Militarizmin Kara İronisi: Keskin Nişancı

Paylaş
amrican-sniper020

Clint Eastwood Keskin Nişancı’da (American Sniper) resmi rakamlarla 160 kişiyi ‘avlayan’ Chris Kyle’ın her şeyi gerektiği gibi yaptığının altını kalın kalın çizerken, ABD’nin Irak işgalinin nedenlerinin, bağlamının, insani sonuçlarının üzerini de usulca örtüveriyor. Oysa Chris Kyle’ın gerçek hikâyesi, filmin yaratıcılarına savaşı, silah seviciliği, kahramanlık mefhumunu sorgulamak için inanılmaz bir malzeme sunuyordu.

Berke Göl

Altmış yıllık bir oyunculuk kariyeri boyunca sayısız kahramanlık hikâyesinde boy gösteren, yönetmenliğe adım attıktan sonra da sürekli kahramanlık hikâyeleri anlatan Clint Eastwood’dan seksen yaşından sonra bir U-dönüşü yapmasını beklemek akıl kârı değil kuşkusuz. Filmlerinin çok büyük bir kısmında hep haklı olan o sert erkekleri, kirli polisleri, kabadayıları, ‘vigilante’leri konu edinen ya da canlandıran Eastwood’un sinema personasını ve dünya görüşünü az çok bilen her izleyici, Keskin Nişancı’nın konusunu duyduğunda neyle karşı karşıya kalacağını da az çok tahmin edebilir. Fakat Eastwood’un filmografisinde Atalarımızın Bayrakları (Flags of our Fathers, 2006) gibi yine ‘kahramanlık’ mefhumu etrafında dönmekle birlikte toplumun ve özellikle medyanın bu konulardaki ikiyüzlülüğünü kurcalayan, görünüşteki “kahramanlığın” ardında yatanları merak eden örnekler de yok değil; o yüzden insan yine de yersiz bir beklentiye girebiliyor. Ancak en baştan söyleyelim, Irak’ta insanları tek tek öldüren Amerikalı bir keskin nişancının gerçek öyküsünü anlatan Keskin Nişancı, tahminlerimizin de ötesinde militarist, milliyetçi ve şovenist bir film.

Keskin Nişancı, ABD’nin Irak işgali boyunca dört dönem en tehlikeli bölgelerde, sıcak çatışmaların ortasında görev alan ve katıldığı operasyonlarda resmî olarak 160 kişiyi (gerçek sayının çok daha yüksek olduğu belirtiliyor) ‘avlayarak’ arkadaşları tarafından ‘Efsane’ lakabına layık bulunan Chris Kyle’ın öyküsünü anlatıyor. Siyasal arka planı İkiz Kuleler’in haberlerde görülen yıkılma ânına indirgeyen film, amaçsızca oradan oraya sürten başkarakterinin hayatına 11 Eylül saldırılarıyla nihayet bir anlam bulmasına, silah kullanmadaki yeteneğini “gidip birkaç Arap öldürme” isteğiyle vatanın hizmetine sunmasına odaklanıyor. Düşmanın nereden çıkacağının belirsizliği ve tetiğin çekilip çekilmeyeceği üzerinden gerilimi sürekli ayakta tutmayı başaran filmde Eastwood’un kamerası, Irak’ın farklı yerlerindeki sayısız çatışma sahnesinde çatılarda, siperlerde konuşlanıp avını bekleyen kahramanının yanından neredeyse hiç ayrılmıyor (ayrıldığında da bunu Iraklı bir keskin nişancıyı düşmanlaştırmak için yapıyor). Fakat aşırı yakın planlarla izleyiciyi karakterin yanı başına götürmenin, Felluce’de ya da başka bir kentte yaşananları neredeyse tamamen tüfeğin ucundan göstermenin sadece anlatımsal değil, ideolojik sonuçları da var elbette: Eastwood savaşı hiper-gerçekçi bir yaklaşımla yansıtırken ABD’nin Irak işgalinin nedenlerinin, bağlamının, insani sonuçlarının üzerini de usulca örtüveriyor.

