Pencereye Düşen Yağmur Damlaları: Mommy

Paylaş
mommy008

Mommy’de, Quebec’li genç yönetmen Xavier Dolan’ın dizginlenemeyen heyecanı ve aşırılıkları perdedeki en güzel karşılığını buluyor. Anne ve oğul arasındaki duygusal fırtınalara adeta aşkla yaklaşan bir neo-melodram var karşımızda.

Ali Deniz Şensöz

On dokuz yaşında çektiği Annemi Öldürdüm (J’ai Tué Ma Mère, 2009) ile Cannes’da Altın Kamera kazanan Xavier Dolan’ın son filmi Mommy yönetmenin şu âna kadar çektiği diğer filmlerden izler taşıyan, anlatısını onlardan kopardığı parçalarla inşa eden bir film. Kendine has bir üslup oturtmaya çalışan Dolan’ın filmlerinin biçimsel benzerliklerinin yanında ortak bir duygu da taşıdıklarını söylemek mümkün. Dolan’ın sinemasını en kaba tabirle kabına sığmayan duyguların ve bedenlerin sineması olarak tanımlayabiliriz. Büyük dramatik anlarla, kan, ter, gözyaşı, kahkaha ve çığlıklarla ördüğü hikâyelerini fütursuzca kullandığı müziklerle süsleyen Dolan’ın kimilerince çok sevilirken kimilerince nefret edilmesinin nedeni tam olarak yönetmenin bu coşkulu tavrında yatıyor. Dolan, filmlerini bilerek ve isteyerek duygularının esiri hâline getiriyor. Film okullarında genelde “bunu sakın yapmayın” denilen birçok şeyi sanki inadına yapıyor. Örneğin Annemi Öldürdüm ve Laurence Anyways’de (2012) müziği o kadar fazla kullanıyor ki filmler kimi zaman uzun birer video klip hâlini alıyor. Wong Kar Wai’ye öykündüğünü açıkça söyleyen Dolan, yönetmenin sinemasını hatırlatacak uzun ağır çekimlerle karakterlerin bedenleri üzerinde dolaşmaktan imtina etmiyor. Filmlerini fazla uzun bulanlar tarafından öyküyle bir türlü vedalaşamamakla eleştiriliyor. Kısacası Dolan sineması elini korkak alıştırmıyor.

Yönetmenin Cannes’ın ana yarışmasına seçilen ilk filmi olan Mommy, Dolan sinemasının bütün aşırılıklarını barındıran fakat bu aşırılıkların belki de ilk defa öyküye tam anlamıyla hizmet ettiği bir film. Mommy’yi annesiyle bir türlü anlaşamayan ve bu yüzden yatılı okula yollanan Hubert’in öyküsünün anlatıldığı Annemi Öldürdüm’ün tematik bir devamı olarak görmek mümkün. Annemi Öldürdüm’de olduğu gibi anne karakterini yine Anne Dorval’ın canlandırdığı film, hiperaktivite ve dikkat bozukluğu tedavisi gören on beş yaşındaki Steve’le annesi Diane arasındaki aşk-nefret ilişkisine odaklanıyor. Steve tedavi gördüğü merkezin kafeteryasını ateşe verince Diane’e iki seçenek sunuluyor: Steve’i ıslahevine teslim edecek ya da kendi evine götürecek. Bunun üzerine beraber yaşamaya başlayan Steve ve Diane bu yeni düzene alışmaya çalışırken karşı komşuları Kyla ile tanışıyorlar ve hayatları düzene girmeye başlıyor.

Hayatlarına yeniden şekil vermeye çalışan üç karakterin birbirlerine destek olmasını ve bir arada kalmaya çalışmalarını anlatan Mommy anne oğul arasında ilişkinin en mahrem noktalarına kadar iniyor. Hatta filmin ilk bölümünün anneyle oğlu arasındaki büyük ‘aşk’ı anlattığı bile söylenebilir. Hayatında herhangi bir baba figürü (yasa koyucu) olmayan Steve’in annesine karşı açık açık cinsel bir arzu beslediğini görüyoruz. Her ne kadar Diane oğluna belli sınırlar çekmeye çalışsa da Steve annesini dudaklarından öpmeye kalkışıyor, dans ederlerken onun göğüslerini ellemeye çalışıyor. Steve annesine karşı hissettiklerini kimseyi umursamadan dışa vuruyor, karşısında annesini elde etmeye çalışan bir rakip gördüğü zaman hırçınlaşıyor. Kendini kontrolsüzce büyüyen bir aşkın ortasında bulan Kyla ise zaman zaman Steve’in hayatına doğrudan müdahil olarak bir yasa koyucu görevi üstleniyor. Steve, söz dinlemeyip Kyla’yı taciz etmeye başladığında Kyla Steve’in üzerine atlayıp onu yere seriyor. Bütün bedeniyle Steve’in üzerinde otorite kurarak, durması gerektiği noktayı ona korkutucu bir şekilde hatırlatıyor.

