Karadelikte Aşk: Her Şeyin Teorisi

Paylaş

her-seyin-teorisiHer Şeyin Teorisi 20. yüzyılın en önemli bilim adamlarından Stephen Hawking’in ilk eşi Jane Wilde Hawking ile ilişkisine odaklanıyor. James Marsh’ın filmi, Oscar kovalayan biyografik filmlerin tipik zaaflarından mustarip bir dram.  Filmin lokomotifi ise En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ının sahibi olan Eddie Redmayne’in performansı.

Son dönemin Oscar ödüllerine bakıldığında, 2000’lerin başından bu yana on dört yıl içinde verilen yirmi sekiz En İyi Oyuncu ödülünün on yedisinin biyografik filmlerde rol alan aktör ve aktrislere verildiği göze çarpıyor. Bu yılki beş En İyi Erkek Oyuncu adaylığından dördü de biyografik filmlerde rol alan oyuncular. Önceleri kendi başına bir tür teşkil edip etmediği tartışılan biyografik film, uzun bir süredir “Oscar’a olta atan” film türü olarak mimlenmiş durumda. Biyografik filmlerin genelde karşılaştığı suçlamalardan bazıları şöyle: ortalama bir prodüksiyon değeriyle bile gişede başarı elde edebiliyor olmak, öyküyü sabit formüller üzerine kurmak ve Oscar’a yönelik bir hamle olarak oyunculuğun gücünü ortaya koymaya elverişli, mümkünse oyuncunun bedeninin sınırlarını zorlayabileceği bir konu seçmek. Biyografik filmlerde yaşamları ya da yaşamlarının önemli bölümleri mercek altına alınan şöhretli veya kötü şöhretli devlet adamları, gangsterler, sanatçılar, müzisyenler, bilim adamları –hele bir de yaşamlarında sıradan ölümlülerin çektikleri acıları çekmişlerse– kendilerini canlandıran oyunculara verilen Oscar ödülüyle sanki bir kez daha ‘ilham veren birer figür’ olarak yüceltiliyorlar. Sinema tarihine bir mitoloji kataloğu gibi bakarsak kahramanların kültür panteonuna biyografik filmler yoluyla yerleştirildiğini söylemek yanlış olmaz. Bu açıdan biyografik filmin, nesnesi olan kişinin izleyenin hayatı açısından niçin önemli olduğu ya da olabileceği sorusuna yanıt vermesi bekleniyor. Beyazperdeye taşınan gerçek bir yaşam öyküsüyle ilgili sıradışı olanı, tam da o öykünün perdeye taşınmak için seçilmesinin sebebini filmin içinde bulmak istiyor izleyici. Başka bir deyişle perdede o sıradışı kişinin hayatının özünü bulmak istiyor. Bir hayatı damıtıp özüne erişmek mümkün müdür? Öyküleştirme bir perspektif meselesi olduğuna göre gerçek bir hayatın perdeye yansıyan özünün ancak farazi bir öz, belli bir bakış açısıyla ve belli bir gündem çerçevesinde elde edilmiş bir çıktı olduğu söylenebilir.

