Leyla Erbil’i Bir ‘Vapur’un Direnişiyle Selamlarken

Paylaş

leyla-erbil-vapurBu ay Direnişin Sineması dosyamızda yer alan yazılardan biri, yaşadığımız bu uzun ve güzel Haziran’ı Leyla Erbil’in ‘Vapur’ adlı öyküsü üzerinden bir kez daha seslendiriyordu. Edebiyatımızın bu önemli ve üretken kalemini kaybettiğimizde, Erbil’in dünyanın her yerindeki direnişlere yakışan satırlarını hatırlamamak olmazdı. “Kıvanca boğulmuş, coşkudan yorgunluğumuzu, uykusuzluğumuzu unutmuş onunla birlikte dönüyor, sanki bugüne değin yasaklanmış amma yüzyıllardır özlenmiş bir bayramı kutluyorduk.” diye yazmıştı Erbil, bir vapurun isyanının ardına takılan bir İstanbul halk ayaklanmasını anlatırken… Göçüp gitmek için kendi yazını gibi coşkun ve delişmen bir vakti bekleyen usta yazarı saygıyla anıyoruz.

Abbas Bozkurt

Hayalperestler, Vapurlar ve Piçler
Yakın zamanda kendisiyle yaptığımız söyleşide Ümit Ünal en büyük hayallerinden birinin Leylâ Erbil’in ‘Vapur’unu sinemaya uyarlamak olduğunu çıtlatmıştı bize. Halatlarını çözüp iskeleden kaçan, bir geceyarısı evden kaçarken bağımsızlığın neşesi, tedirginliği ve asiliğiyle dolan bir çocuk gibi düdüğünü çalarak giden bir vapurun, 60’ların Boğaz’ının vapurunun bugün için söyleyeceği ne söz olur? Erbil’in ilk basımı 1968’de yapılan ‘Gecede’sinin açılış öyküsü ‘Vapur’ beyazperdeye uğrasa, bizim şu uzun sürmüş ve dolu dolu Haziran’ımıza, öncesine ve ertesine dair de çalabilir mi düdüğünü?

“…Hiç tanımadığımız insanlarla kucaklaşıp öpüşüyor, dirsekleşiyor, zıplayarak bir ağızdan marşlar söylüyorduk, sabaha karşı puslu soğuk bir güneşin aydınlığı artarken birbirimizi seçmeye başladığımızda, vapurun, Kız Kulesi açıklarından bu yana Kavaklar yönüne doğru sık sık halkı selamlayarak ve delice marşlar, ezgiler, söyleyerek ilerlediğini gördük.”1 diye yazıyor Leylâ Erbil ‘Vapur’da. Öykünün başkahramanı, bildiğiniz şehir hatları vapuru, şimdilerde “nostaljik vapur” denilen. Bir gece, güvertesinde kimseler yokken sessiz sedasız kaçıyor diğer vapurların arasından, bağımsızlık bayrağını çekiyor göndere. Vapurun neye karşı olduğu tam da kestirilemeyen isyanı, kısa sürede bütün şehre yayılıyor. Herkes işini gücünü bırakıp sahile, zincirlerinden boşanmış vapuru selamlamaya koşturuyor. Bütün bir şehri, tarif edemedikleri, tanımlayamadıkları bir özgürlük duygusu sarıyor. Herkes kendi isyanını vapurun sırtına yüklüyor, vapuru selamlayanlar sahil şeridi boyunca bir araya gelip “dirsekleşiyor”. Donanmanın bu başına buyruk vapurun nasıl bir tehlikeye işaret ettiğini anlaması uzun sürmüyor, batırmaya çalışıyorlar onu, ama vapur kurtuluyor, Boğaz’ı turlamaya devam ediyor.

Vapurun isyanı sürdükçe, o bahar ayı boyunca, kimse yerinde duramıyor, kimseyi uyku tutmuyor; ne yaparlarsa yapsınlar akıllarında o vapurun başkaldırışı var. “Kıvanca boğulmuş, coşkudan yorgunluğumuzu, uykusuzluğumuzu unutmuş onunla birlikte dönüyor, sanki bugüne değin yasaklanmış amma yüzyıllardır özlenmiş bir bayramı kutluyorduk.”2 Neye başkaldırır bir vapur? Herkes kendi sesini vapurun sesi yapıyor, dönüp dolaşıp bütün tarihe, o tarihi yazmaya muktedir olan herkesi alaşağı etme istencine doğru gidiyor vapurun arkasına kattığı insanların isyanı. Vapur suskun olunca, herkes kendi sesini vapurun düdüğüne katıyor: “Ah artık bu sulardan da, o koskoca tarihin görkemli anılarından da bıktım, elimde olsa tüm tarihi değiştirirdim, insanlığı en başından başlatırdım”3 diye boşluğa, sulara doğru haykırıyor anonim bir ses. Bir başkası “hey, kendinize gelin, doğrulun, geri alın ey! bezdim ey! bıktım ey! bıktım ey!”4 diye gürlüyor. Kim doğrulsun? Kim, neyi alsın? Adını koymak zor ama anlamamak, idrak etmemek de zor… Belki de bu yüzden, şehrin tüm sahillerinde türlü türlü insanlar, daha önce hiç kucaklaşmamış olanlar, aynı heyecanla vapurun yolunu gözlüyor. Daha önce hiç dirsekleşmemiş olanlar, aynı coşkuyla evinden dışarı fırlıyor.

