Kibarca Öldürmek: Damlaya Damlaya Amerikan Kapitalizmi

Paylaş
Killing-Them-Softly-web

Başından sonuna bir ekonomik kriz hikâyesi anlatan Kibarca Öldürmek’in (Killing Them Softly) seyirciyi sarsmaya çalışma şekli, Jesse James Suikastı ile yönetmene gönül verenleri hayal kırıklığına uğratmaya müsait.

ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK

Avustralyalı yönetmen Andrew Dominik, ilk filmi Kasap’la (Chopper, 2000) ülkenin meşhur suçlusunun otobiyografisinin peşinden Avustralya hapishanelerine girmiş, ikinci filmiKorkak Robert Ford’un Jesse James Suikastı’nda ise(The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford,2007) Amerikan Orta Batısı’nın enginliğinde, en kahraman ve en korkak silahlı adamların dünyalarına uzanmıştı. Alışıldık bir western’e benzemeyişi, psikolojik geriliminin bambaşka bir Jesse James portresine olanak verişi, bunu destekleyen derin karakter temsilleri ve etkileyici görselliği, filmi ilk bakışta heyecan verici kılan unsurlardı. Kimilerince Amerikan kültüründe suçun, şöhretin, hayranlığın tuttuğu yerle ilgili söyledikleri dile getirildiyse de, Jesse James Suikastı’nın ABD’nin kuruluş felsefesine dair yaptığı tartışma genel olarak seyircinin ilgi alanının dışında kaldı.

Kibarca Öldürmek, işte bunu genişletip güncelleştirerek Dominik’in modern dünyanın efendisi Amerikan kapitalizmini teşhirinin tamamlayıcısı olarak karşımıza çıkıyor. Cismen çok ayrı, ruhen aynı yolun yolcusu yeni filmi, yine ihtişamlı bir görsellikle anlatılan bir suç hikâyesi. Öte yandan, psikolojik gerilim yerini komediye, tarih yerini bugünün krizine, ima lar yerini apaçık repliklere, efsaneleşen suçlular yerini şirket mantığına bırakıyor. Brad Pitt’in oynadığı Jesse James’in Robert Ford’a yönelttiği “Bana mı benzemek istiyorsun, ben mi olmak istiyorsun?” sorusu Amerikan tipi ‘tapınma’yı özetlerken, Kibarca Öldürmek’te aynı oyuncunun canlandırdığı Jackie yalın, çarpıcı ve tüm dünyaya yönelen bir tespit yapıyor: “Amerika bir ülke değil, bir şirkettir.”

İdeolojik duruşun izlerini yönetmenin sinemasal üslubunda takip ederken ‘damlalar’ın yol göstericiliğine başvurmak ilginç olabilir. Jesse James Suikastı’nda artık sona yaklaşıldığında, yani filmin adını okuyan herkesin bildiği Robert Ford’un öldürme eylemine doğru, Ford’un sabah yüzünü yıkadığı sekansta, kameranın aşağıdan Casey Affleck’in yüzüne yaklaştığını görürüz. Ford, hayranlık beslediği ama “onun da bir insan” olduğunu söylediği efsanevi Jesse James’den ölesiye korkmaktadır. Çok incinmiştir, öfkelidir ve onun yanında yer alma motivasyonunun ne kadarının hayranlığından, ne kadarının korkusundan, ne kadarının ihanete meylinden kaynaklandığını anlamak zordur, kendisi için bile. Sabah, cesaretini toplamaya çalıştığı sırada yüzünü yıkarken tane tane gözlenebilen su damlaları, korkak bir takipçiden cesur bir kahramana dönüşebileceğine kendini inandırma çabasının ta kendisi olmalıdır. Oysa, yüzüne çarpıp dökülen damlalar bile titrer. Titrer ve kameraya, seyirciye doğru düşerler.