İki Kilit Sahne
Zamanla savaşa bağımlı hâle gelen, “vatanı kurtarma” mücadelesi verirken ailesini ihmal eden, eve döndüğünde eşiyle ve çevresiyle sağlıklı ilişki kurmakta zorlanan Chris’in öyküsünün her ânı buram buram militarizm kokuyor. Ancak Chris’in görev başında kritik kararlar vermesini gerektiren iki kilit sahne, filmin özünde yatan ideolojiyi berrak bir biçimde ortaya koyması açısından ayrıca konuşmaya değer. Bunlardan birincisi olan filmin açılış sahnesinde, yıkıntılar arasında ilerleyen Amerikan birliğine bomba atmaya kalkışan Iraklı bir anneyle küçük oğlu, Chris tarafından “etkisiz hâle getiriliyor.” Chris’in silahı başında ölçüp biçerek bekleyişi, küçücük bir çocuğu –üstelik de ilk görevinde– öldürmek zorunda kalmamak için içten içe dua edişi, bombanın ortaya çıkmasından sonra da son âna kadar sabrettikten sonra tetiği çekişi, görevin ne kadar acımasızca olursa olsun yerine getirilmesi gerektiğini daha filmin en başında vurgulaması açısından önemli. İlk “avında” bir çocuğu öldürdüğü için biraz sarsılsa da üzerine düşeni yapmanın ve arkadaşlarını kurtarmanın gururunu yaşıyor Chris.

Filmin ortalarındaysa, kendisi artık kaşarlanmış bir askerken, bir çocuk daha hedefine giriyor ve az önce Chris’in öldürdüğü bir Iraklı direnişçinin yere düşen roketatarını kaldırmaya yelteniyor. Bu sefer de Chris namluyu doğrultmuş beklerken kendi kendine “bırak o silahı, bırak o silahı!” diye sayıklıyor âdeta. Keskin nişancı tetiği çekmek üzereyken çocuk güç bela kaldırdığı roketatarı gerçekten de bırakıyor. Az önce ölümden döndüğünden habersiz, koşarak uzaklaşıyor.

Her ikisi de birer çocuğu içeren bu iki sahne, olayları kendince bir vicdan terazisine koyuyor ve Chris’in her şeyi gerektiği gibi yaptığının altını kalın kalın çizerken ABD’nin Irak işgalini gözümüze soka soka meşrulaştırıyor. Zira filmdeki tüm diğer çatışma sahnelerinde de, Chris’in “masum” bir Iraklıyı öldürdüğüne, bir hata yaptığına ya da herhangi birinin işgal kuvvetleri yüzünden pisi pisine öldüğüne tanık olmuyoruz (Pisi pisine öldürmek Amerikalılarla işbirliği yapan Iraklıları, halka gözdağı vermek amacıyla katleden Iraklı direnişçilere düşüyor). Böylece Chris’in hikâyesi özelinde bütün bir Irak işgali, Amerikan askerlerinin “iyi”lere dokunmadığı, “kötü”leri cezalandırdığı bir adalet dağıtımına indirgeniyor. Üstelik “iyi” görünen Iraklılar bile “kötü” çıkıyor filmde, tıpkı bir grup askeri evinde ağırlayan fakat aslında yatak odasında koca bir cephanelik saklayan adam gibi. Haklıyla haksızı, iyiyle kötüyü net bir biçimde ayıran çizgiler, savaşa tapan filmlerden aşina olduğumuz arkaik yöntemlerle bir bir çiziliyor yönetmen tarafından.

Fakat Keskin Nişancı’nın finalinde, keskin bir ironi de saklı. Filmin tarih vererek, ağdalı bir dramatizasyonla hazırladığı ama doğrudan göstermeyi de âdeta gururuna yediremediği finalde Chris, görevini tamamladıktan yıllar sonra, Amerika’da artık sivil hayata uyum sağlamışken, arkadaşlarıyla gittiği atış poligonunda bir başka savaş gazisi tarafından silahla vurularak öldürülüyor. Bu kadar militarizmin, silaha tapınmanın, erkeklik kutsamasının, kahramanlığın üzerine hem trajik, hem de son derece ironik bir twist. Gerçek hikâyenin kendisi filmin yaratıcılarına savaşı, silah seviciliği, kahramanlık mefhumunu sorgulamak için inanılmaz bir malzeme sunmuş ama Eastwood ve senaristleri hiç oralı olmamış. Bunun yerine gerçek Chris Kyle’ın cenazesini saygıyla selamlayan binlerce Amerikalının arşiv görüntüleri üzerine duygusal bir müzik bindirip bolca bayrakla işin içinden sıyrılmayı tercih etmişler. Mesaj daha açık olamazdı: Durmak yok, ölmeye ve öldürmeye devam.

Paylaş