Kurmacanın Sınır Boylarında

Paylaş
pirjo_honkasalo_1

Onuncu yılını kutlayan Documentarist’ı̇n onur konuğu, Fı̇nlandı̇yalı usta Pirjo Honkasalo. Hem belgesel hem de kurmaca fı̇lmlerı̇nden oluşan bı̇r seçkı̇yle festı̇vale konuk olan yönetmen, ı̇kı̇ tür arasındakı̇ sınırı önemsı̇z kılan sı̇nemacılardan. 

Necati Sönmez

Dünyanın hemen tüm dillerinde ‘film’ sözcüğü ortak, Fincedeyse ona karşılık gelen özel bir kelime var: ‘Elokuva’. İki kelimenin birleşmesinden oluşuyor: Elo (hayat) ve kuva (resim). ‘Hareketli resim’in kısaltılmış hâli olan movie’den daha manidar; görüntüye sırf hareket değil hayat boyutunu da katan bir tanım. Hareketli –hatta gereğinden fazla hareketli– fakat gerçekte ‘ölü’ olan görüntülerin dünyasında, sinemaya hayat katma çağrısını içinde barındıran bir şiirsellik var ‘elokuva’da. Film diye andığımız şeylerin yalnızca bir kısmının layık olduğu bir kelime, aslına bakılırsa. Pirjo Honkasalo, anadilindeki bu kelimenin anlamına uygun filmler yapan, resimlere hayat veren bir sinemacı. Uzun yıllar kurmaca çektikten sona –ki henüz yirmi dokuz yaşındayken Pekka Lehto’yla birlikte yaptığı, Cannes’da yarışan, dönemin en pahalı Finlandiya yapımı Tulipää (1980) da bunlar arasında– belgesele yönelmeye karar vermiş, sinema sanatını iki koldan kuşatırken türler arasındaki keskin ayrımları da törpülemiş bir yönetmen. Yapım süreçleri çok farklı olmakla birlikte belgesel ve kurmaca film arasındaki sınırları önemsiz kılmasında, görüntü yönetmenliğinden gelmiş olmasının ve filmi hangi türde olursa olsun her durumda görüntü ile sesten oluşan sinema dilini esas almasının önemli bir etkisi olsa gerek.

2010 yılında IDFA’da verdiği sinema dersinde belirttiği gibi, “belgeselin olanakları kendisine yetmemeye başladığı için kurmacaya yöneldiğini” söyleyen Kieslowski’nin aksine, kurmaca filmlerin sınırlarından ve çok fazla
para merkezli oluşundan gına gelince soluğu belgeselin engin topraklarında almış olan Honkasalo, iki tür arasındaki önemli bir farkın altını şöyle çiziyor bir başka söyleşisinde: “Belgeselciler bir araya gelince dünyanın hâli hakkında konuşur; kurmaca film yönetmenleriyse genelde aradıkları bütçeden, ellerinde olmayan milyonlardan bahseder.”

Asıl ayrım noktasıysa yönetmenin belgesel karakterlerine karşı olan sorumluluğunda yatıyor, ki bu sorumluluk bazen filmden sonra da yıllarca devam eden bir ilişkiye dönüşebiliyor. Honkasalo’nun bu konuda yaşadığı dramatik deneyimlere birazdan değineceğim çünkü hemen her belgeselinin hazırlık serüveni ve sonrası ayrı bir film konusu veya meraklısı için bir sinema dersi niteliğinde. Ama öncelikle türler arasında ayrım yapmayı sevmese de belgeselleri neden özel bir yere koyduğuna ve onları çekerken uymaya özen gösterdiği etik kriterlere değinmekte fayda var.

Honkasalo’nun belgesele bakışı, daha filme başlamadan konularını seçerken ortaya çıkıyor. Çoğu belgeselcinin izlediği yolu tersinden kat ederek, insana dair kendi kafasındaki birtakım soruların peşine düşerek buna uygun bir öykü arıyor kendine. O nedenle kamerasını Japonya’dan [ITO: Bir Şehir Rahibinin Günlüğü (Seitti: Kilvoittelijan Päiväkirja, 2009)] Hindistan’a (Atman, 1997), Beyaz Rusya’dan [Tanjuska ve 7 Şeytan (Tanjuska ja 7 Perkelettä, 1993)] Rusya’ya [Melankolinin Üç Odası (Melancholian 3 Huonetta, 2004)] kadar geniş bir coğrafyada gezdirirken asıl motivasyonu, oradaki insanların sesine ses olmak, hikâyelerini dünyaya ulaştırmak değil, daha ziyade kendi sorularına dünyanın farklı coğrafyalarından yanıtlar aramak.