Camdan İçeri Giren
Evden dışarı fırlamanın etiği üzerine beyazperdede kafa yoran birini ararsak, bir İtalyan çıkar karşımıza. Evden sokağa doğru taşmakla, eve, kendi içine ve bir yapışık ikiz kadar yakın olunan birkaç insana kapanmak arasındaki gelgitleri en güzel Bertolucci anlatır. Bizde Düşler, Tutkular ve Suçlar adıyla gösterilen The Dreamers (2003) sokakta, 68 ayaklanmalarının ilk kıvılcımlarından birinin atıldığı Paris Sinemateki’nin önünde başlar. Sinemaya âşık, adeta bütün hayatlarını perdede gördükleri yıldızlardan çaldıkları rollerle, pozlarla, edalarla kuran iki Fransız kardeş Isabelle ve Theo’yu, Sinematek’i ve onun kurucusu Henry Langlois’yı hararetle savunurken tanırız. Sokakta tanışırız onlarla. Sonra aralarına bir başka film âşığı, Amerikalı toy ve biraz fazlaca temiz delikanlı Matthew girer. Matthew da işin içine girince bu hayalperest ve sinemaperest üçlünün ayağı giderek sokaktan kesilir, evlerine kapandıkça kapanırlar. Birbirlerine ve birbirlerinin filmlerde büyüttüğü hafızalarına sığınırlar. “Bu sahne hangi filmden” oyunları oynarken aralarındaki bağlar daha da kuvvetlenir. Bu sırada sokaktaki isyan Sinematek’in önünü çoktan aşmış, sınırları geçip yayılmış, tüm dünyada yeni, adlandırılamayan, neye karşı olduğu da henüz tam kestirilemeyen bir heyecan dalgası yaratmıştır bile. Bizim sinefil üçlü, uzun süre sokağın sesini duyamasa da, evin hudutları içinde, sokakta neler olduğunu tartışmaktan geri durmaz. Dışarıda bir şeyler geri dönüşü olmayacak şekilde değişirken onlar da kendi zihinlerini, kendi dünya algılarını geliştirirler; kendi bedenlerinin etrafında çizilmiş sınırları aşarken başka birçok ‘kanun’u da ihlal etmenin yolunu açacaklarını belli belirsiz seziyorlardır belki. Üçlüyü hem cinsel hem zihinsel olarak bir araya getiren bu özgürleştirici ihlal, ev ve kendi bedenleri onlara dar gelinceye kadar iyi güzeldir aslında, sonra bir tıkanma baş gösterir. Dışarının sesini unuttukları ve evin içinde bir başka ev olan kendi derme çatma çadırlarında birbirlerine sığınarak/sarılarak uyudukları bir gecede, sokaktan gelen bir taş evin camını kırar. Bu kez ihlal edilen, evin korunaklı ve bir noktadan sonra boğucu hudutlarıdır. O ihlal bizim hayalperestleri sokağa doğru iteler. Filmin başındaki kehânet haklı çıkar: “perde yırtılacaktır!”

