Güzelliğin On Par’ Etmez: Gönlümdeki Köşk

Paylaş

guzelligin_on_par_etmez

49. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dahil toplam altı ödül alan Güzelliğin On Par’ Etmez, Michael Haneke’nin de ders verdiği Viyana Film Akademisi’nde eğitim gören Hüseyin Tabak’ın ilk uzun metrajlı kurmaca filmi.

ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK

Aşık Veysel’in filme adını veren dizesi “Bu bendeki aşk olmasa” diye devam etse de, yapımcı ve yönetmen Hüseyin Tabak “Film Türkiye’de vizyona girmezse ödül on para etmez” demişti. Seyirciyle buluşmayı hevesle bekleyen birçok sinemacı adına, Altın Portakal’ı kazanan film için böyle bir ihtimali konuşabiliyor olmamızda şaşılacak bir şey yok. Dağıtım sorunu, özellikle ödüllü hemen her filmle kendini yeniden hatırlatarak, son zamanlarda daha sık gündeme gelir oldu. “Eğlenecek yer bulaman” dizesinin verdiği hissin, Emek Sineması gibi “gönlümdeki köşk” denebilecek yerleri birer birer kaybetmekle ilgisini konuşmaya bile sıra gelemezken, teselli olabilirse, Güzelliğin On Par’ Etmez vizyonda.

Âşık olduğu Hırvat kızının ardından bakan ufaklığın Almancaya çevirmeye çalıştığı Veysel dizeleriyle Türklerle Kürtlerin birlikte ağlayabildiği bir hikâye anlatan filmin Türkiye yapımı olup olmamasının tartışılması, başlı başına tuhaf ve ironik bir durum. Tabak’ın Maraş’ın Afşin’ine bağlı Kaşanlı köyünde çektiği belgesele dayansa da Güzelliğin On Par’ Etmez’in birçok yerde Avusturya filmi olarak geçtiği biliniyor. Nihayetinde Altın Portakal’ın ulusal yarışmaya katılım kriterlerini yerine getirdiği açıklanınca tartışmalar da durulmuş oldu. Ama bu teknik meseleyi bir kenara bırakırsak, asıl çeşitliliği filmin referans dünyasında bulabiliriz: Haneke’nin öğrencisi olmasının yanı sıra Tabak’ın, Veysel’den, Yılmaz Güney’den, savaşın son bulmasından söz edişinde dikkat çekici bir taraf var.

Aşk ve Diğer Zor Mevzular
Filmin 12 yaşındaki baş kahramanı Veysel, Avusturya’da yaşayan ama bu memleketin dilini bilmeyen sessiz ve güleryüzlü bir çocuk. Daha doğrusu, filmin başında henüz bir çocuk. Evdeki çatışmalı ortam, kendi derdini kendi çözme girişimi ve okuldaki Hırvat kızı Ana’ya aşkı, giderek bir ergen olarak hayatın karşısına çıkmaya çağırıyor Veysel’i. Huysuz abisi, edilgen annesi ve eskiden dağda olduğu için, şimdiyse çalıştığından, birlikte pek vakit geçiremediği babasından oluşan evin bunaltıcılığında, adaşı Veysel’in türkülerine sığınmış. Kulaklıklarını hiç çıkarmadan defalarca aynı türküyü dinlemesi, konuşabilecek, dertleşebilecek, hatta dilini anladığı kimsenin olmadığı bir yerde sade birkaç ezgi, birkaç dizeye tutunarak yaşayabilmesinden. Böyle yapmayan abisi, babasına “Sen teröristsin” diye bağırarak evden kaçıyor, misal. Serseri arkadaşlar edinen abi, kapıya dayanan polis, Ana’yı götüren göçmen bürosu, yalnız ve maço komşu Cem, birer gurbet hadisesi olarak hayattaki yerlerini alıyor. Ancak filmin duygusu, tüm bunlardan sıyrılıp aşk mevzularının egemenliğine giriyor. Nihayetinde, bir Veysel türküsünün başka dile çevrilmesi kadar zor mevzulara el atsa da, naif bir çocukluk aşkının dünyasıyla yetiniyor Güzelliğin On Par’ Etmez.

