Memduh Ün: ‘Küçük Dünya’dan Fragmanlar

Paylaş

memduh-unSinemamızın usta yönetmenlerinden Memduh Ün’ü geçtiğimiz günlerde, 95 yaşında kaybettik. Memduh Ün’ün hayatını ve sinema serüvenini İbrahim Türk’ün kaleminden hatırlıyoruz.1

Bodrum’da dünyanın en iyi teknelerini yapan, ama suyun kaldırma kuvvetinin formülünü bilmeyen ustalar vardır. Memduh Ün “ben işte o ustalar gibiyim,” diyor. “Ne olduğunu bilmiyorum, sezgilerimle hareket ediyorum.” Gerçekten de entelektüel bir sinemacı değildir Ün. Ne sinemanın temel ontolojik sorunlarına, ne estetik kuramlarına, ne de kültür ve sanatın geneline ait konularda görüş belirtmez. Görüşleri vardır kuşkusuz, ama bir düşünce, bir sanat adamı kimliğini kendine yakıştırmaz. Bir anlamda sinemanın zanaatına kendi sezgilerini katıp bunları seyirciye sunmanın imkânlarını keşfeden bir tekne ustasıdır o.

1948’de Damga filmiyle sinemaya baş oyuncu olarak adım atan Ün, o sırada 28 yaşındadır. O güne kadar ne olacağına, hayatını nasıl sürdüreceğine karar verememiş gibidir. Ne başından beri sinemaya kafayı takmıştır, ne de küçük yaşlardan beri sinemayı sanat olarak düşünmektedir. Film çekme aşkıyla yanıp tutuştuğu ise hiç söylenemez. Evet, sinemayı çok sevmektedir. Hemen her çocuk gibi perdede gördüğü serüven filmlerinin büyüsüne o da kapılmıştır. Fırsat buldukça karanlık salonlara atmaktadır kendini. Ama daha ötesi değil. Tesadüfen girdiği sinemayı kafaya takmasını sağlayan motivasyon işin ticaret kısmı olmuştur. Son derece az sayıda filmin çekilebildiği 1950’ler Türkiye’sinde Türk filmlerinin seyirciden gördüğü ilgi, elde ettikleri ticari başarılar, o yaşına kadar maddi sorunlarla boğuşmuş, babasının aileye tavrı nedeniyle rahat ve huzurlu bir çocukluk geçirmemiş olan Ün’ü sinemaya yöneltir.

Memduh Ün’ün kimi zaman zanaatçılığı öne çıkmıştır, kimi zaman ustalığı. Bazen titiz ve yaratıcı bir yönetmen olarak hareket etmiştir, bazen de hesaplı bir yapımcı olarak… ‘Türk Sinemasında Altı Yönetmen’ kitabına Memduh Ün’ü de alan sinema yazarı Giovanni Scognamillo, ilgili bölümün başlığına “Memduh Ün’ün Küçük Dünyası” demiştir. Biz de o ‘Küçük Dünya’nın izlerini taşıyan uzun bir yaşamı, başlıklar halinde özetlemeye çalışalım.

‘Küçük Dünya’
1920’de İstanbul, Kasımpaşa’da doğar Arif Memduh Ün. Babası Mustafa Bey polistir, annesi Makbule ev hanımı. Maddi açıdan sıkıntı içinde yaşamaktadır Ün ailesi. Yoksul ama mutlu bir şekilde yaşayan Türk filmlerindeki insanların tersine, başka sıkıntıları da vardır. Mustafa Bey’in huysuz yapısı, ailedeki huzuru altüst eder. Bu durum, Mustafa Bey’le Makbule Hanım’ın boşanmasına kadar sürecektir.

Gözlemci bir çocuktur Memduh Ün. Etrafında olup bitenlere ilgiyle yaklaşır. Yaşadığı kenar mahallelerden belleğine sinmiş görüntüler, yaptığı gözlemler, mahalle dayanışmasının ipuçları, aile içinde göremediği ama muhakkak özlemini çektiği sıcaklık kendi dünyasını yansıtabildiği filmlerinde yer alacaktır. Örneğin, “has ekmek” çıkaran Çemberlitaş fırınına her gün yürüyerek giden Ün Nuru Osmaniye caminin avlusundan geçerken orada bir niyetçi keşfeder. Tatlı bir adam olan niyetçinin kuşları ve tavşanı vardır, türlü numaralar yapmaktadır. Kendisi de kuş besleyen Ün kolunun altında fırından aldığı ekmek, her gün o niyetçiyi seyreder. Yıllar sonra Üç Arkadaş’ı çekeceği zaman filmdeki niyetçi karakteri ona hep o avluyu hatırlatacaktır.

