Gözümün Nûru: Sinemayı Yüzüstü Bırakmamak

Paylaş

gozumun_nuruÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK

En büyük hayali sinema yapmak olan bir genç adam, göz hastalığı yüzünden bu şansı kaybetmekle yüz yüze kalır. Sonucun ne olacağının bilinmediği iyileşme evresinde gördüğü rüyaların birinde, doktorun istediği gibi evde yattığı yüz üstü haliyle, upuzun bir yatakta dirsekleri üstünde ilerler. Karşısına bir yapımcı çıkar. Bu haliyle filminin yapımcılığını üstlenemeyeceğini söyleyerek yataktan aşağı atlayan yapımcıya “sana ihtiyacım yok” der. Derken karşısına şuh kahkahası, saçları, elbisesi ve makyajıyla galadan fırlamış gibi görünen bir kadın oyuncu çıkar. O da filminde oynamayacaktır, aynı sebepten. Kahramanımız vazgeçmez, onu da geçerek ilerlemeyi sürdürür, onsuz da olsa filmi çekecektir. Bu kez karşısına bir eleştirmen çıkar. Daha filmi izlemeden “eleştirilerim var”  diyen eleştirmen başlar konuşmaya, senaryodaki gedikler, oyunculukların yapaylığı… Sözünü bitirmeden genç adam onu aşağı atar. Ona da ihtiyacı yoktur.

Gözümün Nûru pijamalarıyla yatakta gördüğümüz Melik Saraçoğlu’nun, yönetmenliğiyle birlikte yapımcılığını ve oyunculuğunu da Hakkı Kurtuluş ile birlikte üstlendiği bir film. Altın Koza Film Festivali’nde, Adana’da ilk kez seyirciyle buluştuğunda da ödüllere kavuştu. En İyi Kurgu ödülüne, Yozgat Blues’la paylaştığı En İyi Film ve En İyi Senaryo ödüllerine ek olarak, sinema sevgisine bakan bu filme dair kayıtlara geçen ilk eleştirmen görüşü de aynı ödül töreninde geldi: SİYAD En İyi Film Ödülü.

Hakkı Kurtuluş ile Melik Saraçoğlu’nun ilk kurmaca filmleri Orada seyirciyle ilk kez buluştuğu zamanlarda, adları Bergman’la birlikte anılıyordu. Yönetmenlerin Ingmar Bergman’ı en büyük ilham kaynaklarından biri olarak tanımladıkları biliniyordu, hatta en sevdikleri yönetmenin dünyasına yaptıkları otobiyografik seyahati Bergmanya’ya Yolculuk adıyla belgeselleştirmişlerdi de. Kurmaca filmleri Orada, annenin ölümüyle bir araya gelen parçalanmış bir ailenin bir gününü yoğun ve duygusal bir seyirlik olarak aktarıyordu. Bu nedenle, ikinci kurmacaları Gözümün Nûru’nun bir Woody Allen filmini andıran havası takipçileri için enteresan bir sürpriz olmalı. Film, Allen’ın Manhattan’ı gibi, George Gershwin’in Rhapsody in Blue’suyla açılıyor. Gördüklerimiz ise, siyah beyaz şehir manzaraları değil, solgun çocukluk fotoğrafları. Filmin yönetmen ve senaristlerinden Melik Saraçoğlu’nun sesi, onun hayat hikâyesiyle devam edeceğimizi belli ediyor. Aynı zamanda başrol oyuncusu olan Saraçoğlu’nun yaşadıklarından, gözünün ışığını kaybetmemeye çalışma macerasından bir kesit izlemeye başlıyoruz.

Çoğunluğu evdeki hasta yatağında geçecek olan filmin öğrenci filmi havası, daha başta kendini böyle belli ediyor. İzleyen sahneler açılış kadar klişe değilse de, benzer bir naifliği sürdürüyor. Melik’in hayatında gözlüğün önemini çocukluğundan itibaren gördükten ve retina dekolmanı hastalığı hakkında bilgi sahibi olduktan sonra, film bir sinema âşığının yolculuğunu takip etmeye başlıyor. Sinema eğitimi için Fransa’ya gidiş, Hakkı’yla yollarının kesişmesi, Lumière Kardeşlerin (Melik’in ifadesiyle “Işık abiler”) kamerasını kurduğu yerleri ve müzeleri ziyaret, ek iş olarak çalışılan sinema gişesi, ışığın Melik’in hayatındaki önemini anlamamız için gerekli serim unsurları. Ama ‘fabrikadan çıkan işçilerle’ birlikte poz vermekle başlıyor her şey. Tüm bunları neşe ve coşkuyla anlatırken hastalığının gözünü kaybetmesine sebep olacak kadar ciddi düzeyde olması, haliyle merak uyandırıyor. Burada alabildiğine dramatize etmeye uygun bir tema olduğu halde, yönetmenlerin tercihi konuyu kara mizahla ele almak. Arada Melik, “Bakmayın dalga geçtiğime, çok korkuyorum” dese de, filmin seyirciyi kahkahalara boğan galası bu üslup sayesinde eğlenceli bir havada geçebildi.

