Paul Thomas Anderson: Arızalı Adamlar Albümü

Paylaş
pta

Kubrick, Altman ve Scorsese gibi ‘büyük’ yönetmenlerin izinden giden Paul Thomas Anderson, Amerikan sinemasının teknik beceriyle anlatım ustalığını buluşturan nadir isimlerinden biri. Anderson’ın, 26 yaşında imza attığı Hard Eight’ten The Master’a tüm filmleri, arızalı adamların ‘görkemli endişeleri’ni perdeye yansıtıyor. 

Berke Göl

Sydney adıyla tasarladığı fakat stüdyo tarafından Hard Eight olarak isimlendirilen ilk filminin açılış sahnesinde, Paul Thomas Anderson’ın sonraki filmlerinin de mekânı olacak Kaliforniya çevresinde tipik bir Amerikan diner’ının dış cephesini görürüz. Biz boşluğun ortasındaki otoparktan kasvetli binaya ve üzerindeki tabelaya bakarken, önce sesini duyduğumuz devasa bir tır, ekranı soldan sağa kat eder. İşte diner’ın duvarının dibinde baştan beri genç bir adamın oturduğunu ancak o zaman, yüksek aracın altındaki boşluktan görerek fark ederiz.

Tır geçip gittikten sonra, ekranın sağında beliren siyah paltolu adamla birlikte, biz de duvara doğru ilerlemeye başlarız. Paltolu adamla kara kara düşünen gencin ilk anda sıradan görünen diyaloğu, filmin geri kalanındaki olayların da yolunu açacaktır. Bu başlangıç, barındırdığı tekinsizlik hissiyle, kuşku yüklü diyaloglarıyla, mizansenin düzenlenişiyle, kameranın kendinden emin hareketiyle, Paul Thomas Anderson’ın ilerleyen yıllarda ‘önemli’ işler yapacağını alttan alta hissettirir gibidir.

Suç filmi kalıplarını maharetle kullanan ve henüz 26’sındaki bir yönetmenden beklenmeyecek kadar olgun bir ilk film olan Hard Eight’in (1996) en ilginç yönlerinden biri, ihtiyar Sydney’nin beş parasız John’a neden yardım etmeye çalıştığını çok uzun süre bizden gizlemesi ama bu durumun tuhaf bir biçimde şaibeli olduğunu daha ilk andan itibaren hissettirdiği için de, söz konusu belirsizliğin açığa kavuşmasının tam olarak bir sürpriz şeklinde sunmamasıdır. İki adam arasındaki tuhaf baba oğul ilişkisi film boyunca belirsiz bir gerilim öğesi olarak sürer ama nihayet ortaya çıkan gerçek, sarsıcı olsa da, izleyicide büyük bir şok etkisi yaratmaz. John C. Reilly ve Philip Baker Hall’un uyumlu performanslarından güç alan bu karakter odaklı film, Anderson’ın ilerleyen yıllarda gerçekleştireceği filmlerin ne denli ‘iddialı’ olacağına dair pek fazla ipucu vermese de, estetik ve tematik tercihleriyle Anderson sinemasının zamanla varacağı noktaların nüvelerini içinde barındırır. Tematik anlamda en önemli işaret, yönetmenin sonraki filmlerinde de vazgeçemeyeceği baba oğul hesaplaşmasıdır. Hard Eight’in kahramanıJohn, P.T. Anderson sinemasının erkek karakter tipolojisinden izler taşır; tıpkı sayısız P.T. Anderson karakteri gibi bu dünyadaki yerini arayan, ‘iyi’ olmaya çalışan, biraz içine kapanık, kendine güvensiz ve hafiften yarım akıllı bir adamdır.