Her Şeyin Teorisi (The Theory of Everything, 2014) 20. yüzyılın en önemli bilim adamlarından birinin, yirmili yaşlarının başında als hastalığına yakalanan evrenbilimci Stephen Hawking’in ilk eşi Jane Wilde Hawking ile ilişkisine odaklanıyor. Jane Wilde Hawking’in ‘Travelling to Infinity: My Life with Stephen’ başlıklı otobiyografisinden uyarlanan senaryo, bilim tarihi meraklılarını hayal kırıklığına uğratma pahasına, ünlü bilim adamının Jane ile tanışması, als teşhisinin ardından evlenmeleri, iki yıl süre biçilen ömrüne mucizevi şekilde iki evlilik ve üç çocuk sığdırmasına odaklanmış. Filmin öyküsel yapısı, 1989’da Hawking’in ‘Companion of Honour’ rütbesi almak üzere Kraliçe’nin huzuruna çıkmasının öncesinde bir parantez açıp, onu bu rütbeyi alacağı güne getiren olayları art arda sıralıyor, Hawking’e hayat ve umutla ilgili motivasyonel tiradını yaptırıyor ve parantezi Kraliçe’yle görüşmenin ertesinde kapatıyor. Boynunda asılı madalyayla, bahçeden kendisine doğru gelmekte olan çocuklarına bakıp eski eşi Jane’e “Bak neler başardık” diyor Hawking. Bu yılın Oscar adaylarından Whiplash (2014) nasıl caz müziğiyle değil güç istismarıyla ilgili bir filmse, Her Şeyin Teorisi de öncelikli olarak bilimle veya bir bilim adamıyla ilgili değil; bedeni iflas ettiği hâlde kendisini sevenlerin özverisiyle yaşamına devam eden bir adamla ilgili. Temel çatışma Stephen’ın hareket kabiliyetini yitiren bedeniyle ‘her şeyi açıklayan tek bir denklem’ bulmak isteyen olağanüstü zihninin istenci arasında kurulmuş. Senaryo tüm diğer dramatik potansiyelleri değerlendirmemeyi tercih ediyor; Stephen’ın doktora tezini ‘zaman’ üzerine yazma motivasyonu, Tanrı inancı konusunda Jane ile dramatik açıdan işlevsiz diyalogları, Jane’i terk edip bakıcısı Elaine’le ilişki kurmasının irdelenmesi senaryoya bu haliyle sahip olmadığı bir dinamizm katabilecek potansiyeli taşıyor aslında. Senaryodaki bu bilinçli zaaf, biyografik filmlerin Oscar’la ilişkisiyle açıklanabilir; filmin lokomotifi şüphesiz başroldeki Eddie Redmayne’in takdire (ve Oscar’a) şayan performansı.

Ben Başarabildiysem…
Biyografik filmlerin gerçek hayatların “gerçekliğine” sadık olması gayri ihtiyari bir beklenti. Tarihsel verilere uygunluk, konu biyografik filmler olunca bir analiz kriterine dönüşüveriyor. Hâlbuki film, ele aldığı kişinin hayatının bir kesitine belli bir perspektiften yaklaşır, malzemesini bakış açısına göre yeniden düzenler. Örneğin Her Şeyin Teorisi’nde Hawking’in bedeninin izlenmesi zor kasılmaları, yere kapaklanmaları, anlaşılması zor konuşmaları, yere düşen kalemi kaldıramayınca elle tutulacak gibi hissedilen çaresizliği birikip bir kreşendo ânına varıyor; bilim adamı topluluk önünde bir konuşma yaparken “Hayat ne kadar kötü görünürse görünsün yapılacak, başarılacak bir şey vardır. Hayat varsa umut da vardır” sözlerini söylüyor. Hawking, bu sözleri filmde aktarılanın aksine, 2006 yılında Hong Kong’da yaptığı bir konuşmada ötanazi konusundaki fikirlerini açıklarken söylemişti. Filmin perspektifi, evrenbilimci Hawking’in bilim alanındaki buluşlarına ve başarılarına odaklanmak yerine, bedensel engelli Hawking’in mucizevi bir biçimde hayatta kalışı ve (tam olarak ne olduğu anlatılmayan) olağanüstü başarılar gösterebilmesine odaklanıyor. Her Şeyin Teorisi’nde Stephen Hawking’in hayatının özü, biricik ve en önemli mesajı; düşünceyi tersine çevirirsek, Hawking’in kitlelere söylemesine izin verilen, söylemesi istenen, söylemeye hakkı olduğu kabul edilen en önemli cümle “hareket kabiliyetimi yitirmişken ben başarabiliyorsam, sizler de başarabilirsiniz” diyor. Filmin bakış açısı, Hawking’in gösterim sırasında gözünden bir damla yaş süzülerek, filmi büyük ölçüde gerçek olaylara sadık bulduğunu söylemesiyle ve kendi ses sintisayzırının (yani kendi sesinin) filmde kullanılmasına izin vermesiyle meşrulaşmış, resmiyet kazanmış oldu.1