Kurallara uymak gibi bir derdi olmayan Steve’in, öğretmenlik yaparken kendini banliyöde umutsuz bir ev kadını olarak bulan Kyla’nın ve oğluyla nasıl baş edeceğini bilemeyen Diane’in, Dolan’ın diğer filmlerinde karşımıza çıkan ve toplumla “sağlıklı” ilişki kuramayan karakterlerle akraba olduğunu söyleyebiliriz. Fakat Dolan bu sefer karakterlerinin ötelenmişliğini sadece kimlik meselesi üzerinden değil sınıfsal bir noktadan da ele alıyor. Ailenin geçim sıkıntısı çekmesi, Diane’in para ve iş için üst sınıftan birilerine yalvarmak zorunda kalması Mommy’deki dramayı besleyen en önemli çatışmalar. Belki de bu yüzden ilk defa Dolan’ın karakterlerinin ‘büyük dertleri’ bir hayatta kalma mücadelesinin parçası oluyor ve bu hayati durum seyircinin tenine işleyecek bir derinlikle perdeye yansıyor.

Steve’in Dünyası
Quebec’in bir banliyösündeki küçük hayatlara kamerasını çeviren Dolan, karakterlerinin sınıfsal ve hayati kaygılar içine sıkışıp kalmasını görsel olarak iddialı tercihlerle anlatmayı tercih etmiş. Tom Çiftlikte’de ((Tom à la Ferme, 2013) kimi sahnelerde çerçeve oranlarıyla oynayan Dolan bu defa filminin (neredeyse) tamamını 1:1 çerçeve boyutuyla çekmiş. Karakterlerin kendi dünyaları içinde sıkışmışlıkları yönetmenin önceki filmlerinde mizansen öğeleriyle tasvir ediliyordu. Uzun koridorların en uç noktasından karakterlerine bakan Dolan birçok sahnede karakterlerini duvarlar arasında sıkışmış gibi resmediyordu. Mommy’de de benzer mizansenlerin tekrar ettiğini görmek mümkün. Örneğin, Diane iş için üst sınıftan bir arkadaşından yardım istemeye gittiği sahnede oldukça zor bir durumda kalıyor ve Dolan’ın ünlü koridor mizanseni tam bu anda devreye giriyor. Bu sıkışmışlık hissini filmin bütün biçimsel yapısına yayan Dolan, seçtiği çerçeve boyutuyla iki karakterin aynı kadrajda yer almasını da zorlaştırıyor. Böylece her bir karakter kendi küçük ve yalnız dünyasında hapsoluyor.

Bu kadraj tercihi Dolan’ın yaptığı bir görsel numarayla bambaşka bir anlam da kazanıyor. Üç karakterin de hayatında her şeyin rayına oturmuş gibi göründüğü bir anda Steve elleriyle kadrajı iki yanından itiyor ve filmin çerçevesi 1:1’den 16:9’a geçiyor. Böylece üç karakterin birbirlerine verdikleri destekle ferahlayan hayatları filmin dünyasının fiziksel anlamda genişlemesiyle tasvir ediliyor. İzleme deneyimini aniden değiştiren bu biçimsel değişim Dolan’ın sinemasının yarattığı heyecanının en büyük kanıtlarından biri. Seyirciyle sadece görüntünün diliyle iletişim kuran bu an, sinemayı neden sevdiğinizi hatırlatacak kadar güçlü.

Bir şekilde karakterlerinin komutlarıyla ya da duygu dünyalarındaki değişimle daralıp genişleyen bir kadraja sahip olan Mommy’yi Steve’in şekil verdiği bir dünyanın filmi olarak görmek de mümkün. Yaptıkları küçük kutlamanın ardından Steve’in cep telefonuyla Diane ve Kyla ile selfie çekmesi karakterin dünyasını ve içinde bulunduğu zamanı en iyi anlatan anlardan biri. Çünkü Steve, 1:1 çerçeve oranını gündelik hayatımızın bir parçası hâline getiren Instagram’ın en ünlü sosyal medya mecralarından biri olduğu, selfie çekme çılgınlığının yaşandığı bir çağın çocuğu.