Kibarca Öldürmek’in Jackie’si ise, bir soygunla ilgili sorunu çözmek üzere başvurulmuş soğukkanlı bir kahramandır. Suç komedilerinin malum karakterleri olan sarsak soyguncular ne kadar amatörse, o, işinin anlamına ne kadar yabancılaşmış da olsa onu sonuna kadar ciddiye alan bir profesyoneldir. Soygunun arkasındaki kişiyi bulup cezalandırmak üzere “onlar” -yani “tam şirket mantığı” (total corporate mentality) ile hareket eden isimsiz bir grup- tarafından tutulmuş olması, bilgece çıkarsamalar yapmasına engel olmaz. Sorunu halletmek için boylarından büyük bir işe kalkışan bu elemanlara da “seçim hakkı” tanır ve ne demek istediği elbette açıktır: Onunla işbirliği ya da ölüm. Suçlu olmadığını bildiği, herkesin sevdiği Markie Trattman’ın vurulmasının gerekliliği konusunda da, “onlar”ı avukatları aracılığıyla ikna eder. Dönemin başkanı Bush’un arabanın radyosundan duyulan konuşmasında da söylediği gibi “sorumlu” meselesi önemlidir ve “birileri sorumluluğu başkalarına yıkmaya” çalışır. Jackie, Markie’nin arabasını takip eder, trafik ışığında yanına gelir, silahını çıkarıp art arda ateşler. Mermilerin, silahtan çıkışından itibaren tüm yavaşlığıyla gösterildiği sahne boyunca yağan yağmur damlaları, kırılan cam, Markie’nin bedenine giren kurşunlar ve kan etrafa saçılır. Kan damlaları cam parçalarına karışır. Damlalar titremez, en olması gereken şey oluyormuş gibidir; hiçbir tereddüde yer bırakmayan bir kararlılığın sonucu gibi. Kısa bir an dışında kameraya doğru gelmez, etrafa dağılırlar.

KİBARLIK MESELESİ
Bu iki filmdeki damlaların hareket yönü iki zıt niyete işaret ediyor: Jesse James Suikastı’nda Robert Ford’un hareketlerini, akışa dahil olmak için saniye saniye izleyen seyirciye Kibarca Öldürmek, öldürme eyleminin zaten en başından seyirlik bir şey olduğunu hissettirecek kadar mesafeli bir ilişki kurduruyor. Başından sonuna bir ekonomik kriz hikâyesi anlatan Kibarca Öldürmek’in seyirciyi sarsmaya çalışma şekli, Jesse James Suikastı ile yönetmene gönül verenleri hayal kırıklığına uğratmaya müsait. Seyircinin, sinema zevkinin rafineleşmesiyle, açık ve doğrudan olanın onu rahatsız etmesi arasında bir doğru orantı vardır, malum. Kibarca Öldürmek, başkanlık seçimine giden ekonomik kriz içindeki ABD’yi anlattığını, bir soygunun faillerinin bulunması öyküsü etrafında sistemin işleyişini sorguladığını hiç ince, hiç kibarca değil, dümdüz ve defalarca belirtiyor. Örneğin gösterildiği Cannes Film Festivali seyircisinin, Amerikan gişesinin ve eleştirmenlerin bir miktar da olsa tatminsizliği, “bir Jesse James değil” gibi yargıları mevcutsa, bu en çok mevzubahis kibarlık meselesiyle ilgili olmalı. Radyodan, televizyondan gelen haber metinleri ve Bush’un son dönem, Obama’nın ilk dönem konuşmaları, tam on farklı sahnede, filmin güncel politikayla kurduğu bağın en dolaysız ve -inkâr edilecek bir yanı yok- en kolay göstergesi. Henüz jeneriğiyle film, mesajının açıklığından ödün vermeyeceğini belli ediyor. Karanlıktan aydınlığa çıkan karakter, çöplerin savrulduğu yola doğru ilerler. Görüntü eşit aralıklarla kesilip siyaha düşer. Rüzgâr uğultusuna eşlik eden ses ise, Amerikan vaadinin, yani ‘kendi iradesiyle hayatı biçimlendirmenin herkesin elinde olması’nın hâlâ geçerli olduğunu dile getiren nutuklar atar. Filmin geri kalanında da, kumarhane soygununun ardından yapılan ‘ekonomik çöküş’ konuşmaları, soyulanların soyguncuları öldürtmesinden sonraki ‘tek millet’ konuşmaları ve güncel politikayla kurulmuş daha birçok paralellik, görmezden gelinerek izlemeyi olanaksız hale getirecek şekilde kurulur.

