Leos Carax’ın Rüyası

Paylaş

leos-caraxÇağdaş sinemanın kural tanımayan auteur’ü. Hiçbir zamana ait olmayan bir yönetmen. Leos Carax ’ın 13 yıl aradan sonra düşsel ormanına geri dönüşünü müjdeleyen Kutsal Motorlar, bizi yönetmenin dünyasından başlayan ve sinema tarihine uzanan bir yolculuğa davet ediyor

ÖVGÜ GÖKÇE

Leos Carax kimdir? Kendine sorarsanız her şeyden önce bir yönetmen değil. Olsa olsa ara sıra film yapan birisi olduğu söylenebilir. Filmlerinden ve filmlerden bahsetmeyi sevmiyor, artık film de izlemiyor. Hoş, zaten ismi de Leos Carax değil; Alexandre Oscar Dupont. Karakterlerine verdiği Alex isminin buradan geldiğini söyleyenler çok, evet; hatta son filmindeki Mösyö Oscar ile bulmacanın tamamlandığından bahsediliyor. Halbuki film yapmaya başlamadan çok önce değiştirmiş ismini; görünen o ki, bu değişikliğe özel bir anlam da atfetmiyor. Filmlerindeki tehditkâr Amerikalı kadının Hollywood’la muhasebesine mi, yoksa basitçe annesinin bir Amerikalı olmasına mı dayandığı sorgulanmıyor. Carax ve onun filmleriyle efsaneleşen Denis Lavant, Truffaut  ile filmlerinde büyüme hikâyesine eşlik ettiği Jean-Pierre Léaud’dan bu yana sinemanın en ayrılmaz ikilisi olarak görülseler de Carax, Lavant’ı gerçek hayatta pek tanımadığını, oturup bir yemek dahi yemediklerini her fırsatta dile getiriyor. Ama onun bedeninin sınırlarını, yapabileceklerini ve yapamayacaklarını –en mahrem haliyle– kendisi çiziyor.

Yani aslında, Carax ya da Alex, Oscar ya da Leos, veya hiçbiri; sinemanın ölüleriyle içli dışlı olduğu zamanlarda topladıklarını bir kuyruklu yıldızın ısıttığı dünyamıza bırakan bir adamdan söz ediyoruz. En iyi hayat, müzikle yaşanan hayattır, diyen birisi. Bir kadın, bir erkek ve kamera arasındaki ilişkiyi Yeni Dalga’dan öğrenmiş birisi. Geç auteur, erken rock’n roll.

Dünyada ve Geç
Carax, filmlerini ölüler için yaptığını söylüyor, ama onları, ölecek de olsalar şu an hayatta olanların izleyeceğini hatırlatıyor kendine; o da kendinden öncekiler gibi öyle ya da böyle bir iz bırakmak istiyor. Carax’ın sinemanın en eski zamanlarına, sessiz sinema örneklerine baktığı, Avrupa sinemasının yönetmenleri, üslupları (ve her Fransız gibi biraz da Hollywood) üzerine düşündüğü dönemler, yeni yetmeyken banliyöden Paris’e gelerek Cahiers du Cinéma saflarına katılmasına uzanıyor. Eleştiri ve kuramla kurduğu ilişkinin, özellikle de sessiz sinemadan bugüne ses, sessizlik ve konuşma üzerine düşünme halinin, bu zamanlara dayandığı anlaşılıyor. Carax’ın filmlerinin entelektüel altyapısını ve hisler evrenini oluşturan öğeler arasında ses elbette kritik öneme sahip, ama yönetmenin beslendiği alanları düşününce tek başına yeterli değil; Carax’ın edebiyat, felsefe ve müzikle ilişkisinin de bu ilk döneminde yoğunlaştığı ve iç içe geliştiği aşikâr. 70’lerin sonlarında rock’ın yavaş yavaş sahnenin gerisine çekildiği bir dönemde neredeyse bir şeyleri hem kurtarmak hem keşfetmek hem de farklı bir biçimde yeniden yapmak istercesine kımıldanmaya başlıyor Carax. Sinemanın ait olduğu teknolojik ve kültürel yapının değiştiği; sert, asi ve yırtıcı olanın kısmen mutedilleşerek tükenmekten çok tüketmeye yöneldiği, temsil biçimlerinin çeşitlendiği ve dijital kültürün bir on yıl içinde dünyamıza çörekleneceğinin Halley kadar ayan beyan gözlenebildiği bir dönemde, dünya rock’n roll ruhundan geçtikçe Carax ona yaklaşıyor. Son 30 yıla yayılan ve bir elin parmaklarını geçmeyen hemen hepsi kültleşmiş filmlerinin karakterleri ille de asi olmayacak belki, ama hepsinin, sınırları aşmakla ilgili bir derdi olacak. Tıpkı Carax’ın, kendinden en az 20 yıl önce sinemanın sınırlarını çizen gerçek auteur’lerin ani ve geç bir reenkarnasyonu gibi belirivermesindekine benzer bir sınır ihlali. 60’larda bütün bunlar yerini buluyordu ama 80’ler?