Ün, gayet zeki ve başarılı bir öğrencidir ama okulu hiç sevmez. Ders çalışmaktan nefret eder. Bütün eğitim hayatını, istemeye istemeye, sadece babasının korkusundan sürdürür. Zekâsıyla sınıf geçmeyi bir şekilde başarır hep. Kimi kez de şans yüzüne güler.

Ben Ne Olacağım?
İlk öğreniminin ardından, karma eğitime yeni geçmiş olan Vefa Lisesi’nin orta kısmına yazılır. Dönemin başarılı futbol ekibi Vefaspor takımında top koşturan abileri de aynı okulun lise kısmına devam etmektedirler. Ün, hayran hayran onları izlemektedir. Hayatını uzun süre etkileyecek olan futbolla ilk tanışıklığı burada başlar. Kısa süre içinde bütün hayatı futbolla dolar. Top peşinde koşmaktan dolayı babasından çok dayak yiyen Ün, buna rağmen azmi sonucu Langaspor, Vefaspor gibi takımların yanı sıra Ankara ve Adana karma takımlarında, dahası Beşiktaş takımında 1940-42 yılları arasında forma giymeyi başarır. Bugün Türk futbol tarihi yazıldığında özellikle Beşiktaş’ın tarihinde Memduh Ün ismini atlamak mümkün değildir.

Ün, lisenin ardından tıp fakültesine yazılır. Bir yandan okul sorunları, bir yandan da istediği gibi iyi bir işte dikiş tutturamamış olmak can sıkıcıdır. “Bir an evvel askerliğimi yapıp geleyim de ne olacaksam olayım,” diyerek üçüncü sınıfta tıbbı bırakır, yedek subaylığa başvurur. Gittiği birliklerin komutanlarının da gözdesi olarak futbolla iç içe geçen askerlik günlerini bitirdikten sonra İstanbul’a döner. Yapabileceği tek şey olarak memuriyet gözükmektedir.

Sinemanın Ticari Cazibesi
Ün’ün memuriyet ve futbolla geçecek gibi görünen yaşamı bir tesadüfle tamamen değişir. Bir arkadaşı aracılığıyla film teklifi alır. Ne var ki ilkokul müsamerelerinden bile kaçan ve sinemadan anlamayan Ün için olacak şey değildir bu. Ancak şans kapısını çalmıştır bir kez. Bir gün bir sinemada Sezer Sezin’le karşılaşır ve önce Sezin, ertesi gün de filmin yapımcısı Hürrem Erman Ün’ü ikna ederler.

İsteksizliğine ve tecrübesizliğine rağmen set ortamını yadırgamaz Memduh Ün. Yönetmen Seyfi Havaeri de düzgün resimler alabildiği tecrübesiz oyuncusuyla sorunlar yaşamaz. Sorunlar başka yerden çıkar. O günün koşullarında çok ilkel şartlarda çekilen Damga, Türk sinemasında “film kurtaran adam” olarak ünlenen Orhan Atadeniz’in marifetiyle kurgulanır. Yapımcılarının ümitsizliğine karşın Taksim sinemasında vizyona giren bu alabildiğine ağdalı, aşklı, tecavüzlü, gözyaşlı, mezarlıklı, gazelli film baygınlık geçiren seyircilerinin yoğun ilgisiyle tam üç hafta aynı salonda gösterimde kalır. Bu film tecrübesi Ün’de yönetmenlik konusunda merak uyandırır. Bir kazancı da kurguyu keşfetmesi olur. Tüm çalışması boyunca ve başka filmlerde de Atadeniz’le yakınlık kuran, onu izleyen Ün, ilerki yıllarda başarılı bir kurgucu olacaktır. Damga’nın Ün açısından asıl önemi bu denli kötü şartlarda üretilen böylesi ucuz bir filmin bile halktan büyük ilgi görebildiğini gözlemlemesidir. Yapımcılık para kazanmak açısından çok cazip görünür gözüne.

