Elysium: Cennet de Cehennem de Burada

Paylaş

elysium

Neo-liberalizmin soylulaştırma projeleriyle alt sınıfları şehrin siluetinden gitgide silmesi ve ekonomik uçurumun gün geçtikçe artması, mekânsal ve kültürel olarak birbirinden uzaklaşan bir toplum yaratıyor. Elysium: Yeni Cennet, bu dönüşüm sürecini distopik bir tahayyülün içerisine yerleştiriyor.

Ali Deniz Şensöz

Elysium birçok şarkıya, filme, hikâyeye hatta toplu konuta ilham kaynağı olmuş, Yunan mitolojisinde tasvir edilen cennetlerden biri. İlk başta tanrıların ve kahramanların öldükten sonra ebedi huzur mekânı olarak tanımlanan Elysium daha sonraki yorumlarda tanrıların seçtiği hakkaniyetli kişilerin de öldükten sonra gidebildiği bir mekâna dönüşüyor. Yani Yunan mitolojisinin ‘elit’leri zamanla kendi seçtikleri insanları da yanlarına kabul ediyor. Neill Blomkamp’ın çok ses getiren Elysium: Yeni Cennet’i ise ismini ayrıcalıklı kesimin huzur içinde yaşaması için dünyanın yörüngesine kurulan uzay istasyonundan alıyor. Fakat bu cennet benzeri uzay istasyonunda kimlerin yaşayacağının kararını verenler Yunan mitolojisinin elitleri kadar hoşgörülü değiller. Elysium’a ancak parası olanlar girebiliyor, kaçak olarak uzay istasyonuna girmeye çalışanlar ise ölümle cezalandırılıyor.

2154 yılında geçen film iki farklı ‘dünya’ tasviri sunuyor. Yoksulluk, açlık ve sefaletten kırılan, havası solunamayacak kadar kirlenmiş Dünya ve zenginlerin Dünya’daki ‘cehennem’den kendilerini soyutlayarak lüks villalarında yaşadıkları steril Elysium. Film çoğu bilimkurgu gibi günümüzdeki bir gerçekliği geleceğe taşıyarak zamanımıza bir ayna tutma çabası içinde. Elysium, zenginlerle fakirler arasındaki iki farklı ‘dünya’yı fiziksel olarak da iki farklı ‘dünya’ya hapsederek günümüzdeki sınıfsal ayrımın gelecekteki izdüşümü üzerine distopik bir evren yaratıyor.

Bu iki farklı dünyayı anlamak için sadece günümüze ve yaşadığımız şehirlere göz atmak aslında yeterli. İstanbul’da ya da herhangi bir büyük şehirde aynı kentin içindeki Elysium’lara (ki Şişli’de bir rezidansın adının da Elysium olması oldukça manidar) baktığımızda, Blomkamp’ın distopik gelecek tasvirinin aslında günümüzle fazlasıyla bağ kuran bir tarafı olduğu rahatlıkla görülebilir. İstanbul’un güneybatı tarafında, gecekondu mahallelerinin dibinde yer alan lüks toplu konutları düşündüğümüzde, Elysium’daki gibi bir uzay istasyonunun inşa edilmesinin sadece bir zaman meselesini olduğunu söyleyebiliriz. Ekonomik çarklar bu şekilde dönmeye devam ettiği sürece, teknolojik imkânlar el verdiğinde Elysium benzeri bir yapay uydunun kurulması çok da ihtimal dışı durmuyor.

Neo-liberalizmin soylulaştırma projeleriyle alt sınıfı şehrin siluetinden silmesi, ekonomik uçurumun gün geçtikçe artması mekânsal ve kültürel olarak birbirinden uzaklaşan bir toplum yaratıyor ve sınıflar arasında nefretin doğmasına neden oluyor. Birbirini tanımayan, hayatları hiçbir şekilde kesişmemeye başlayan ve karşı taraf için bir bilinmeze dönüşen farklı sınıflara mensup insanlar birbirini bir tehdit olarak algılıyor. Muktedirler işçileri gözlerden ırak yerlere sürüyor ve elitlerin daha “huzurlu” bir dünyada yaşaması sağlanmış oluyor. Elysium’un bu dönüşüm sürecini günümüzde geçen öykülerle ele alan filmleri hatırlatan bir tarafı da var. Bu yıl !f istanbul’da gösterilen Brezilya filmi Komşu Sesler ya da 2007 Meksika yapımı Yasak Bölge birbirinden uzaklaşan ve sınıfların arasına kelimenin tam anlamıyla duvarlar ören şehirleri masaya yatırıyordu. Yasak Bölge’de lüks bir sitenin etrafında örülen duvarlarla kendini dışarıdaki sefil dünyadan soyutlayan orta sınıf Meksikalılar, duvarın bir kaza sonucu yıkılmasıyla büyük bir ‘tehdit’le karşı karşıya kalıyor ve bir cadı avı başlatıyorlardı.

