Hitchcock ile Derdimiz

Paylaş
hitchcock-film-karesi

MURAT TIRPAN

Alfred Hitchcock meşhur söyleşisinde Truffaut’ya kendi dönemlerinde çok az gerçek sinema yapıldığından yakınıyordu: “Yapılanlara ‘konuşan insanların fotoğrafları’ diyebilirim. Sinemada bir öyküyü anlatırken ancak başvurulacak başka bir yol kalmadığında diyalog kullanılmalıdır. Ben daima bir öyküyü öncelikle sinemaya özgü bir yöntemle anlatmaya çalışıyorum.” Bugünlerde gösterime girerek sinefilleri fazlasıyla heyecanlandıran, Sacha Gervasi’nin, üstadın başyapıtı Sapık’ın (Psycho, 1960) yapım sürecini anlatan Hitchcock adlı filmi, ne yazık ki tam da bu hatayı yaparak güçlü kadrosuna rağmen sinemadan nasibini almamış kuru bir biyografi olarak çıkıyor karşımıza. Heyecanla sinemaya koşan seyirci, Sapık’ın kamera arkasına dair neredeyse hiçbir şey göremeden, ustanın sinemasal dünyasına biraz bile yakınlaşamadan eli boş ayrılıyor salondan.

DUŞSUZ SAPIK
Filmin başında perdede beliren ünlü yönetmen, televizyon için sanatsal düzeyini düşürme pahasına çektiği Alfred Hitchcock Sunar (Alfred Hitchcock Presents, 1955) dizisinin bir bölümündeki gibi karşımıza çıkıp, “iyi akşamlar” diyerek bize sesleniyor. Biraz sonra izleyeceğimiz gerilim dolu hikâyeden bahsediyor. O sırada Sapık’ın ilham aldığı seri katil Ed Gein’in erkek kardeşini öldürdüğü komik bir canlandırmayı izliyoruz. Hitchcock’un hikâyeleri popüler görünen formatlarının altında izleyici için derin özdeşleşmeler ve özellikle psikanalitik açılımlara sahiptirler. Ancak dikkatimizi, sinema tarihinin klasikleri haline gelmiş bu yapıtlardan elinde çay bardağıyla gülümseyen bu şişman adamın kendisine çevirdiğimizde hayal kırıklığına uğrarız çünkü aslında o, verdiği röportajlar ve anılarından bildiğimiz kadarıyla, eserlerine kıyasla tek boyutlu ve daha az çekici biridir. Kişisel olarak Hitchcock ile tanışmak, muhtemelen çok sevdiğimiz, bütün kitaplarını ezbere bildiğimiz bir yazarın imza gününe gittiğimizde duyduğumuz hayal kırıklığına benzer bir şeyler yaşatacaktır. Belki de gerçekten yazarı tanımamıza hiç gerek yoktur. Çünkü Robin Wood’un yazdığı gibi o, büyük sanatçılar arasında en az öz bilince sahip olandır. Muhtemelen Hitchcock kendisinin bildiğinden çok daha büyük bir sanatçıdır.1