Bertolucci’nin filmi direnişe dair sokak resimlerini zaman zaman fazlaca kalıpçı bir şekilde sunsa da, yine de birkaç şeyi birden başarır. Öncelikle, filmin adının işaret ettiği “hayalperestlik” kurumuyla inceden inceye oynar. Hayalperestler, en barizinden, her şeyi sinema perdesinin büyüsüyle anlamlandıran o sinema perdesi âşıklarıdır. O âşıklardan üçü evin içine kapanıp sokaktan azade olabileceklerini düşündüklerinde hayalperest diye adlandırılabilirler kolaylıkla. Çok daha tercih edilebilir bir hayalperestlikse, dışarıda, kapıldığı rüzgârın etkisiyle, değiştirmekten, değişmekten korkmayan; sonucun ne olacağını düşünmeden; kendi yerini, mevkisini, mevcut mutluluklarını kaybetmekten korkmadan değişim rüzgârının güvertesine atlayan kalabalıkların hayalperestliğidir herhalde. Bertolucci’nin üçlüsü, ilk tür ve belki hor görülebilecek bir hayalperestlikten, ikinci tür bir sokak hayalperestliğine geçişin aslında o kadar zor olmadığını gösterir. Bertolucci, her türlü hayalperesti kucaklar, hiçbirinden de lafını esirgemez. Sokakta ihlal edilen sınırlar, uzun vadede o evin içinde, günlük hayatta, birkaç beden arasındaki alanda ihlal edilen sınırlara muhtaç olacaktır. Sokaklarda çalan isyan düdükleri ise, o evlerde birbirlerine dolanan ve bir süre sonra aşılacak yeni bir sınır bulamayarak kendi suyunda boğulan hayalperestleri kurtarıp, onlara derin bir nefes aldıracaktır. O nefes ki, bu sınırlara maruz kalanların bir tek onlar olmadığını canlandırıcı ve umut verici bir şekilde hatırlatacaktır evin içine doğru kapananlara.

Tekzip
Bizim yaşadığımız şu sıcacık Haziran da birçoklarının camını kırıp içeri girdi. Bazen gazla, bazen bir sloganla bazense yüzlercesini evin içinden çıkarmaya yetecek kadar tanıdık bir duvar yazısıyla sızdı sokak, evlerin içine. Evin içinde hayalperestlik kariyerini sürdürmeye karar verenler meydana çıkıp, hayallerini buldukları her yere nakış gibi işlemeye başladılar. O nakış ki belki birçokları için kendi sesini tarihin sesleri arasına katmanın ilk ve son fırsatıydı. Tarihin kimler tarafından yazıldığını bilmiyorlar mıydı, biliyorlardı elbette. Tarih yazımı bir palimpsest üzerine eklenen ve birbirini tekzip eden katmanlardan değil, tek renk bir tabakanın üzerine zulümle işlenen sıkıcı tek katlı kuru bir boyadan oluşurdu. Yıllar boyu bunu duyumsadıkları için evden çıkmamış olanlar vardı muhtemelen. Ve şimdi belki ilk defa tarihe tekzip şansını duyumsamış olanlar, oturdukları yerden kalkmazlar mıydı?

Resmî tarih yazımını etkileyip de onun muktedir kelimelerini bugünden yarına şıp diye tümden değiştirmek olacak iş değil belki. Ama bazı “gayrı resmî” satırlar, Haziran’ın, Gezi’nin, Park’ın, Direniş’in etkisiyle şimdiden dönüşmeye başladı. Şehrin tüm hayalperestlerinin palimpsest’ine dönüşen duvar yazıları, tozlu rafların arasındaki sayfalara henüz tam anlamıyla nüfuz etmese de, kentin dokusunun içine işledi, havada salınıp duran kelimeler bulutu arasındaki yerini aldı. Bu Haziran öyle hızlı bir rüzgârla birlikte geldi ki, bazı bazı, selülozun üzerindekiler bile kendiliğinden silinip, heyecanlı ve umutlu bir kalemle yeniden yazılmaya başlandı. Şu sıralar sokaktan eve adım atmayan bir neslin en yetkin gözlemcilerinden olan Hakan Günday, yaşadığımız uzun Haziran henüz yelkenler fora ilerlerken, keskin bir tespitle, 2003’te yazdığı romanı ‘Piç’e bir ‘tashih’ yapması gerektiğini duyurdu.

Sokağa fırlayarak herkesi şaşırtan bu kuşağın belki de en uç noktalarından birinde konuşlanmış olan ‘piçler’i şöyle anlatır Hakan Günday: “Piçler sadece kendi aşklarına saygı duyarlar… Piçlerin babalarıyla olan ilişkileri mezar taşı kadar soğuk, yeni dökülmüş kan kadar sıcaktır… Piçler insan öldürmedikleri, ağır suç işleyemedikleri, korkak ve hain oldukları için yaşadıkları yerleri zorunlu kalmadıkça terk edemezler.” Yaşadığımız direnişin güçlü bir kanadını da, Günday’ın ‘piç’ diye tarif ettiği bu tiplemenin çeşitlemelerinin oluşturduğu düşüncesini kim çürütebilir? Günday’ın uç noktalarına taşıyarak, biraz da idealleştirerek ve yarı hayranlık-yarı tiksinmeyle baktığı bu tipleme, belki bir belki birkaç özelliğiyle, sokakları dolduran –alfabede bilmem hangi harfe denk gelen– bu kuşağın damarlarında mevcut değil mi?