Yönetmen ikinci filmi Ateşli Geceler’de (Boogie Nights, 1997) 70’li yılların porno endüstrisine dalar ve utangaç genç Eddie Adams’ın (Mark Wahlberg) porno yıldızı Dirk Diggler’a dönüşme hikâyesi etrafında, oyuncular, yönetmenler, yapımcılar ve set çalışanlarından oluşan aykırı bir aile olarak sunduğu porno camiasında yaşananların teferruatlı bir dökümünü yapar. Bu filmle birlikte P.T. Anderson sinemasının alamet-i farikalarıda ortaya çıkmaya başlamıştır. Çok sayıda karakterin öykülerini başarıyla iç içe geçiren ve her birinin mutluluk ve trajedilerini aynı özenle ele alan filmle birlikte, geniş oyuncu kadrosunu yönetme konusundaki becerisi, Anderson’ın adının Robert Altman’la birlikte anılmasına yol açacaktır. Öykünün odağındaki Eddie Adams, (bu kez baskıcı bir babanın değil de) nevrotik bir annenin tahakkümünden sıyrılıp bir başka baba figürünün; porno film yapımcısı Jack Horner’ın şefkatli kollarına sığınan bir adamdır. Hayatta ‘bir şey’ olmaya çalışan, saf ve iyi niyetli Eddie’nin yükseliş ve düşüş hikâyesine, bu baba figürüyle (ve benzer bir şekilde bir anne figürü teşkil eden Amber’la) inişli çıkışlı ilişkisi eşlik eder. Geniş oyuncu kadrosunun yanı sıra müzik köprüleriyle birbirine bağlanan sahneleriyle, mekânlar içinde dur durak bilmeden gezinen kamerasıyla, uzun plan sekanslarıyla, birbirine paralel öyküleriyle Ateşli Geceler, Anderson sinemasının karakteristiklerinin ortaya çıktığı filmdir.

KADER ve İHTİŞAM
Yönetmenin üçüncü filmi Manolya (Magnolia, 1999) da çok sayıda karakterin kısıtlı bir zaman dilimine sığdırılmış, kesişen öykülerini konu alan filmlerden, özellikle de Robert Altman’ın Nashville (1975) ve Short Cuts’ından (1993) esinler taşır. Anderson’ın adının günümüz Amerikan sinemasının en önemli yönetmenleri arasında sayılmaya başlanması, özelliklebu filmle iyice görünür olan sinemasal ihtişam merakıyla, bir tür ‘büyük sinema’ yapma hevesiyle doğrudan ilgilidir. Manolya’da ses köprüleriyle farklı hikâyeler arasında yapılan geçişler, bir şarkı eşliğinde yapılan paralel kurgular, tek mekân içinde kaydırmalarla sayısız detayı ve enstantaneyi birbirine bağlayan kesmesiz çekimler ustalıkla, yer yer aşırıya kaçmayı göze alarak kullanılır. Bu teknik aşırılığın ötesinde, kesişen hikâyelerin ince ince örülmesinde de bir aşırılık olduğu söylenebilir.

Aslında bu ihtişam merakının ilk işaretleri Ateşli Geceler’de de gözlemlenebilir. Mesela filmin unutulmaz açılış sahnesini düşünelim: Araba durur, içinden Jack (Burt Reynolds) ve Amber (Julianne Moore) çıkar, gece kulübüne girerler, onları takip eden kamera film boyunca karşılaşacağımız pek çok karakteri bir çırpıda tanıtır ve Jack ile Amber’ın masasına kadar ulaşır. Orson Welles’in Bitmeyen Balayı’sının (Touch of Evil, 1958) efsanevi açılış sahnesiyle ya da Scorsese’nin Sıkı Dostlar’ındaki (Goodfellas, 1990) meşhur gece kulübüne giriş sahnesiyle boy ölçüşen bu üç dakikalık kesintisiz plan, hem Anderson’ın ustalarına gönderdiği bir selamdır hem de kamera hareketi ve mizansen konusunda bir gövde gösterisi niteliğindedir.