Dolayısıyla yönetmenin kişisel hayatından kesit almaya çalışan bir film, onu seven ve yapıtlarındaki derin altmetinlere, kendine özgü sinemasal manipülasyon araçlarına ve literatürde bunlar üzerine yapılmış bir sürü tartışmaya vâkıf kimseleri tatmin etmeyecek daha kişisel hikâyeler anlatmak durumunda kalacaktır. Ama insan bu kişisel hikâyelerin de biraz Hitchcockvari bir üslupla anlatılmalarını bekliyor açıkçası. Filmin, konu aldığı meşhur klasiğe ve üretim sürecine dair bir şeyler söylemesini de. Hitchcock aslında Sapık’a ve yaratım şekline dair pek de bir şey söyleyemiyor. Hakkında yazılan sayısız inceleme metni bir yana2 Sapık, temaları ve yöntemiyle de popüler sinemayı derinden etkilemiştir. Gervasi’nin filmin üretim sürecine dair çözümleme yapamaması belki de tam olarak onun suçu değil, yönetmenin kendisi de Sapık’ı çekerken büyük ölçüde eleştirmen ve izleyicilerin onun sinemasından anladıklarının çoğunu yaptığının farkında değildi. Wood’un yorumunu ödünç alırsak kuşkusuz Hitchcock kameranın nerede duracağını veya kurguyu neden öyle yaptığını biliyordu ama bu farkındalık, örneğin bizlerin ‘izleme’ye ve ‘bakış’a atfettiğimiz şeyleri içermiyordu. Ancak Hitchcock’un var olan sanatsal niyetleri ve teknik kararları da –belki yapımcıların filmde orijinal Sapık’tan kareleri kullanma izni alamamaları yüzünden– filmde eksik kalıyor. Örneğin Hitchcock’un, Norman’ın bodruma cesedi taşıdığı o meşhur sahnenin üst açıdan çekilmesi gerektiğini söylediği sahne, o bölümü göremediğimiz için heba oluyor. Hitchcock’un Sapık dönemine ilişkin bir film çekildiğini duyan sinemaseverin en çok merak ettiği şey herhalde duş sahnesinin kamera arkası olacaktır. Ne var ki film bunu yine kısaca geçmek zorunda kalıyor; oysa belki de filmin çekilmesinin temel nedenlerinden biri bu sahnedir. Frederic Jameson, Hemingway’in anlatılarını belli türden cümleler yazabilmek üzere seçtiğini söylemişti. Aynı şey Hitchcock için de geçerlidir: Belli türden sahneler çekebilmek için yönetmenin öykü icat ettiği söylenir.3 Bu konuda filmin yaptığı tek bir yorum var. Filmde, kadının nasıl bıçaklanacağını sette uygulamalı olarak sergileyen Hitchcock, Marion’ın yerine tüm sevmediklerini (karısını baştan çıkaran Whit, filmi reddeden Paramount’un başkanı, sansürcü…) koyuyor. Yani film Hitchcock’un kendisini katil yerine koyduğunu söylüyor. Burada Hitchcock bir bakıma endüstriyi terörize etmiş oluyor ki bu pek de doğru bir yorum sayılamaz.

ACIMASIZ GÖZLER
Stephen Rebello’nun ‘Alfred Hitchcock and the Making of Psycho’ adlı kitabından uyarlanan film sonuçta bu konudan uzaklaşıp yönetmen ve karısı Alma’nın ilişkisine yöneliyor. Filmin odağının önemli bir kısmını oluşturan bu ilişki de ne yazık ki fazlasıyla karikatürize. Karı kocanın ilişkilerinin niteliğini ayrı yataklarda yatıyor oluşlarını üst açıdan göstererek anlatmak gibi bir çiğliği düşünün. Ya da dehanın arkasındaki kadın olduğu söylenen Alma’nın ona senaryoda yardım ederkenki basit yönlendirmelerini akla getirin, başkahramanı filmin yarısında öldürmeliyim diyen Hitchcock’a verdiği akıl: “ilk yarım saatte ölsün!” Oysa Hitchcock’un kadınlarla ilişkisi üzerine çok yazılıp çizilmiştir, Ingrid Bergman, Grace Kelly, Tippi Hedren, Kim Novak, Janet Leigh, Vera Miles, Julie Andrews gibi sarışınlara tutkun olduğunu biliyoruz. Hitchcock bu kadınlarla yaşadığı yıpratıcı, tacizkâr ilişkileriyle meşhur. Sinemasal anlatılarında kadının bütün felaketlere sebebiyet verdiği konusunda yabana atılmaz tezler mevcut. Örneğin yakın zamanda çekilen başka bir yapımda, bir HBO prodüksiyonu olan The Girl’de (2012) Tippi Hedren özelinde yönetmenin neredeyse mizojeniye varan bir yanı olduğu iddia ediliyor. Bu tezin doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılır ama Gervasi’nin Hitchcock’u bu tür bir cesareti bile gösteremiyor ve onun Alma ile olan ilişkisini karikatür derecesinde basitleştirirken, Vera Miles ve Janet Leigh ile ilişkisini ise küçük imalarla geçiştiriyor.