Bu noktada Steve’in (yani filmin) dünyasının en önemli parçalarından birine, filmin soundtrack’ine de değinmeden geçmemeli. Filmin ses bandında White Flag’den Wonderwall’a “ucuz” olarak nitelendirilen birçok hit şarkının kullanılması kimi izleyicilere itici gelebilir. Fakat Dolan bu fazlasıyla tüketilmiş popüler kültür ürünlerini Steve’in kulaklığından duyduğumuz müzikler olarak sunuyor. Müzik, Steve’in içinde yaşadığı “vasat” dünyanın bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Diğer yandan, yıllar önce kaybettiği babasının hazırladığı karışık CD’de yer alan şarkıları dinleyen Steve günümüzde geçtiği özellikle belirtilen filmde babasıyla on yıl öncesinin şarkılarıyla bağ kuruyor.

Filmin Bedeni
Neredeyse Steve’in bedeninin bir uzantısı gibi tasarlanan Mommy’yi onunla birlikte yaşayan, nefes alan bir varlık olarak görmek mümkün. Hareket eden kadrajların yanında öykü dünyasının içinden gelen her türlü ses ve müzik, karakterlerle olduğu kadar izleyiciyle de yoğun bir ilişki içine giriyor. Diane oğluna “ihanet ettiği” anda esen şiddetli rüzgâr, Kyla’yla Diane’in kahkahalarının karıştığı gök gürültüsü ya da anneyle oğlun birbirinden ayrılacağı sahnede yağmur damlalarının arabanın penceresine birer gözyaşı gibi düşmesi, Dolan’ın duyguları cisimleştirmek gibi bir derdi olduğunu da gösteriyor.

Daha önceki filmlerinde karakterlerinin birbirlerine bedensel olarak yakınlaştığı anları sabırla ve şefkatle izleyen Dolan’ın, bu sefer izleyicinin duygu dünyasına daha da yaklaşmaya çalışarak onlarla tensel bir temas kurmak istediği söylenebilir. Anne ve oğul arasındaki duygusal fırtınaları tüm şiddeti ve aşkıyla ele alan Dolan, yapmaya çalıştığı bu bedensel sinemayla melodramı kendine has üslubuyla yeniden yorumluyor. Seyircinin ağlaması için çekilen, yani seyircide bedensel bir tepki yaratmak isteyen melodram türünü alıyor ve türü sadece filmdeki bedenler üzerinden değil, ‘filmin bedeni’ üzerinden yeniden tanımlıyor. İzleyiciyle filmin dünyası içindeki karakterlerle ilişki kurmak için bir aracı konumunda olan filmin plastiği, seyircide uyandırılmak istenen duyguyu dışa vuran bir yapıya bürünüyor. Mommy’nin anlatımında kullandığı, izlenenin film olduğunu açık eden öğeler başka anlatılarda seyircinin filme mesafe almasını sağlarken Mommy’de seyirciyi filme daha çok yaklaştırıyor.

Seyirciyle mahrem bir ilişki kurmayı başaran Dolan filme hüzünlü bir ayrılık hikâyesiyle son verse de o hüznün içinde umudu da görebiliyor. Steve’i “devlet baba”nın şefkatsiz kollarına bırakmak zorunda kalan Diane hayatına yeniden şekil veriyor ve istediği işi yapmaya başlıyor. Akıl hastanesine benzer bir rehabilitasyon merkezine kapatılan Steve ise içine sıkıştırıldığı deli gömleğinden kurtulmayı başarıp yepyeni bir varoluş ihtimaline doğru koşar adım ilerliyor. Ne olursa olsun çocuğuna bakması salık verilen, kutsallık atfedilerek kadını sadece annelik kimliğine hapseden “kutsal anne”yi öldürüyor Dolan. Diane, oğlunu terk ederek kendine “bencilce” yeni bir hayat kuruyor; Steve ise kollarını iki yana açıp özgürleştiğini hissedebileceği yeni bir esrime ânının peşine düşüyor. Anneden ayrılmak kanla, terle, gözyaşıyla sonuçlanıyor belki ama gerçek anlamda var olabilmek, ‘kendi olabilmek’ başka türlü de mümkün değil. Steve koşuyor, kadraj çarpılıyor ve Born to Die çalmaya başlıyor.

Paylaş