Anderson Manolya’ya da buna benzer birkaç sahne yerleştirmiştir; bunların en çarpıcıları televizyon stüdyosunda, bilgi yarışmasının anlatıldığı bölümlerde karşımıza çıkar. Önceki filminde denemeye başladığı teknik gösterileri artırarak sürdüren Anderson,anlatı bakımından da daha iddialı bir yapı kurar. Yönetmenin daha 30 yaşına ulaşmadan çağdaş Amerikan sinemasının en çok önemsenen isimlerinden biri haline gelmesini sağlayan etkenler arasında, tüm bu teknik gösteriş merakının ve anlatım ustalığının yanında, kuşkusuz, hayatın anlamı, kader, inanç gibi büyük temaları topluca kapsayan bir film yapmaya girişmesini de saymak gerekir. Ancak ince ince örülmüş bu kurgu yapısı, karakterlerin dramlarını fikirlere indirgemek gibi bir risk de taşır ister istemez; bu yüzden aynı zamanda filmin yumuşak karnıdır bir bakıma. Anderson’ın devasa yaratısında her parça bütünün içindeki rolünü eksiksiz yerine getirse de, nihayetinde izleyicide yeryüzünün bütün acılarının karakterlerin üzerine boca edildiği duygusunu uyandırır.Manolya’nın öyküleri aynı günde şu ya da bu şekilde kesişen karakterleri arasında yok yoktur: Parası için evlendiği adama yıllar sonra gerçekten âşık olan ve bu yüzden onun mirasından hiçbir pay almamayı gurur meselesi haline getiren Linda (Julianne Moore), hayatını paylaşacak birini arayan temiz kalpli ve saf polis memuru Jim (John C. Reilly), gençliğinde “erkek adam olmak” istediği için karısını başka kadınlarla aldatan, sonra da onu hastalığına rağmen terk eden ve yıllar sonra ölüm döşeğinde bu “aptallığının” pişmanlığını yaşayan Earl (Jason Robards), yine ölümcül bir kanserle boğuşurken geçmişte kızına cinsel tacizde bulunmuş olmanın vicdan azabıyla yüzleşmek zorunda kalan sunucu Jimmy (Philip Baker Hall), 14 yaşındayken babası tarafından terk edilip hasta annesine tek başına bakmak zorunda kaldıktan sonra kadın düşmanlığını meslek haline getirmiş olan Frank T.J. Mackey (Tom Cruise), çocukluğunda bilgi yarışmalarına katılarak ailesi tarafından sömürülmüş olan beceriksiz ve kendine güvensiz Donnie Smith (William H. Macy), Donnie’nin hikâyesini aynalayan bugünün dahi çocuğu Stanley (Jeremy Blackman)… Hepsi de aslında ihanet, taciz, pişmanlık, sömürü ve isyan gibi kavramları temsilen oluşturulmuş geniş bir karakterler mozaiğinin parçalarıdır. Kimi diyalogları altı doldurulmayan klişelere meyleder; buna bağlı olarak oyuncuların performanslarıda kimi noktalarda dramatik bir abartıyla maluldür. Prologdaki kısa öyküler ve anlatıcının “genellikle ‘tüm bunları bir filmde görsem inandırıcı bulmazdım’ deriz” sözleri, her ne kadar filmin içerdiği rastlantıların aşırılığını kader anlatısına bağlamaya çalışsa da, sonuçtaManolya dinî referanslarıyla, altını kalın çizgilerle çizdiği “geçmişle işiniz bitmiş olabilir ama geçmişin sizinle işi henüz bitmedi” özdeyişiyle, “hayatta hepimizin benzer dertleri, acıları var; hepimiz insanız” şeklinde özetlenebilecek anafikriyle, titizlikle kurduğu tüm görkemli yapısına rağmen neredeyse çocuksu bir sonuca bağlanır.

ENDİŞELİ EVLATLAR
Anderson Aşk Sarhoşu’nda (Punch-Drunk Love, 2002) çoklu ve karmaşık anlatıları bir kenara bırakıp karakter odaklı, nev-i şahsına münhasır bir romantik komediyle çıkagelir. Kahramanının anksiyetesini kusursuz bir biçimde destekleyen ses kurgusuyla, huzursuzluk yaratan müzikleriyle, deneysel denebilecek renk ve ışık uygulamalarıyla bir kez daha özgün bir denemeye girişmiştir. Erkeklik sorunları, çekingen ve dengesiz Barry Egan’ın (Adam Sandler) hikâyesinde de ön plandadır. Baba figürünün yerini bu kez üzerine titreyen yedi ablanın baskıcılığı almıştır; özgüvensiz, gergin bir adam olan Barry’nin yeni tanıştığı Lena’yı(Emily Watson) etkileme kaygısıyla söylediği yalanların, çaresizlik içinde kendi kendine konuşmalarının, nedensiz (sandığı) ağlama krizlerinin, apansız şiddet patlamalarının, Ateşli Geceler’in Eddie’sinin performans anksiyetesiyle ya da Manolya’nın saf polis memuru Jim’in yeni tanıştığı Claudia’nın gözüne girme çabasıyla yakın akraba olduğunu söylemek yanlış olmaz. Öte yandan, tüm mizahına ve Anderson’ın kendini belki de en az ciddiye alan filmi olmasına rağmen, Aşk Sarhoşu’nun özünde yer alan “aşkın insana güç vermesi” mevzusunda da bir tür naiflik sezilir.

