketlerinin arkasına saklanıyor. Tahmin edilebilirliğine rağmen öyküsünün gücüne fazlasıyla inanan ve estetiği sayesinde büyük laflar ettiğini düşünen bir film var kaşımızda.

Diriliş, “anlatılacak hikâye kalmadı” denilen bir çağda Hollywood’un çıkış yolu bulmaya çalıştığı filmlerden biri. 20. yüzyılın başından beri egzotik diyarların cazibesini kullanan, bizi uzayın derinliklerinden gezegenin en bilinmeyen köşelerine kadar taşıyan Hollywood’un bize göstereceği yeni bir şey pek kalmadı. Ya bambaşka fantastik diyarlar keşfetmek ya da çoktan keşfedilmiş diyarları dudak uçuklatıcı bir estetikle önümüze tekrar sürmek zorunda. Çok iyi bildiğimiz bir intikam hikâyesini ısıtıp yeniden önümüze koyan Diriliş’ten geriye, görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki’nin kadrajlarından başka bir şey kalması ise oldukça zor.

Paylaş