Yaparak Öğrenmek
Damga’da birlikte oynadığı ve Hürrem Erman’ın da dişçisi olan doktor Arşavir Alyanak’la beraber film ithalcisi Ceylan Film’in de desteğiyle 1951’de Yakut Film adında bir şirket kurarlar. Piyasanın kısaca ‘Doktor’ olarak andığı Alyanak’ın yönetip, Ün’ün oynadığı filmlerin ardından Ün daha önceleri kimi filmlerde beraber oynadıkları Mine Coşkun’un aracılığıyla Düşman Aşıklar filminin yönetmenliği teklifini alır. 1951’den 55’e edindiği dört yıllık tecrübe kendine güvenini o kadar arttırmıştır ki, dünyanın en iyi film yönetmeni edasıyla tereddütsüz işe girişir Ün. Çekimler uzar, yapımcının parası bitince filme ara verilir. Montaj masasına oturan Ün gördükleri karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Yılların getirdiği özgüven bir anda yok olur. Dünyanın en kötü yönetmeni olduğunu hissedecek kadar bozulur ve daha fazla zarara sokmaktansa filmi bırakır.

Bütün moral bozukluğuna rağmen Ün’ün azmi eksilmez. Belki de bu başarısızlık olmasa Ün yönetmenliğe kafayı bu kadar takmayacak, salt yapımcı olarak sinemacılığı sürdürecektir. Kararını verir: Öncelikli olarak, para kazandıran ucuz filmler yapa yapa bu işi öğrenecek, ardından, gerçekten işin sırrını çözdüğünde iyi bir projeyle kendi dünyasını yansıtacaktır.

Melodramın Garantili Sularında
Sinemaya ticari amaçlarla giren biri olarak yaptığı gözlemlerin başında doğal olarak, ne tür filmlerin, hangi konuların seyirci tarafından çok izlendiğini gözlemlemek gelmektedir. O yıllarda gerek Muharrem Gürses’in yaptıkları gerekse de Arap ülkelerinden gelen melodramlar, Damga örneğinde olduğu gibi çok parlak gişe başarıları sağlamaktadır. Seyirciyi cezbeden bu tür filmlerin bir formülü bile oluşmuştur. Ezan-mevlüt-göbek-dans- kavga-mezar olarak sıralanabilecek bu formüle uygun melodramların iş yapmaması mümkün değil gibi gözükmektedir. Ün de aynı formülü kullanarak peş peşe ağdalı melodramlar yönetir. Yetim Yavrular, Ana Hasreti, Piç, Zeynebin İntikamı, Yetim Ömer, Ayşe’nin Çilesi, Çoban Kızı, Murada Ereceğiz gibi melodramlarla işin tekniğini pekiştirir, ekonomik açıdan güçlenmesini sürdürür. Bu zanaatkârlığı piyasayı tatmin etse de sinema yazarları, sanatçı kesim bu ucuz, döküntü filmlerin futbolculuktan gelme yönetmenini dikkate almaz ve küçümserler. Yönetmenlik yapmaya başladığı 1955’ten 1958’e kadar Piç dışında hiçbir filmi hakkında basında yazı çıkmayışı da bu küçümsemenin, önemsemezliğin bir kanıtıdır adeta. Ama her şey bir filmle değişecektir.

Daha önce birlikte çalıştığı yapımcılardan Emin Film’in sahibi Talat Emin, Metin Erksan, Aydın Arakon, Muammer Çubukçu imzalı ‘Kuşçu’ adlı bir öykü getirir Ün’e. Okur okumaz çarpılır Ün. Bu öyküyle iyi bir film yapacağını hisseder. Fikrine değer verdiği bazı sinemacı dostlarının aksi görüşlerine rağmen, hem onların hem başka meslektaşlarının yardımıyla son şekli verilen senaryoyu hayata geçirir. Ün, bu kez bambaşka bir duyguyla oturduğu kurgu masasında istediği filmin ortaya çıktığını görür. Üstelik filmin ticari başarısına, beklenmedik ölçüde bir entelektüel ilgi de eşlik eder. Ün, sade insanların iyiliğini, sıcaklığını, dayanışmalarını çok temiz ve yalın bir dille, başarılı görüntülerle perdeye yansıtmaktadır. O güne değin çevrilen en iyi Türk filmi olarak soruşturmalarda zirveye çıkan Üç Arkadaş yönetmeninin, film öncesiyle sonrasında gördüğü ilgilerin arasındaki uçurum korkunçtur. Bu başarının Ün’ün meslek yaşamında hem olumlu hem olumsuz etkileri olacaktır.