Elbette böyle olmayabilirdi. Yönetmen belki George V. Higgins’in 1974’te yayınlanan ‘Cogan’s Trade’ romanına daha sadık bir uyarlama yaparak, daha düz ve sadece eğlenceye odaklanan, gerilimle komediyi, dramla suçu harmanlayan bir film ortaya çıkarabilirdi. Ucuz bir türe daha net olarak ait olurdu, ama kesinlikle onun kötü bir örneği olmazdı. Cins köpekler çalıp satarak köşeyi dönmeye çalışan Russell, sadece Dillon meşgul olduğunda devreye giren bilge ve katil Jackie, kıç koleksiyonu hobisi olan kaz avcısı Mickey gibi karakterler, gerilimin tırmanışıyla birlikte keyifle izlenen bir filmin unsurları olarak kalabilirdi. Dominik’in işi burada bırakmamayı tercih etmiş olmasının nedeni, Jesse James Suikastı’nda olduğu gibi dolaylı olarak değinilen mevzularla ilgilenmeyecek -özellikle Amerikalı- seyirciyi ısrarla bir güncel tartışmanın içine çekmek istemesi olabilir.

Öyle ya da değil, giderek ilerleyen, “krizdeyiz, zor durumdayız” konuşmalarından zenginler çin vergi indirimine, ‘Amerikan Rüyası’ndan “tek millet” söylemine kadar pek çok şey yabancılaştırmaktan çok, damlaya damlaya zihinlere işlemek için tasarlanmış hatırlatmalar. Amerika’nın kuruluşundaki eşitlik iddiasının, köleliği kaldırmayan ama “İngilizlere vergi vermek istemeyen zengin”lere ait olduğuna vurgu yapan final konuşması ise, belki özgün değil ama yerinde. Diğer yandan, görebilenler için bundan fazlası da mevcut.

Sinemanın bir eğlence aracı olarak var olmak gibi bir yanı elbette var. Ancak özellikle tür sineması, ideolojik olarak içinde kaybolmaya çok müsait bir alan yarattı. Hoşça vakit geçirten soygun hikâyeleri anlatan filmler çekilip izlenirken, dünyada mülkiyet daha küçük bir azınlığın elinde merkezileşti, yoksulluk büyüdü, krizlerin faturası çalışan sınıflara yıkıldı ve seyirciden, kapitalizmin özünden kaynaklanan bu ‘gezegen çapında soygun’ gözle görülür bir şey değilmiş gibi davranması beklendi. Filmin estetik, anlamlı ve cüretkâr bir kapitalizm eleştirisi olarak okunmasına neden olan dünya bu. Kibarca Öldürmek’in kullandığı haber ve propaganda konuşmalarında da alışık olduğumuz ‘güven’, ‘fırsat’, ‘birlik’ kelimelerinden oluşan bir örtü var; yalnız bir farkla, bu kelimeler o kadar çok tekrarlanıyor ki, gerçekle ilgileri olmadıklarını hissettiriyorlar. ‘Kibarlık’ bu örtünün ta kendisiyse -Jackie’nin öldürmenin inceliklerinden bahsederken yaptığı ‘kibarca öldürmek’ tanımındaki gibi; “duygular işin içine girmeden, uzaktan”- filmden hayata, dünyaya ya da sinemaya dair sorular çıkarmamak, ancak kibarlık olur.

 

Paylaş