Umutsuz Gelecek
Günümüz şehirlerinin insanı umutsuzluğa sürükleyen hızlı dönüşümü, Elysium’da geleceğe dair umutsuz bir tabloda resmediliyor. Bu sefer ellerinde ekonomik gücü olanlar yaşam alanlarının etrafına duvarlar örmek yerine gezegeni toptan terk ediyor. Uzaydan dünyanın sadece mavi, güzel siluetine bakan elit kesim dünyanın yörüngesine taşınarak kendini “tehdit unsuru” işçilerden soyutlamış oluyor.

Fakat bu düzenin bu şekilde devam etmeyeceği aşikâr. Blomkamp da tam olarak bu umutsuz gelecek tahayyülünün içinde umudun yeşermeye başladığı bir döneme denk düşürüyor hikâyesini. En küçük bir itaatsizliğin bile şiddetle cezalandırıldığı, robot polislerin kol gezdiği çölleşmiş bir Los Angeles’ta bir robot fabrikasında çalışan Max’in hikâyesine odaklanıyoruz. Max’in küçüklükten beri en büyük hayali Elysium’a gitmek, yani sınıf atlamak, refah içinde bir hayat sürmek. Bir iş kazası sonucu aşırı dozda radyasyona maruz kalan Max beş günlük ömrü kaldığını öğrendiğinde, tek çıkış yolunun Elysium’a gitmek olduğunu biliyor. Refah içinde bir hayat için değil, hayatta kalabilmek için Elysium’a gidebilmenin bir yolunu aramaya başlıyor. Çünkü ayrıcalıklıların evinde bütün hastalıkları birkaç dakika içinde iyileştirebilen bir tıp cihazı yer alıyor. Sadece kendi hayatını kurtarmak için yola çıkan Max, beynine yüklenen verilerin sistemi yeniden başlatabileceğini ve tüm insanlığın geleceğini değiştirebileceğini öğreniyor fakat bu bilgi onun kararında bir değişiklik yaratmıyor.

Filmde gördüğümüz kadarıyla herhangi bir politik bilince sahip olmayan ve tek derdi Elysium’a gitmek olan Max’in bu “bencilce”  hareketine pek de şaşırmıyoruz aslında. Elysium’un senaryosu bir bireyin ölüm kalım mücadelesiyle tüm ekonomik düzenin değişebileceği bir ihtimalin kesiştiği anda parlaklaşmaya başlıyor. Fakat Blomkamp bu çatışmayı senaryoda çok çabuk tüketiyor ve Max benzer öykülerde görmeye alışkın olduğumuz üzere bir kurtarıcıya, kahramana dönüşmeye başlıyor. Max’in bir kahramana dönüşme öyküsü de tamamen duygusal motivasyonlar nedeniyle oluyor. Max çocukluk arkadaşı (aşkı) Frey ve lösemi hastası kızıyla aynı mekâna hapsolduktan sonra gerçek anlamıyla zoraki bir kahramana dönüşüyor ve dünyayı kurtarmaya karar veriyor.

Zoraki Kahraman Max
İyi bir çıkış noktasına sahip olsa da Elysium’un tatmin edici bir deneyime dönüşmemesinin temelinde, tesadüflere sırtını dayayan ve iddialı politik alt metninin içini tam olarak dolduramayan senaryosunun olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanında Max’in ve diğer karakterlerin geçmişleri, motivasyonları ve kararları üzerine senaryoda yeterince çalışılmamış olması, filmi büyük bir inandırıcılık sorunuyla karşı karşıya bırakıyor. Max’in radyasyona maruz kalmasının ardından bir makine-insan’a dönüşme süreci ve ardından tesadüf sonucu Elysium’u yok edebilecek bilgileri edinmesi, kahramanın sürekli doğru yerde ve zamanda olması, filmin kurduğu dünyanın inandırıcılığını ciddi anlamda zedeliyor. Senaryodaki zaafların özellikle filmin düşmek bilmeyen temposu nedeniyle daha da ön plana çıktığı söylenebilir; yer yer aksiyon uğruna hikâyenin gelişimi geri plana itiliyor. Filmi izlerken her ne kadar sonunu tahmin edebileceğiniz bir hikâye kurgusuyla karşı karşıya olduğunuzu fark etseniz de, Blomkamp’ın anlatım becerisinin senaryodaki zaafları kısmen kapatabildiğini belirtmek gerek. Filmin bol oyuncaklı tasarımının ve Blomkamp’ın türün gereklerini yerine getiren yönetmenliğinin filmi ayakta tuttuğu söylenebilir. Filmin metinsel olarak zayıf kaldığı noktaları görmezden gelmek pek mümkün değil fakat jenerik aktığı zaman filmin bırakmaya çalıştığı izin öneminden de bahsetmek gerek.