Üç Arkadaş’ın Başarısı ve Gölgesi
Üç Arkadaş’ın Ün’ün önünü bazı konularda açtığını söylemek yanlış olmaz. İstediği yapımcının kapısını çalabilir, istediği işletmeciden avans alabilir, starlarla çalışabilir hâle gelmek az şey değildir. Ancak bir yandan da, eskiden kaale bile alınmayan Memduh Ün’den, şimdi herkes Türk sinemasının en iyi filmlerini bekler hâle gelmiştir. Ün’ün Üç Arkadaş sonrası döneminin, beklentileri karşılama ve kendini aşma arayışıyla geçtiğini söylemek yanlış olmasa gerek. Yönetmenlik açısından olgunluk taşıyan Kırık Çanaklar, Ateşten Damla, Ayşecik gibi her biri önceki dönemle kıyaslanamayacak ölçüde nitelikli ve seyirci açısından da başarılı filmler yapmasına rağmen, düşüşte olduğu yolunda yorumlarla karşılaşır Ün. Üç Arkadaş’ın oluşturduğu zirvenin gölgesi bu filmleri kadar bundan sonrakilerin de üstüne düşecektir.

Yönetmen olarak çizdiği grafiği asıl etkileyen ise, ilginçtir, kendi şirketinin sahibi oluşu, yani yapımcılığıdır. Üç Arkadaş’ın ardından Alyanak’tan ayrılarak kendi şirketini kuran Ün, oğlunun adını verdiği Uğur Film’de patrondur artık. Pek çok yönetmen için ideal gözüken, üstelik kendisinin mesleğe girişinin en temel motivasyonu olan bu durum Ün’ün aleyhine işler. Şirketin varlığını korumak, maddi açıdan güçlenmesini, büyümesini sağlamak bir süre sonra yönetmenliğinin bile önüne geçen bir amaç haline gelir. Şirket sanki kendi başına bir organizmadır ve canlı kalması için Ün’ün yapımcı zekâsını öne çıkarması gerekmektedir. İlginçtir, başarılı bulunan Üç Arkadaş, Kırık Çanaklar, Ateşten Damla, Ayşecik gibi filmleri başka şirketlere çektiği filmlerdir. 1960’ların sonlarından itibaren yönetmen olarak imza attığı film sayısı her yıl azalırken yapımcılığını yaptığı filmler artar. 1964’te Ağaçlar Ayakta Ölür, 1965’te Antalya’da ‘En İyi Yönetmen’ ödülü getiren Namusum İçin, 1967’de Yaprak Dökümü, 1975’te Ağrı Dağı Efsanesi gibi yapımlar kendinden yönetmen olarak yeniden söz ettirdiği belirgin filmler olarak filmografisinde yer alırlar.

Yönetmenliğinin önüne geçen yapımcılığının yeni isimleri sinemaya kazandırmak konusunda yararı olmuştur. Bilgilerine ve sinema anlayışlarına güvendiği pek çok ismi kendisine asistan alarak, senaryolarını çekerek hem onların sinemaya girip yetişmelerini sağlamış, hem de kolektif bir beyin gücünden yararlanmayı bilmiştir Ün. Lütfi Akad, Atıf Yılmaz, Metin Erksan, Halit Refiğ gibi isimlerle sürekli dayanışma içinde olan Ün, Ertem Göreç, Feyzi Tuna, Tunç Başaran, Bilge Olgaç gibi isimleri de sinemaya kazandırmıştır. Atıf Yılmaz’ın pahalı ve riskli bir proje olan Keşanlı Ali Destanı (1965) filmine, Kadın Hamlet (1972) gibi hem Metin Erksan’ın hem Türk sinemasının en ilginç filmlerinden birine yapımcı olmak cesaretini göstermiştir.