Filmin, Veysel pek konuşmamasına karşın, onunla birlikte sıkılmamızı, hayal kurmamızı, aşkı için üzülmemizi mümkün kılan bir sinema dili var. Veysel’in sessiz ve uyumlu ifadesini sık sık yakın planlarla göstererek oluşturduğu bu dil Güzelliğin On Par’ Etmez’in en büyük başarısı. Ancak filmin yapısı hemen her yan öyküyle yeniden dağılıyor. Haneke filmlerinin her planın bir bütüne bağlandığı titiz tutarlılığından ya da Yılmaz Güney’in seyircisini coşkulandıran politik duruşundan bir şeyler taşısaydı keşke, diye düşündürmüyor değil. Filmin dağınık yapısı, bütünlüğünü zora sokmakla kalmıyor, söylemeye çalıştığı şeyle ilgili sorunları da beraberinde getiriyor. Bir zamanların gerillası mülteci babanın, sadece “ben sizin için dağa çıktım” repliğiyle temsil edilmesi, hayattaki amacının ne olduğundan bahsedilmemesi, onu sürekli hedef tahtasına koyuyor. Seyircinin bu durumu filmin milliyetçiliğine dair bir gösterge olarak yorumlamamasını beklemek boşuna olur. Oysa tüm açıklamalarında savaşın son bulmasına ve kardeşliğe odaklanan bir yönetmenden bahsediyoruz. Şişman göğsünün üstündeki ay yıldız dövmesine vurarak babasına meydan okuyan gencin durumunun acıklı olduğunu görmek kolay elbette, sadece insan filmden, bu kopukluktan kimin sorumlu olduğuna dair daha cesur cümleler bekliyor. Yoksa, eski bir gerillayı olumlu bir karakter yapmanın barışçı bir söylemi beraberinde getirmediği günlerde olduğumuz malum. Filmin temel meselesi bu değil belki, Veysel’in aşkı. Ama nihayetinde, Türk ve Kürt göçmenlerin aynı Veysel türküsüyle duygulanabilmeleri, tam da bu kardeşliğe dair bir şeyler söylüyor. Kürtlerle Türkler arasındaki barışın nasıl onurlu ve adil olabileceğini anlatmak sinemanın görevi değil elbette, fakat bu iki halkın aslında birbirlerinden bir farkı olmadığı gibi mesajlar, yeni bir şey söylemek bir yana, eski ezberleri güçlendirme tehlikesi taşıyor. Utangaçça yinelenen birlik vurgusunun, gösterenden bağımsız olarak geleneksel önyargıları yeniden üretmesi hep mümkün. Güzelliğin On Par’ Etmez’in sorunu da bundan farklı değil.

İlk filmiyle seyirciyi küçük Veysel’in “gönlündeki köşk”te başarıyla ağırlaması, Tabak’ın dikkatle izlemeye değer bir yönetmen olduğunu gösteriyor. Veysel’in sevimli çırpınışı seyircinin kalbini kazanırken, arkadaşlık kurduğu komşu Cem’in hikâyesi ise, filmin en derinleştiği yer aslında. Sert ve huysuz görünüşüne rağmen kıramadığı küçük çocuğa yardım etmeye başlayan Cem, ona kendi aşkından söz ediyor, içini döküyor. Gurbette içine kapanan Cem’in şovenist görüşlerin etkisinde, Kürt düşmanlığından kadın düşmanlığına, ‘insana uzak’ türlü özelliklere sahip olduğu ortada. Karakterin kırılması ve açılması, tam da bu nedenle heyecan verici. Benzetmeyi bozmayıp, adına Yılmaz Güney efekti dersek, filmin bunun üstünde durduğu her dakikayla zenginleştiği muhakkak. Gerisi, Veysel’in bir başka türküsünde dediği gibi: “Anlatamam derdimi dertsiz insana.”

Paylaş