Atman’da olduğu gibi henüz karakteriyle doğru dürüst tanışmadan filmin çerçevesini çattığı da oluyor. Belgeselin kesinlikle öznel olduğuna inanıyor fakat karakterlerine kendi doğalarına aykırı olabilecek şeyleri asla yaptırmıyor. Bütün belgesellerini 35mm kamerayla kendisi çekiyor ve en önemlisi, ön hazırlığını iyi yaparak mümkün olduğunca az çekim yapıyor.

Belgeselin Konusu, Sinemacının Etiği
Bir belgeselin dünyası, ortaya çıkan filmin kendisinden
her zaman daha geniş ve daha karmaşıktır. Buna en iyi örnek de herhalde Honkasalo’nun deneyimleri olsa gerek… 1990’larda gerçekleştirdiği Kutsal ve Şeytani üçlemesinin son filmi olan Atman, Hindistan’da alt kastlardan birine mensup sakat bir adamın, annesinin ölümü üzerine çıktığı zorlu hac yolculuğunu anlatır. Yoksulluğun diplerinde yaşayan, köyünde başını sokacak evi dahi olmayan Jamana Lal adlı karaktere, onda maddi beklentiler yaratmamak için çekimler sırasında herhangi bir para ödenmiyor. Ancak çekimler bittikten sonra, Honkasalo eğer bir yerden para ödülü alırsa onu kendisiyle paylaşmaya karar veriyor. Nitekim Atman IDFA’da Joris Ivens Ödülü’nü aldığında, Hindistan standartlarında hayli yüksek bir meblağ oluşturan ödül parasının yarısını zarfa koyup oraya giden bir arkadaşıyla gönderiyor. Bu süreçte ara sıra ondan haberler almaya devam ediyor, söz konusu parayla kendine bir ev yaptığını, barakada yaşamaktan kurtulduğunu öğreniyor. Derken bir gün Jamana Lal’ın cinayete kurban gittiği haberi geliyor: Büyük ihtimalle parasına göz koyan veya aniden zenginleşmesini çekemeyen biri tarafından öldürüldüğü anlaşılıyor. Böylesine şoke edici bir deneyim elbette bir yönetmenin başına her zaman gelmez ancak belgesellerin iyi bir şey yapmaya çalışırken bile insan hayatını nasıl etkileyebileceğine –hatta ortadan kaldırabildiğine– dair sinema tarihinin trajik örneklerinden biri Atman.

Honkasalo’nun en bilinen filmi Melankolinin Üç Odası, Çeçen Savaşı’nın Rusya’da ve Çeçenistan’da yaşayan çocukların hayatını nasıl tahrip ettiğini, taş kesmiş kalpleri bile yumuşatacak bir yalınlık içinde anlatır. Bir tarafta askerî okulda savaşın neferleri olmak üzere yetiştirilen ‘kahraman’ çocuklar, diğer tarafta bu savaşın kurbanı olan aynı yaşlardaki ‘düşman’ çocukları. Yönetmenin sessiz ve güçlü kamerası, insanlığın binlerce yıllık savaş kültüründen ziyade şiddetin ortasında canlı kalmaya çalışan insancıllığı yakalamaya çalışır, derin bir hüzün eşliğinde; her iki taraftaki çocukların sabah uyan(ama)malarını gösteren sahnelerde olduğu gibi…

Bu filmde de çekimler bittikten sonra konu yönetmenin peşini bırakmamış. Filmin başkarakteri olan, Çeçenistan’da savaşın kimsesiz bıraktığı çocukları toplayarak koruması altına alan kadın, yerel silahlı grupların baskısına maruz kalıp bir kumpasla hapse atılınca ve çocuklar ortada kalınca Honkasalo, Aki Kaurismäki’nin de yardımıyla hem davaya müdahil olmuş hem de çocukların bir kısmını Finlandiya’ya gizlice getirtmek zorunda kalmış. Filmlere dahil olmayan bu anekdotların önemi, konusunun yönetmenin peşini kolay kolay bırakmadığına dair çarpıcı örnekleri olmalarının yanı sıra, Honkasalo’nun sinemacı etiği hakkında fikir vermeleri.

Aşk ve Kabus
Atman ile Melankolinin Üç Odası belgesellerinin arasında çektiği Ateş Yutan (Tulennielijä, 1998) da savaşın çocuklarını, bu kez daha eski bir yıkımın, İkinci Dünya Savaşı’nın altüst ettiği Finlandiya’da aynı ailenin üç kuşaktan kadınlarının hikâyesi üzerinden anlatır. Büyükanneleri ölünce sekiz yaşındayken öksüzler yurduna düşen iki kız kardeş, onları terk eden anneleriyle yıllar sonra buluşur ve bir sirkle birlikte Avrupa’yı dolaşmaya başlar. Senaryosunu Honkasalo’nun hayat arkadaşı Pirkko Saisio’nun yazdığı, günümüzün siyah-beyaz geçmişin renkli gözüktüğü; büyüme, kardeşlik, annelik, geçmiş, gelecek üzerine baş döndürücü güzellikte bir hikâye.