Yakın zamanda Barack Obama’nın daha adil bir sağlık sistemi için tasarlattığı ‘Obamacare’ projesi ABD’de büyük bir tartışma yaratmıştı. Kaliteli sağlık hizmetine ulaşamayan kesimin sigortalanmasına imkân tanıyan bu yeni düzenleme, orta ve üst kesimin vergi yükünü artırdığı için büyük tepkiyle karşılandı. Hatta Obama’nın komünist olduğunu iddia eden bile çıktı. Elysium’un temel meselesinin sağlık hizmetinin dağıtımındaki adaletsizlik olması, ABD’deki muhafazakâr kesimde bazı komplo teorilerinin üretilmesine neden oldu.1 Bazı sağcı yazarlar ve TV kanalları filmi komünizm propagandası yapmakla suçladı. Bu noktada adaletsizliğin dibe vurduğu bir dünyada herkesin aynı imkânlardan faydalanmasını savunan bir filmin seyirci üzerinde nasıl bir etki bırakacağı ya da bu konu hakkında bir farkındalık yaratıp yaratmayacağı tartışılabilir. Sağcı kesimin serzenişlerinin bir bardak suda fırtına koparmaktan pek bir farkı olmadığını da söyleyebiliriz. Çünkü sinemanın dünyayı değiştiremeyeceği kesin fakat diğer yandan dünyanın sinemayı değiştirme gücü yadsınamaz bir gerçek. Ki bunu Blomkamp da Wired’daki röportajında belirtiyor ve politik hassasiyetleri de olan bir yaz eğlenceliği yapmak için yola çıktığını söylüyor.2 Hollywood’un dağıtım kanallarını ve kitlesel gücünü kullanmayı başaran Blomkamp’ın herkesin rahatça içine girebileceği kolay (fakat oldukça sorunlu) bir senaryoyla derdini daha geniş kitlelere ulaştırma çabası, Hollywood gibi acımasız bir sistem içinde yine de cesaret gerektiren bir çaba. Fakat filmin politik boyutunun sadece fakirler-zenginler üzerinden kurulan bir iyi-kötü mücadelesi etrafında işlenmesi, Elysium’un politik önermelerini yüzeysel bir noktada bırakıyor. Köşeli karakterler ve standart bir şablona dayanan senaryo yapısı Blomkamp’ın herhangi bir tema üzerinde derinleşmesinin önüne geçiyor.

Blomkamp’ın kendisinin de dediği gibi Elysium kitlelere rahatça ulaşabilecek standart bir öyküyü tercih ediyor.3 Hikâyeler anlatılmaya başlandığından beri sayısız defa duyduğumuz bir kahramanlık öyküsü, görmeye pek de alışkın olmadığımız, sınıf meselesinin bilincinde bir Hollywood filminin içinde tekrardan anlatılıyor. Hollywood’un hızlı tüketim ürünlerinin sinema salonlarımızı işgal ettiği geçtiğimiz yaz mevsimine baktığımızda Elysium’un sinemasal olarak benzer mantıkla üretilmiş diğer ‘eğlenceliklerden’ pek de farklı olmadığını söyleyebiliriz. Fakat yine de sinema salonundan çıkıp etrafı Elysium’larla çevrili kentimizin sokaklarında yürümeye başladığımızda, Elysium’un kurduğu distopik dünyanın çok da uzak bir geleceği temsil etmediğini fark etmemiz filmi türevlerinden daha değerli bir noktaya oturtuyor.

NOTLAR
1 Peter Debruge, “Is ‘Elysium’ Socialist Agitprop or Smart Sci-Fi Filmmaking?,” Variety, erişim 25 Ağustos 2013, <goo.gl/24priX>.
2 Mark Yarm, “Elysium’s Director Thinks His Hellish Paradise Is Our Future. Let’s Hope He’s Wrong,” Wired, erişim 25 Ağustos 2013, <goo.gl/i5U3Lv>.

ADI GEÇEN FILMLER
Komşu Sesler (O Som ao Redor, 2012)
Yasak Bölge (La Zona, 2007)

Paylaş