Carax’ın 1980’de çektiği ilk kısa filmi Strangulation Blues’un parçaları, bütün bir filmografisi boyunca görebileceğimiz küçük küçük bir sürü şeyin izlerini taşır: Paris’te karanlık bir sokak… Bir erkek, bir kadın ve sayıklarcasına konuşan bir üst ses… Kendisine yeterince ilham vermediği için arkadaşı Colette’i boğduğuna inanan bir senaristin kısa hikâyesi. Carax’ın buralardan başlayan Godard sevgisi, sonraki filmlerinde yer yer devam edecek olan kara film atmosferi ve yarı gerçekçi yarı bilimkurgu bir distopya hissiyle de birleşince yarattığı sinema evreni yavaş yavaş şekillenmeye başlar. Carax, bu evreni giderek daha da derinleştirdiği ilk üç filmi (Oğlan Kıza Rastlar, Kötü Kan, Köprüüstü Âşıkları) ve kısmen farklı bir yol izlediği Pola X’ten yıllar sonra bile, yakın zamanda Viennale için yaptığı My Last Minute (Son Dakikam) isimli bir dakikalık kısa filmde aynı çekirdeği muhafaza eder. Ölmeden önceki son sigarasını yakıp bilgisayarının başına oturarak “Bu gece sigarayı bırakıyorum” yazan adamı oynayan Carax, çekmeceden çıkardığı bir tabancayla kendini ansızın vurur ve ardından bilgisayar ekranına düşen çok eski bir 8mm filmin siyah-beyaz çocuk görüntüsü eşliğinde ekran kararır.

Ölmeden hemen önceki son dakikanın nasıl olacağı fikrine yoğunlaşması boşuna değildir Carax’ın; Kötü Kan’da Alex’in dediği gibi, “bir gün gelecek, çoktan yaşamışız gibi olacak”tır. Çoğu karakterinin ölmeden önceki anlarında kamera ya onları gerçekten seven ya da gerçekten sevdikleri biriyle birlikte yanlarındadır. Çünkü Carax’ın dünyasında ölüm varsa aşk da vardır. Ama ille de mutlu olmayan bir aşk; bazen de uğruna ölünen bir aşk. Bazı yaşlı adamlara çok âşık olan kadınlar ve onlara kavuşamayan Alex, kimi zaman bilmeden sevdiğini öldürür (Oğlan Kıza Rastlar), kimi zaman da sevdiğinin yanında o bilmeden ölür (Kötü Kan). İkincisi Carax’ın herhalde aşk, ölüm ve dünyanın hali üzerine söylediği en keskin sözdür. Sevmeden sevişebilmeyi mümkün kılan virüsü, panzehiri yapılabilsin diye ölümü pahasına çalmayı başaran Alex, ardından üstü açık bir Amerikan arabasının arka koltuğunda yavaş yavaş kanayarak ölüme giderken küçük bir peygambere benzer. Oysa sayıklamaları insana dair ne varsa söyler: “Hayatta kalırsam şayet, bütün kaldırım taşlarını tek tek öpeceğim, her bir merdivene şükredeceğim… Ama kalmazsam eğer, küplere binerim.” Ve hayatını nasıl da darmadağınık geçirdiğini, bir okyanusun kıyıya varmayı başaramayan dalgalarına benzediğini, önünde çok ama çok uzun yıllar olacağını sandığını, ama artık yaşamayı öğrenmek için çok geç olduğunu anlatarak devam eder. Bu geç olma hali, Carax’ın filmlerinde seyirciyi içine çeken, her zaman bu kadar açıkça dile getirilmese de daima orada olan o güçlü duygunun işaretidir aslında. Bazen ölüm ya da aşkla ama hep yaşamakla ilgili olan bir tür melankoli –ama tam da değil.

Açık Bir Yaraya Dokunur Gibi
Carax’ta melankoli vardır çünkü bazı karakterleri bitimsiz bir hüzün hissederler. Bazen hikâyeye de ait olan ama çoğunlukla oyuncuların yüzlerinde belli anlarda somutlaşan bu melankolinin kaynağı, yalnızca filmlerinde potansiyel olarak var olan merhamet ve derin üzüntü değil, tıpkı Pola X’in zamansız bir dekadansa sürüklenen Pierre’i gibi buna rağmen ve bu şekilde dünyada olma halidir de; dünyada ve geç. Öte yandan, Carax’ta melankoli yoktur, çünkü karakterlerinin melankoliye vakti yoktur. Asla orada beklemezler; tıpkı Kötü Kan’ın sonunda Anna’nın yaptığı gibi neredeyse zamanı, sesi ve ışığı aşarak hep bir sonraki adıma geçerler. Bir sonraki duruma ya da Kutsal Motorlar’ın bütünüyle üstüne kurulu olduğu gibi bir sonraki hayata. Carax yaşamdan önce ya da sonra ne(ler) olduğuyla değil, Kutsal Motorlar için söylediği gibi bir insan ömrüne sığabileceklerle ilgilenir. Sadece sığabilecek kişiler, yaşlar, olaylar, hikâyeler değil; aynı zamanda hisler, düşünceler, hayaller, korkular, anılar ve deneyimler. Hatta, 1997’de Cannes Film Festivali için yaptığı video mektup Sans titre (İsimsiz) düşünülecek olursa, Carax’ın sadece insan ömrüyle değil, bu dünyanın ömrüyle de ilgili olduğu, ikisi arasındaki türlü ilişkileri de yine belli bir duygu devamlılığı ya da kopuşu üzerinden kurmak istediği anlaşılabilir. Dünyanın ya da insanın belirli bir anda yaşadığı hezeyanı patlayan bir volkanın lavları ve sönmüş lavların akışıyla anlattıktan hemen sonra, yüzüstü yatağına uzanmış bir adamın kafasından havalanan bir baloncuğa Cohen’in ‘Famous Blue Raincoat’u eşliğinde geçmek gibi.