‘Piçler’in uğrak yerlerinden biri hep Taksim olagelmiştir, orası kesin. Günday, romanın 150. sayfasında Taksim’i anlatırken şöyle yazıyor: “…İstanbul’da payına düşeni Taksim’de alırsın. Çünkü burada zevk, insan, uyuşturucu, kan, aşk, acı, akla gelen her şey taksim edilir. Hak edilen payların alındığı yer burasıdır. Tabii yapılan taksim bazen adaletli olmayabilir. Ama zaten meydanın adı sadece Taksim’dir. Adil Taksim Meydanı değil.”5 Haziran’ı tüm sıcağıyla yaşarken, kendi romanının sayfalarının yaşayan bir kelimeler bulutunun parçası olduğunu fark eden Günday’ın yaptığı “tashih” de bu sayfalara ilişkin, Taksim’e, orada insanlar arasında taksim edilenlere. Direnişten ilham alan tekzip metninde şunları söylüyor Günday: “Bir zamanlar, Piç diye bir kitapta şöyle yazmıştım: ‘Hak edilen payların alındığı yer burasıdır. Tabii yapılan taksim bazen adaletli olmayabilir. Ama zaten meydanın adı sadece Taksim’dir. Adil Taksim Meydanı değil.’ Eksik bırakmışım. ‘Henüz!’ olmalıymış o son cümlenin peşinde. Elinde kitap olan varsa, bir zahmet eklesin… Bir de bilsin ki: Daima uyanık kalmak / Ve daima uyanık tutmak için / Kaç gündür Gezi Parkı’nda uyuyanlara / Selamı var Piçlerin.”

Tek bir kelime ekleyerek ‘piçler’e dair söylediği her şeyi değiştirebileceğinin, yeniden yazabileceğinin farkında Günday. ‘Henüz’den daha basit ve daha güzel bir tekzip olabilir mi? Yazılmış ve nihayete erdiği zannedilen bir romanı yeni imkânlarla doldurabilecek tek bir kelime. “Yaşadıkları yerleri zorunlu kalmadıkça terk etmeyen”, içinde yaşadıkları topluma bir nebze olsun güvenmeyen, sürekli tüketip hiçbir şey üretmemeyi seçen, sadece ve sadece “kendi aşklarına saygı duyan” piçler nasıl olup da sokaklara inmiştir? O vapurun düdüğü onları bile heyecanlandırmış olabilir mi? Ya da Taksim ilk kez –küçük bir komünün içinde sınırlı bir süre zarfında bile olsa– eşit taksim ettiği, “Adaletli Taksim” olduğu için mi kalkıp çıkmıştır sokağa piçler? Belki bir duvar yazısı çekmiştir onları, bir iki kelime onlara dokunmuştur… ‘piçler’ de bir kez olsun kendilerini ait hissetmiştir. Belki de vapurun düdüğü sandığımızdan daha uzak yerlere değiyordur.

Büyük ihtimalle duymuşsunuzdur, Hakan Günday’ın romanını senaryoya döken Ümit Ünal (ki ‘Vapur’un peşinden giden de oydu), kadraja alansa Selim Demirdelen olacak. Direnişin filmini kim çeker, söze nereden ve nasıl başlanır sohbetlerinin gırla olduğu şu günlerde, bazen böyle dolaylı yollara da sapmak gerektiğini, 60’larda Boğaz’a karşı söylenmiş satırların da, huzurlu sığınağından kalkıp direneceğine ihtimal verilmeyen bazı “kötü tohumlar”a istinaden yazılmış sözlerin de dönüp dolaşıp bugünü anlamlandırabileceğini hatırlamakta fayda var. Günday’ın ‘Piç’i açtığı şekilde, Yahya Kemal’in Gece şiirinden alıntılayarak bitirirsek: “Bir yoldu parıldayan, gümüşten, / Gittik… Bahs açmadık dönüşten.”

NOTLAR
1 Leylâ Erbil, “Vapur”, Gecede (İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2013), 30.
2 Erbil, 30.
3 Erbil, 26.
4 Erbil, 29
5 Hakan Günday, Piç (İstanbul: Doğan Kitap, 2011), 150.
6 Sabitfikir, Hakan Günday: “Kaç gündür Gezi Parkı’nda Uyuyanlara Selamı Var Piçlerin”, son güncelleme: 13 Temmuz 2012, <goo.gl/93tq0>.

Paylaş