İnsan ruhunun karanlığına ışık düşüren, minimalist görüntülerden olağanüstü bir sinema dili inşa eden ITO: Bir Şehir Rahibinin Günlüğü ise, Tokyo’da bar işleten eski boksör yeni rahip bir adamın dünyasına götürür bizi. Yine kurmacanın sınırlarında dolaşan ama ‘kurmacadan da garip’ hayatları konu alan bir belgesel. Senaryosunu Pirkko Saisio’un kendi romanından uyarladığı Beton Gece (Betoniyö, 2014), Honkasalo’nun favori teması olan çocukluktan gençliğe geçiş sürecini bir yeniyetmenin tek bir gecesine sığdırır. Helsinki’yi post-apokaliptik bir kent olarak resmeden, düşle gerçeğin, şiirsel görüntülerle müziğin iç içe geçtiği siyah-beyaz bir cevher.

Filmin bir sahnesinde, gizemli bir karakterin ağzından şu cümleler dökülür: “Bu dünyada iki şey vardır: Aşk ve korku. Bu dünyada kötü olan tek şey, korkudur. İyi olan tek şey de aşktır.” Anthony de Mello adlı Hindistanlı bir Cizvit rahibinin sözlerinden alıntı olduğu anlaşılan bu sözler, başkarakterin yaşadığı ruhsal çalkantının özeti gibi. Dünyadaki varlığımız bu iki kavrama indirgenebilir mi? Bu denli basite indirgemek istemesek bile, spiritüalizme kapılmadan bu kavramlar ışığında hayatımıza bakmak birçok şeyi net görmemizi sağlayabilir ve sanırım, Pirjo Honkasalo bu iki duygu arasında salınan karakterleri anlatmayı seviyor.

Kendisiyle yaptığımız bir sohbette aktardığı bir anı, ‘kurmacadan da garip’
olan hayatımızda aşk ile korkunun ne denli yakın olduğunu gösteriyor: 2010
yılı baharında İzlanda’daki Eyjafjallajökull Yanardağı patladığında Honkasalo İstanbul’daymış. Kaldığı otelde Finlandiyalı bir aileyle tanışmış, arada kahvaltıda karşılaşınca selamlaşıp sohbet ediyormuş onlarla. Uzun zamandır bu tatilin hayalini kuruyorlarmış, sonunda çocuklarıyla birlikte gelmişler, İstanbul’a âşık olmuşlar, günlerinin tadını çıkarıyorlarmış. Derken sayılı günler bitip de dönme zamanı geldiğinde yanardağın püskürttüğü volkanik küller yüzünden uçak seferleri iptal olmuş. Bizim Finlandiyalı aile de herkes gibi İstanbul’da mahsur kalmış ve birden paniğe kapılmışlar, telaşla alternatif uçuş aramış ama bulamamışlar. Büyülü İstanbul onlar için bir anda kâbusa dönüşmüş. Sonunda bir otobüse binip gitmişler, Finlandiya’ya kadar!

Geçen sene Kadın Filmleri Festivali’nin konuğu olarak geldiği Kahire’de küçük bir restoranda bu anekdotu gülerek anlatırken, belirlenmiş sınırlar içinde yaşayan Finlilerin halet-i ruhiyesine çarpıcı bir örnek vermeye çalışıyordu Honkasalo. “Onca zamandır iple çektikleri tatili uzatmak, bayıldıkları kentin keyfini daha fazla çıkarmak yerine, bir an önce eve dönme telaşıyla tatili kendilerine zehir ettiler” diyordu.

Elbette Finlilere has bir şey değil bu, çağımızda hemen herkesi içine kapatan kronik bir yabancılaşma hâli. Programlanmış hayatımızın akışı beklenmedik şekilde yön değiştirdiğinde alışkanlıklarımız ‘hata veriyor’, yeryüzünde binlerce yıldır uçaksız geçen hayat şimdi uçaklar vaktinde kalkmayınca duruveriyor. Nitekim, adını herkesin bellediği –ama kopyala/yapıştır yapmadan yazmayı hâlen beceremediğimiz- Eyjafjallajökull Yanardağı, bize bu yabancılaşmanın acınası boyutunu hatırlatmıştı. Aynı hatırlatmayı sinemanın da sık sık yapmasına ihtiyacımız var, tıpkı Honkasalo’nun resimlere hayat katan filmleri gibi.

Paylaş