Her Başarılı Erkeğin Arkasında
Georges Méliès’in 1900 yapımı Jeanne d’Arc’ından beri sinema biyografik öyküleri, biyografik öyküler de sinemayı çok seviyor. Gerçi Dennis Bingham bize, biyografik filmde yüceltilenin genellikle erkek olduğunu, gerçek bir kadın karakterin hayatını ele alan filmlerde kadının neredeyse değişmez bir kural olarak “kurbanlaştırıldığı, başarısızlıklarına ve acılarına odaklanıldığını” yani ilham değil ibret alınması gereken bir figür olarak yansıtıldığını söylüyor.2 Bugüne dek yaşamöyküsü otuz dokuz kez filme alınmış olan Jeanne d’Arc, hem bir kurban hem de bir kahraman olarak, bedensel acıları ve zihinsel zafiyeti, çileli ve çileci bir kadın oluşuyla biyografik filmde cinsiyet rollerinin dağılımını mükemmelen örnekleyen bir figür. Jane Wilde Hawking’in otobiyografisinden uyarlanan Her Şeyin Teorisi’nde de Jane, tür konvansiyonlarına uygun olarak, Stephen’ın yaşama devam etme motivasyonunu sağlayan, kendi ihtiyaçlarını geri plana atan, fedakâr, gerektiğinde zor kararlar alabilen savaşçı bir kadın olarak; ama aynı zamanda bu durumdan kaynaklanan çelişkili arzular da barındıran bir kadın olarak resmediliyor. İki yıl ömrü kaldığını düşündüğü bir erkekle evlenen Jane’in sevgisi, özverisi ve itiraf edelim, Katolik oluşu, Stephen Hawking’e başarılı olması için gereken düzenli yaşamı sağlıyor. Stephen’ın duygu durumunun ve motivasyonunun derinlemesine yansıtılamadığı noktalarda Jane karakterinin gelişiminden yararlanan film, ikilinin arasındaki ilişkiyi Hawking’in zamanı geriye sarma, başlangıca dönme isteğinin temeline oturtmuş. Nitekim filmin son sekansı, Hawking’in evrenin başlangıcına bakma projesini aynalayan şekilde bilim adamının hayatını geri sarıyor ve Jane ile göz göze geldikleri o ilk ânı hayatının başlangıç noktası olarak kodluyor. Jane Wilde Hawking, kitabında kocasının hastalığının onları “kendi küçük kara deliklerine sürüklediğini” yazmıştı ve Stephen Hawking, boşanmalarından bahsederken, hastalığının Jane’in omuzlarına yüklediği yükü hiçbir zaman tam olarak idrak edemediğini söylüyordu. Jane Wilde Hawking’in başrolde olduğu bir biyografik filmin adı pekâlâ ‘Kendi Küçük Kara Deliğimiz’ olabilirdi ve Stephen Hawking’in yaşamıyla ilgili “her şeyi açıklayan” bir teoriyi daha inandırıcı biçimde ortaya koyabilirdi. Heyhat, Oscar ödüllerine varması beklenen yolda pazarlama yasalarının hükmü, fizik yasalarının hükmü kadar keskin olabiliyor.

Her Şeyin Teorisi Stephen Hawking’in hayatının dramatize edildiği ilk film değil, pek çok belgeselin yanı sıra, 2004 tarihli BBC yapımı tv filmi Hawking, bu kez evrenbilimcinin Jane ile ilişkisinin yanında kariyerinin başlangıç ânına odaklanıyordu ve Jane Wilde Hawking’in yazdığı ilk biyografi olan ‘Music to Move the Stars’dan uyarlanmıştı. Bu yıl Enigma’da (The Imitation Game, 2014) Alan Turing’i canlandıran ve En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’a aday gösterilerek Eddie Redmayne’e rakip olan Benedict Cumberbatch, Hawking’in hayatını anlatan bu ilk kurgusal yapıtta başroldeydi. Eski Hawking ile yeni Hawking arasındaki Oscar mücadelesinden kimin galip çıkacağı bu satırlar yazılırken henüz belirsiz ama karakteri canlandırırken çekilen bedensel acı kriterine göre bir tahmin yürütmek gerekirse, terazinin kefesi, biyografik film türünün pek çok cilvesinden birine işaret ettiğinin belki de farkında olmayan profesörün “Ekranda kendimi gördüğümü sandım” diyerek övdüğü Redmayne’den yana eğiliyor diyebiliriz.

Angie Han, “What Did Stephen Hawking Think of ‘Theory of Everything’?”, 19 Kasım 2014, slashfilm.com, erişim tarihi 19 Şubat 2015, <goo.gl/l3lWsR>. Bingham Dennis, Whose Lives Are They Anyway: The Biopic as Contemporary Film Genre (Rutgers University Press, 2010).

Paylaş