Ayakta Kalmanın Yolları
Türk sinemasında doğru dürüst bir sermaye birikimi olmadığı bilinen bir gerçektir. Ün’ün Uğur Film şirketi de diğer şirketler gibi, hemen tüm filmlerini işletmelerden gelen avanslarla kotarmaya çalışmaktadır. İşletmelerin taleplerine karşılık verebilmek, dahası işletmecilerin talep ettikleri bir yapımcı olmak için konumunu sağlam tutmak zorundadır Ün. Dönem neyi gerektiriyorsa, ne revaçtaysa o konulara yönelmesi kaçınılmazdır. Gerekirse furyalara kapılır. Avantür, komedi (Kemal Sunal filmleri), tarih (Battal Gazi serileri), din (Rabia’lar) hatta seks (Kokla Beni Melahat)…

Ayakta kalmanın en tipik yolu isteğe uygun filmler üretmekse, diğer bir yolu da kendinize bağlı bir stara sahip olmaktır. Memduh Ün’ün birlikte çalıştığı ilk kadın star Muhterem Nur’dur. Üç Arkadaş’ın bu başarılı oyuncusuyla birlikteliği melodramlar çektiği yıllarda başlamıştır. Fatma Girik ise 1960’lardan itibaren hem Uğur Film’in vazgeçilmez kadın starı hem de Memduh Ün’ün hayat arkadaşı olur. Ayhan Işık’tan, Göksel Arsoy’a, Cüneyt Arkın’dan Kemal Sunal’a erkek starları değişse de Ün’ün kadın starı hep Girik’tir. Bu ikilinin hem meslek hem de özel hayatlarının halen sürdüğünü belirtmemiz gerek.

Ün’ün Türk sinemasının her anlamda sıkıntı içinde olduğu 1970’li ve 80’li yılları atlatmasında Cüneyt Arkın ve Kemal Sunal filmlerinin katkısı olduğu bir gerçektir. Bu beraberlik Yüz Numaralı Adam (1978) filmiyle başlayıp Zehir Hafiye’yle (1989) son bulur. 1990’larda, Gün Ortasında Karanlık ve Bütün Kapılar Kapalıydı filmlerinin yapımcı-yönetmeni olarak dönemin eğilimine kapılan Ün, Dönersen Islık Çal ile de marjinal konulu bir filmin yapımcılığına imza atar.

Sinema Bir Mucizedir
1960’lardan günümüze yapımcı-yönetmen olarak ayakta kalmayı başaran Ün, Üç Arkadaş’tan sonra inişe geçen ve sonra dalgalı seyreden yönetmenlik grafiğini yeniden zirveye taşıyacak projeye 1993’te kavuşur. Muzaffer İzgü’nün aynı isimli eserinden çektiği Zıkkımın Kökü küçük bir çocuğun gözünden bir kez daha sade insanların sıcak dünyasını başarılı bir sinema diliyle aktarır ve Ün’e yıllardır hasret kaldığı başarıyı, doygunluğu sağlayan film olur. Kimilerinin, yönetmenin en iyi filmi olarak kabul edilen Üç Arkadaş’tan bile daha başarılı buldukları Zıkkımın Kökü yurtiçi ve yurtdışı festivallerden aldığı ödüllerle hem Ün’ün hem de Türk sinemasının yüzünü güldüren başarılı bir yapım olarak sinema tarihine geçer.

Yeni dönemin dinamikleri, değişen yapım şartları Yeşilçam ölçülerinde film yapmaya alışık olan Memduh Ün’ü zaten zorlamaktayken, Zıkkımın Kökü’yle gelen bu doygunluk, yönetmenin film işinden çekildiği bir dönemi getirir. Ün’ün son filmi Sinema Bir Mucizedir, bu yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ‘Ulusal Yarışma’ bölümünde görücüye çıkacak ve 21 Ekim’de vizyona girecek.

Yoksul bir aileden gelip güçlü bir yapımcı olmuş, yönetmen kimliği ile başarılı işler yapmış, Türk sinemasına önemli oyuncular, senaryocular, yönetmenler kazandırmış Memduh Ün için, 1948’de başlayan uzun sinema yaşamını Sinema Bir Mucizedir adlı bir filmle tamamlamak anlamlı olsa gerek.

Not:
1 İbrahim Türk bu yazıyı Altyazı’nın Ekim 2005 sayısı için, Memduh Ün’ün son filmi Sinema Bir Mucizedir’in vizyona girmesi vesilesiyle kaleme almıştı.

Paylaş