Carax’ın zıt ya da uyumsuz olabilecek şeylerin bir aradalığı üzerine kurulu dünyasını etkileyici kılan şeylerden biri de, uzlaşmaz gibi görünen ama birbiri olmadan var olamayacak bir sürü şeyi şoke edici şekillerde bir araya getirmesidir. Aynı zamanda hem rasyonel hem mistik bir dünya kurabilmesi, sanki bu ikisi arasındaki zorunlu felsefi bağı keşfetmiş ve daha da önemlisi bunun sinemadaki dilini bulabilmiş olmasıyla ilgilidir. Gerçekle gerçeküstü, hayal ya da rüya, filmlerinde benzer bir şekilde ilişkilenir; belki de en önemlisi, referanslarını takip edebildiğimiz entelektüel bir film yapma biçimiyle, açık bir yaraya ya da mahrem bir âna çekinmeden dokunabilme cesaretini ve becerisini aynı anda barındırabilmesidir. Oğlan Kıza Rastlar’da karşı pencerelerindeki ölümü görmeden yıldızları seyretmeye devam eden çiftin görüntüsü de, Kötü Kan’da Alex’in metroda bir kadını ya da köşeyi dönen anneyle bebeğini gördüğü an da, Köprüüstü Âşıkları’nda havai fişeklerin şiddetiyle kendi sınırlarını zorlarcasına dans eden âşıklar da, ondaki bu cesaret ve becerinin beslediği bir sezginin ürünü gibidirler. Bu sezginin en güçlü taraflarından biri ses, müzik ve imajın o duygu dünyasındaki dengesidir. Gündelik hayatın içindeki nesneler ve sesler karakterler arasındaki ilişkiye ve filmin atmosferine sirayet eder: bir tıraş makinesi, bir çaydanlık, bir telesekreter ve elbette motosikletler… Carax’taki sezginin en şoke edici tarafı ise, bu tür aşkın anların ve başkalarının, bizi uçurumun kenarında karanlık ve dipsiz bir kuyuya bakarmışçasına ürpertebilmesi, üstüne üstlük aynı ürpertiden hüzünlendirebilmesidir.

Carax bize 80’lerden miras kaldı belki ama aslında hiçbir zamana ait değil. Geç kaldığı auteur’ler aleminin eski üyelerininki gibi bir hakikat arayışı değil ondaki. Tek derdin peşinden gitmiyor; daha yoldayken kendi yolundan dönüyor, kırıyor döküyor, kendini sınırsız referanslara, ironiye, oyuna kaptırıyor. Öte yandan, 80’ler ve 90’ların karmaşasına bulaşırken ne kadar dağılsa da, vazgeçmediği takıntıları, meseleleri de var. Güzelliği, aşkı, ölümü ve hayatı ille de hep aynı genişlikte resmedecek; o keskin coşkusu ve bunu ifade ederkenki tavizsizliğiyle. Böylelikle demode olmanın sınırından da dönüyor hep Carax; onda eskiye dair ne varsa yeni ve daha fazla hayal edilebilir olanla tazeleniyor (ya da tam tersi). Hayatın kendisi için de olması gerektiği gibi. Belki de bu yüzden, bedenlerinin sınırlarını aşmak, derilerini yırtmak istercesine koşan karakterleri, dünyanın en ‘güzel’ ve en ‘çirkin’ yüzlerinin bir araya gelerek en inanılır aşkları anlatmasını, Alex’in Bowie’nin ‘Modern Love’ı boyunca midesini döve döve kendini sokaklara vurmasını ya da Mösyö Oscar’ın simülasyon görevini yadırgamıyoruz. Biri değilse bile öteki, ya arzumuz ya korkumuz olduğu için.

ADI GEÇEN FİLMLER
Strangulation Blues  (1980), Oğlan Kıza Rastlar (Boy Meets Girl, 1984), Kötü Kan (Mauvais sang, 1986), Köprüüstü Âşıkları (Les Amants du Pont-Neuf, 1991), Pola X (1999), My Last Minute (2006), Kutsal Motorlar (Holy Motors, 2012), Sans titre (1997)

Paylaş