Point Break: Yağmur Altında Surf

Paylaş

point-break-bigelowKathryn Bigelow imzalı aksiyon klasiği Kırılma Noktası (Point Break) 24 yıl sonra bir yeniden çevrimle beyazperdede. Ericson Core’un yönettiği yeni Point Break’in nelerden mahrum kalacağını anlamak için, Bigelow’un tür sinemasının altına dinamit lokumları yerleştiren özgün dokunuşlarını hatıralamak gerek.

Erman Ata Uncu

Bazen bir yönetmenin önemini kavrayabilmek için kendi beyanlarının ötesine geçmek gerekiyor, Kathryn Bigelow örneğinde olduğu gibi. Eğer Bigelow’u sadece 2009’da Oscar’lı ilk kadın yönetmen olarak çıktığı Akademi sahnesindeki konuşmasıyla değerlendirecek olsaydık, politik görüşü ‘şahin’ perspektifinde takılı kalmış bir sinemacıyla karşı karşıya olduğumuzu düşünebilirdik. Oysa Irak harekâtı hikâyesi Ölümcül Tuzak‘la (The Hurt Locker, 2008) aldığı ödülünü “ABD için canını ortaya koymuş ordusuna” adayan bu kadın, filmografisini erkeklik temsillerinin ve şiddetin sorunsallaştırılması üzerine inşa etti. Kahramanları kadın olan filmlerinde dahi bu erkek dünyasının kodlarının üzerine gitti, toplumsal cinsiyetin sınırlarının yapaylığını gözler önüne serdi. Üstelik tüm bunları tür sinemasının kalıpları içinde, o türün gereklerini layığıyla yerine getirerek yaptı.

Bu ay Bigelow, yeni filmiyle değil ama eski bir klasiğinin, Kırılma Noktası’nın (Point Break, 1991) yeniden çevrimiyle gündemde. Kırılma Noktası, yarı zamanlı banka soyguncusu bir sörfçü çetesinin foyasını meydana çıkarmak için aralarına karışan çaylak ajanın hikâyesi. Uyanık yapımcılar, yeni versiyonda bu hikâyeden Hızlı ve Öfkeli’nin ekstrem spor versiyonunu ortaya çıkarmakla mı yetinecek, göreceğiz. (Ericson Core imzalı yeni Point Break büyük şirketleri soyan bir ekstrem sporcu çetesini konu alıyor.) Ancak sonuç ne olursa olsun, perdeye yeniden geldiğinde Kırılma Noktası’nın kaybedeceği çok şey var. Zira ne Kırılma Noktası gibi bir filmi mümkün kılan 1990’lar iyimserliği günümüz dünyasında mevcut, ne de Kathryn Bigelow sinemasını özel kılan o duygu tekrarlanabilir türden…

Sonuçta Kırılma Noktası’nı, Bigelow’un Ölümcül Tuzak öncesi her filmi gibi kült statüsüne ulaştıran, kâğıt üstündeki olay örgüsünden, inanılması güç hikâyesinden ve çete lideri Patrick Swayze’nin dillendirdiği ‘new age’ felsefesinden çok daha fazlası. Yönetmen, bir motosiklet çetesini konu aldığı ilk uzun metrajlı filmi Sevgisizler’den (The Loveless, 1981) bu yana, kahramanlarının saplantılarını neredeyse onlar kadar fetişleştirerek, sinemayı sinema yapan bir alanda, senaryonun haricindeki unsurların yer aldığı bir bölgede at koşturuyor. 1991 yapımı Kırılma Noktası da bunun en iyi örneklerinden biri. Patrick Swayze’nin dev dalgalarda sörf yaptığı bir planla açılıyor Kırılma Noktası. Araya yağmur altında atış talimi yapan Keanu Reeves giriyor. Hikâyenin ana çatışmasının, idealist çaylak ajan Johnny (Reeves) ile sörfçü/suçlu Bodhi (Swayze) arasındaki mücadelenin temellerinin atıldığı bu sahne, aynı zamanda filmin atmosferine de bir giriş niteliğinde. Dönemin yıldız görüntü yönetmenlerinden Don Peterman’ın elinden çıkma sörf sahneleri tabii ki gözalıcı… Ancak kurgu ve tekinsiz müzik, söz konusu sahnenin gözalıcılıktan da fazlasını hedeflediğinin kanıtları. Tüm oyuncularına hikâyenin ruhunu daha iyi verebilmeleri için sörf dersi aldıran Bigelow, kahramanlarının bu spora yükleyeceği anlamların büyüklüğünü, takıntılarının boyutunu daha ilk sahneden ortaya çıkartıyor. Ve işin en can alıcı kısmı, film ilerledikçe yönetmenin bu takıntıyla arasına koyduğu mesafenin iyice belirsizleşmesi. Bigelow, karakterlerinin fetişlerini, arzularını böylesine ayrıntılı resmederken kendisi nerede duruyor? Bakışı eleştirel mi, onaylayıcı mı? Onun sinemasını özel kılan, aksiyon türü içinde ayrı bir konuma yerleştiren, bu sorunun cevabını hiçbir zaman bilemeyecek olmamız. Çünkü böylesi bir gizem, karakterlerin motivasyonundan mizansene filmin bütün unsurlarında kendini gösterdikçe, aksiyon sinemasının da önünde yeni alanlar açılıyor.