Yönetmen bugüne kadarki tek uyarlamasıolan Kan Dökülecek’le (There Will Be Blood, 2007) rotayı biraz daha değiştirir ve bu kez epik ve politik bir karakter incelemesine imza atar. Upton Sinclair’ın ‘Oil!’ romanından hareketle Amerika’nın kan, petrol ve dolarla yazılmış tarihine yönelen filmin politik bağlamının orta yerindeyse, anti-kahraman Daniel Plainview’u canlandıran Daniel Day-Lewis’in görkemli bir performansla ortaya koyduğu erkeklik krizleri vardır bir kez daha. Yönetmen önceki filmlerin aksine, bu kez kahramanını sevmemizi ya da onun acılarına şefkatle yaklaşmamızı değil, daha ziyade onu şaşkınlık ve dehşet içinde, ağzımız açık izlememizi ister gibidir. Muazzam petrol zenginliği ve onun getirdiği iktidarın öyküsü, tüm dünyaya erkekliğini kanıtlamaya çalışan bir adamın büyük bir patlamayla paramparça oluşunu anlatır aynı zamanda.

Paul Thomas Anderson’ın filmleri gibi karakterlerinin de pek çok açıdan birbirinden epey farklı olduğu inkâr edilemez şüphesiz; bu arızalı adamlar albümündeki portreler arasında benzerlikler kadar önemli nüanslar da elbette vardır. Fakat yönetmenin şimdiye kadar olduğu gibi bundan böyle de, terk edilme ya da yeterince sevilmeme, sömürülme ya da kötü muameleye maruz kalma, küçümsenme ya da dışlanma gibi dertlerden mustarip karakterlerin bastırılmışlığını ya da endişelerini anlatacağını, yaralı ruhları iyileştirmeye ya da anlamaya çalışacağını tahmin etmek güç değil.

BABAM ve USTAM
Paul Thomas Anderson, altıncı filmi The Master’da, İkinci Dünya Savaşı dönüşü oradan oraya savrulan genç bir adamla onun sığındığı bir tür baba figürü olan tarikat lideri Lancaster Dodd’un öyküsünü anlatıyor. Manolya’nın başrollerinden birini de üstlenen Tom Cruise’un bayraktarlığını üstlendiği Scientology’den kuvvetli esintiler taşıyan bir hikâye bu. İki kez Oscar adayı olan Joaquin Phoenix, geçirdiği ağır depresyonla birlikte bir ara oyunculuğu bırakma noktasına gelmiş, ardından Casey Affleck yönetmenliğindeki sahte belgesel Hâlâ Buradayım’da (I’m Still Here, 2010) sözde bir rap yıldızı olmaya kalkışmıştı. Phoenix’in The Master’da canlandırdığı Freddie Quell karakterinin bunalımlarının çaresini Lancaster Dodd (Philip Seymour Hoffman) gibi bir baba figüründe bulması, oyuncunun yıllar önce Ateşli Geceler’deki Eddie Adams rolünü reddettiğini düşünürsek oldukça manidar. Böylelikle Phoenix de gerçek hayattaki bunalımlarının ardından geri dönüşünü Anderson’ın filmiyle yapmış oluyor. Bir şeyler başarmaya, hayattaki yerini bulmaya çalışırken dünyanın devasalığı içinde savrulan Freddie Quell’i, ‘performans’ endişesiyle kavrulan Eddie Adams gibi Paul Thomas Anderson karakterleriyle benzer bir çizgide değerlendirmek yanlış olmaz. Amerikan tarihinden çıkardığı öyküsüyle Kan Dökülecek’e, bir şeylere inanma ihtiyacı içindeki kahramanıyla Manolya’ya yakın duran The Master’ın ise, öncekiler gibi ‘büyük’ bir film olduğu kesin.

 

Paylaş