New York’ta Binbir Gece Masalları

Paylaş
en-guzel-gunlerim

En Güzel Günlerim

Duygu Aytaç, 53. New York Film Festivali’nde radarına takılan filmlere dair izlenimlerini not düşüyor. Miguel Gomes’in merakla beklenen 3 bölümlük filmi Arabian Nights, Arnaud Desplechin’in bir gençlik aşkını anlattığı En Güzel Günlerim, Yorgos Lanthimos’un yeni filmi The Lobster ve Todd Haynes’in Filmekimi’nde pek çoğumuzun kalbini çalan filmi Carol

“Çünkü aptalım ve soyut fikirler bende vertigo yapıyor.”

Miguel Gomes

25 Eylül-11 Ekim tarihleri arasında gerçekleşen New York Film Festivali’nde ABD prömiyerini yapan Arabian Nights’ın (Binbir Gece Masalları) ilk bölümü ‘The Restless One’a yönetmen Miguel Gomes’in yukarıdaki özrü damgasını vuruyor. Bugünün sinemasında ekonomik kriz, tasarruf tedbirleri, koca bir toplumun bir anda yoksullaşması nasıl anlatılır sorusuna cevap aramanın aşırı hırslı yükü altında ezildiğini böylelikle saklamayan Gomes, sıkıcı ve yer yer Olacak O Kadar mizahına savrulan sönük ilk bölümde çekemediği dikkatimizi ikinci bölüm ‘The Desolate One’ın nefis mahkeme sahnesiyle kazanıyor. Üçüncü ve son bölüm ‘The Enchanted One’da hayatını ispinoz yakalamaya ve öttürmeye adayan Lizbon varoşlarının “işsiz” kusçularını izlerken Naki Tez’in İstanbul’un Kuşçuları adlı belgeselini hatırlamamak ya da yeni bir gözle görmemek zor.

Günümüz Portekiz’inin hikâyesini anlatmak için ‘Binbir Gece Masalları’ndan ve hayalî bir eski Bağdat’tan faydalanan Arabian Nights, izleyicinin aklına doğal olarak, bir başka kriz ülkesi Yunanistan’ı getiriyor. Bu sene verdiği bir röportajda Yunan halkının Euro bölgesinden çıkmaya neden yanaşmadığını anlatan Syriza milletvekili Costas Lapavitsas şöyle diyordu: “Euro’ya katılmak Yunanları ‘gerçek Avrupalı’ gibi hissettirmişti. Balkanların güney ucundaki bu ülkenin Osmanlı’dan, çalkantılı bir tarihten çıkmış halkı için bu çok önemliydi. Çünkü Yunan insanı Avrupa fikriyle, yani Orta Doğulu veya Yakın Doğulu olmadıkları fikriyle teması kesmek istemiyor.” Röportajcı Amerikalıların anlayacağı dilden “Beyaz olmak mı yani?” diye sorunca milletvekili Lapavitsas’ın cevabı: “Evet, bu çok çok önemli. Asla hafife alınmamalı.”

Yorgos Lanthimos’un festivalde ABD prömiyerini yapan son filmi The Lobster’ı izlerken bu sözler kulağımda çınladı. Arabian Nights’ı seyredip “Sahi, yok mu Yunanistan’ın halini de sinemada anlatacak biri” diye Yorgos Lanthimos’a çevrilebilecek gözlere yönetmenin cevabı anlaşılan “Zorunda mıyım?”. Bu cevapta bir sorun yok, sorun filmde. The Lobster, herkesin kendisine kanunen eş bulmak zorunda olduğu yoksa hayvana çevrileceği bir distopyayı anlatıyor, dünyaca ünlü oyuncularla ve İngilizce olarak. Fakat kağıt üzerinde harika duran bu fikre filmin kendisi kısa kalıyor. Oyuncularına her repliği yalanmış gibi, sopa yutmuş gibi söyletme ısrarı artık bayat bir numara gibi duruyor, hele ne kadar usta oyuncular olduklarına bu kadar aşina olduğumuz Ben Whishaw, Rachel Weisz, John C. Reilly gibi isimler üzerinde. Bu kıymet bilmez “her şey yalan, sözler yalan” ısrarı bir yana, yönetmenin hem isyankâr yalnızlar hem eş arayanlar hakkında filme serpiştirdiği sığ ve küçümseyici gözlemler Lanthimos’un aslında yalnızlıktan da ilişkiden de pek bir şey anlamadığını açık ediyor. Dolayısıyla yönetmenin her zaman ilk önceliği olan o “Avrupai” donukluk ve gerçek olmak için fazla gayretkeş suni gariplik, “sahtekârlığını” belki ilk kez bu kadar belli ediyor.

Festivalde Kuzey Amerika prömiyerini yapan Arnaud Desplechin filmi En Güzel Günlerim (My Golden Days) tam aksine aşkı da dili de ciddiye alıyor. Aşkı ciddiye alanların bile o kadar ciddiye almadığı lise sonu/üniversite başı bir gençlik aşkını hem de. O zamanlar ne biliyorduk ki gibi bir tavırla yıllar geçtikçe zihinlerde küçültülen, önemsizleştirilen ilişkilerin aslında nasıl da çetrefil ve her şey kadar önemli olabileceğini itiraf etmesi, duygusal derinliğe izin verebilmesi özellikle The Lobster’dan sonra ilaç gibi geliyor. Yönetmenin deyimiyle kadrajı ele geçiren, “güzel de denebilir, aksi de, önemli olan bu değil” yüzüyle Lou Roy-Lecollinet, mahallede arkasından konuşulan kız ve öyle olmaktan çok memnun Esther rolünde ışıldıyor.

Bir Saul Leiter fotoğrafı gibi süzülen Carol, festivalde gösterilen ve bahsedilmeyi hak eden bir diğer aşk hikâyesi. Todd Haynes imzalı filmin tek hüneri “kameralara kaymak mı sürmüşler, bu nasıl bir güzellik” gibi sorular sorduran sinematografisi de değil. Bir arada aslan ve fare gibi gözüken Cate Blanchett ve Rooney Mara’lı oyuncu seçimi hikâyeye ilginç katmanlar getiriyor ama sonuç olarak aşklarına ve eşitliklerine inanmamızı engellemiyor.

Paylaş