Yere Bakan Yürek Yakan
Sinemayı konu edinen filmlerin önemli bir kısmının paylaştığı kusur, sanki öyle bir şey mümkünmüşçesine, hayata dair değilmiş gibi davranmaları. Sanatçının iç dünyasına gömülerek dışarıda olup bitenlerle, kahramanın sinemayla ilişkisinin toplumsal bağlamıyla ilgilenmemek, tutku hakkında bir film için kolay görünebilir. Gözümün Nûru’nun ışığı ise, Melik’in yaşadıkları ve hissettikleri kadar, bunu içine alan çevreye, ailesine, arkadaşlarına ve onların yakınlarına doğru genişledikçe kuvvetleniyor.

Hastalık teşhisi konduktan sonra sırada, 40 günlük evde yüz üstü yatma macerası var. Melik’le yakından ilgilenen ailesi, her ihtiyacını temin etmekten gözüne pomat sürmeye kadar her dakika yanında duran annesi, yaşadığı müddetçe oğluyla ilgilenmeyi görev bilen babası, gece nöbetlerinde sırt üstü dönmesin diye onunla kalan kardeşi, kulakları ağır işitse de Fransızca şiirler okuyup torununun koluna giren dedesi ve başını öne eğmek zorunda olduğu için, bir ayna yardımıyla yüzüne baktığı sevgilisi, hep yanındalar. Onlarla ilişkilerinde bile, ne yaptığını her an sorgulayan bir yabancılaşma fikri, filmin mizahına içkin. Aralarda, Üç Arkadaş’ta gözleri açılınca “görüyorum” diyen Hülya Koçyiğit ya da Ölüm Görevi’nde gözleri görmeyince duvarları yumruklayan Cüneyt Arkın gibi, Yeşilçam filmlerinden alınmış kör olmakla ilgili sahneler, en eğlencelilerinden.

Uzun uzun oturup gürültüyle konuştukları hasta ziyaretinde Melik’in “ne yere bakan yürek yakan” olduğunu söyleyip kahkahalarla gülen aile dostları bu yabancılaşmanın ayyuka çıktığı sahnelerden biri. Aynı zamanda da, salonda yatağında gözleri bantlı yatıyor olduğunda dahi, bu ânın sinemasallığını yakalayan bir İstanbullu orta sınıf gencin gözlemlerini yansıtıyor; “hasta ziyareti kısa olur” deyip deyip oturan, nezaketle geri çevirdiği ikramı sonunda iştahla yiyen konuklar, annesinin onlara hizmet ederken, yorgun yüzünde bir gülümsemeyle bir nebze olsun rahatlaması gibi. Kendilerini oynayan aile, senaryoyu da okumadan, Melik Saraçoğlu’nun “şu olayı hatırlıyor musunuz” yönlendirmeleriyle çekimlere hazırlanmış ve yönetmenlerin “aileye biraz haksızlık etmiş olabiliriz” sözleriyle tarif ettiği tarz, ortaya duyguyu başarıyla aktaran bir sonuç çıkarmış.

Gözümün Nûru, evinde ailesiyle çektiği filmlerde kendi güldüğü şeylere seyirciyi gülmeye çağıran acemi sinema örneklerine benziyor gibi görünebilir uzaktan. Oysa tam bu üslubu sayesinde Türkiye sinemasında benzerine pek rastlanmayan bir kara mizah örneği haline geliyor. Altın Koza’da gördüğümüz filmlerde, taşrada sıkışmışlığı bunalımlı bir durağanlıkla anlatma eğilimi bu yıl yerini ağlanacak hale güldüren bir komedi üslubuna bırakmış gibiydi. İstanbul-Lyon arasında gidip gelen Gözümün Nûru ise başka türden bir sıkıntıyı kara mizahla işlemeyi başaran bir film. Ameliyat üstüne ameliyat da olsa, günlerce yatsa da sonunda yönetmen iyileşiyor ve sinemayı yüzüstü bırakmıyor, ne mutlu.

ADI GEÇEN FİLMLER
Orada (2009), Bergmanya’ya Yolculuk (2011), Manhattan (1979), Üç Arkadaş (1971), Ölüm Görevi (1978)

Paylaş
 

One Response