Bigelow Dokunuşları
1970’ler New York sanat dünyasının bir parçasıyken önce avangard sinemaya, oradan da tür sinemasına geçen, dolayısıyla Hollywood’da eşine az rastlanan cinsten bir kariyere sahip Bigelow’un böyle bir açılımın peşinde olmasında şaşılacak bir yan yok belki. Asıl şaşılacak olan, Bigelow’un tür sinemasının içini dışına çıkartırken bildik entelektüel numaralara başvurmaması, onu dışarıdan bir ayarla ‘zekileştirmeye’ çalışmaması. Aksine Bigelow, aksiyon sinemasının içinden konuşarak onu dönüştüren bir yönetmen. Bu özelliği, neredeyse her filmini seyirci için de fiziksel bir deneyime dönüştürebilmesinin yolunu açıyor. Misal, korkularıyla yüzleşen bir kadın polisin hikâyesini konu aldığı Mavi Savaşçı’da (Blue Steel, 1989) filmin yıldızı Jamie Lee Curtis’in polis üniformasını giyişini ve silahla ilişkisini öyle bir resmeder ki en barışsever insanın bile etkilenmemesi imkânsızdır. Bigelow’un aksiyon filmlerinden biri olmasa da, Ölümcül Tuzak’ta da bomba uzmanlarının bomba düzeneğiyle kurdukları saplantılı ilişki sanki etraftaki savaşın bir parçası değildir –ya da tüm savaş böyle bir düzenekten fazlası değildir.

Kırılma Noktası’ndaysa Bigelow’un kamerası, sörfçülerin işi banka soymaya kadar vardırdıkları heyecan ve tehlike tutkularının içine girer. Oyuncuların performansından, sörf sahnelerinden taşan bu tutku, Keanu Reeves’in canlandırdığı karakterin ikilemini daha gerçek kılar. Ne var ki gerçekçilik, Bigelow’un aksiyon sinemasıyla imtihanında son nokta değildir. Doğası gereği, seyircinin özdeşleşeceği bir kahramanın rehberliğine ihtiyaç duyan aksiyon sinemasında Bigelow, en büyük gediği bu alanda açar. Yönetmen, seyircisini kahramanın hezeyanlarına davet eder ama tuhaf bir şekilde mesafesini de korur. Ezelden beri hikâyelerini anlatmayı sevdiği saplantılı karakterlerin başkasının anlam veremeyeceği tutkuları tüm çıplaklığıyla perdeye gelir. Örneğin ‘western’ trüklerini vampir dünyasına uyarladığı ve böylece vampirlerin kan tutkusunu Amerika’nın köksüzlüğüyle birleştirdiği Karanlık Bastığında tam da Bigelow’dan beklenecek bir hamledir. Yönetmenin filmlerinde, akıl yürüterek açıklamanın mümkün olmadığı bir alanda ânın sineması ortaya çıkar. Michael Bay ve benzeri aksiyon yönetmenlerinin, görkemli sahnelerle, görsel efektlerle ulaşmaya çalıştığı –ama sonunu getiremediği– sinemasal deneyimi senaryonun boyunduruğundan kurtarma çabası, Bigelow filmlerinde gerçekleşir.

Kırılma Noktası’nda da Bodhi karakterinin sörfe yüklediği anlamlar, ‘ânı yaşamak’ üzerine attığı tiradlar ilk bakışta belki utanç verici sakilliktedir. Ancak Bigelow, bu saplantının içine girdikçe, sörften bu kadar heyecan duyulmasının nasıl mümkün olabileceğini gösterdikçe seyircinin de bu saplantıya dair kuşkuları azalır. Çoğu Bigelow filminde olduğu gibi Kırılma Noktası’nda da söz konusu olan erkeklerin dünyasıdır ve erkeklere has saplantılar tüm çıplaklıklarıyla ortaya dökülür. Bigelow türlerin en erkek güdümlü olanlarından aksiyon sinemasında, bu saplantıları deşme işini filmlerinin omurgasına yerleştirir ve erkek karakterin engelleri alt edişini değil, kendi konumuna dair hezeyanlarını ön plana çıkarır.

Üniversite yıllarında çektiği 20 dakikalık The Set-Up’ta (1978) kavga eden iki erkeği semiyotik uzmanlarının yorumları eşliğinde sunan Bigelow, kariyerinin geri kalanında sanki her filminde bu projenin devamını getirdi. Ele aldığı dünyalara aynı zamanda hem dışarıdan hem de içeriden bakıp bildik seçenekler dışında bir yolun da mümkün olabileceğini gösterdi. Dolayısıyla sadece aksiyon sinemasına değil, seyircinin özdeşleşeceği karakteri temel alan hikâye yapısının da altına dinamitleri yerleştirdi. Hollywood’da kadın bir sinemacı olmanın tüm zorluklarına direnen ve üstelik kendi dilinden hiçbir zaman vazgeçmeyen böyle bir sinemacının ancak –bilinçli ya da billinçsiz– ABD’lilerin vatansever duygularına da hitap eden Ölümcül Tuzak sonrası bu kadar gündeme gelebilmesi ise belki o malum Oscar kabul konuşmasını affettirebilir. Eğer o da yetmezse, Kırılma Noktası’nın en parlak örneklerinden biri olduğu Bigelow filmografisi imdada yetişir.

Paylaş