Filmin ilgilenmeye çalıştığı ama yine derinleştiremediği bir mesele daha var: Hitchcock’un her yerde ve herkesin üzerinde hazır ve nazır bir bakışa sahip olduğunu göstermeye çalışması. Herkesi ve özellikle kadınlarını (Vera’yı, Alma’yı, Janet Leigh’yi) sürekli röntgenlemektedir Hitchcock. Norman’ın Sapık’ta Marion’a söylediği cümlede olduğu gibi, ‘acımasız gözler sürekli onları inceler’. Yönetmen son sahnelerden birinde Sapık’ı izleyen seyircileri de gizlice röntgenler ve onların korkmasından haz alır. Hitchcock ‘bakış’ meselesiyle filmlerinde sürekli oynamıştır, örneğin nesnel sandığımız çekimler birden öznel çekimlere dönüşebilirler. Bu, anlamlandırma sürecini etkileyen, sinemasal olarak çarpıcı bir noktadır kuşkusuz ama Sacha Gervasi’nin filminde, hayal kırıklığı yaratan bir şekilde Hitchcock herkesi doğrudan izler, hatta Vera bu durumu açıkça telaffuz eder: “Bizi sürekli izliyor.”

Film, duş sahnesinin nasıl çekildiği, Norman karakterinin yaratılış süreci, filmin macguffin’i paradan neden bahsedilmediği, Bates Otel’in tasarlanışı, dedektif Arbogast’ın ölümündeki muhteşem teknik gibi şeylerle ilgilenmek yerine, Hitchcock’un, rüyalarına giren seri katil Ed Gein’i bir saplantıya dönüştürmesini anlatmayı yeğliyor. Fakat Gein’in yönetmeni neden bu kadar etkilediğini filmde pek de anlayamıyoruz. Hitchcock’un da bu gerçek olayı filmde neye dönüştürdüğünü göremediğimiz için, her şey eğlenceli bir skeçten öteye gidemiyor izleyici için.

Yine The Girl’ü anacak olursak, yönetmenin Kuşlar’ı (The Birds, 1963) çektiği döneme odaklanan ve onun kadın düşmanı olduğunu iddia eden bu TV filmi öyle ya da böyle bir bakış açısı geliştiriyor, yönetmeni anlamaya çalışıyorken bunun tam aksine Hitchcock’un bir bakış açısı ya da tavrı yok, film sadece –o da çok tatmin edici bir derinliğe sahip olmayan– bir olaylar zincirinden ibaret. Hopkins’in gösterişli makyajının altında bir boşluk var, Hitchcock filmde tıpkı o makyaj kadar sentetik bir şeye dönmüş durumda. Keşke Hopkins’in görünüşüne harcanan zahmet kadar karakter oluşturulmasına da özen gösterilseydi dememek elde değil. Hitchcock –belki de tüm enerjisini o meşhur Hitchcock silüetini göstermeye harcadığından olsa gerek– sinefilleri asla mutlu etmeyecek, tıpkı Norman’ın doldurmaya bayıldığı hayvanlar gibi cansız ve soğuk bir yönetmen portresi getiriyor karşımıza. Taksidermik biyografiler arşivimize bir örnek daha!

NOTLAR
1 Robin Wood, Hitchcock Sineması, çev.: Ertan Yılmaz (İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2003), 186.
2 İlk elde akla Eric Rohmer ile Claude Chabrol’ün ‘Hitchcock’ adlı kitabı ve Robin Wood’un özgün ‘Hitchcock Sineması’ okuması geliyor.
3 Slavoj Žižek, Hitchcock ya da Bir Filmi Yeniden Çekmenin Özel Bir Yolu Var mı?, çev.: Sabri Gürses (İstanbul: Encore Yayınları, 2009), 37.

Paylaş