Rüzgâr Yükseliyor: Miyazaki’nin Karanlık Umudu

Paylaş

ruzgar-yukseliyorFatma Cihan Akkartal

Hayao Miyazaki, Ghibli stüdyolarının çıkardığı Neppu dergisinin Temmuz 2013 sayısında, Japonya’da tartışılan anayasa değişikliği tasarısını eleştiren bir makale kaleme aldı. “Barış Anayasası”nın 9. Maddesi’nin1 ülkenin de jure bir orduya sahip olmasına elverecek şekilde değiştirilmesi fikri, Miyazaki’ye göre başbakanı Shinzo Abe’nin Japonya tarihi konusundaki cehaletinden ileri gelen “mide bulandırıcı” bir tasarı. Anayasa reformunu eleştirdiği bu makalenin yayımlanışının ardından sağcı-milliyetçi bir başbakanı, rekor seviyede düşük katılımın gerçekleştiği bir seçimle başa getiren kesimlerin eleştiri oklarına hedef olan Miyazaki, aynı ay gösterime giren Rüzgâr Yükseliyor filmiyle bu kez önce Japonya’da ardından uluslararası camiada pasifistlerin eleştirilerine maruz kaldı. Savaş karşıtlığı teması en belirgin şekilde Prenses Mononoke ve Yürüyen Şato’da ama genel olarak Miyazaki evreninde bir leitmotif olarak sıkça karşımıza çıkarken yönetmenin son filmiyle savaş karşıtlarının tepkisini çekmesi nasıl açıklanabilir?

Miyazaki’nin –bu kez gerçekten– emekliye ayrılacağını duyurmadan önce tamamladığı Rüzgâr Yükseliyor, Japonya tarihinde kritik bir dönemeç sayılan iki dünya savaşı arasına, özellikle de Japon militarizminin olgunlaştığı 1930’ların ilk yarısına odaklanıyor. Mitsubishi A5M avcı uçağının tasarımcısı mühendis Jirô Horikoshi’nin biyografisi, Jirô’nun çok küçük yaşta havacılık hayalleri kurmasıyla açılıyor. Uçmak isteyen ama miyopluğundan ötürü pilot olarak değil uçak tasarımında kariyer yapan genç mühendis, dehasını fark eden Mitsubishi firmasında savaş uçakları tasarım şefliğine getiriliyor. Ardından Japonya’ya ait bir havacılık teknolojisi geliştirme hayalini takip eden Jirô, bütünüyle metaldan yapılmış ilk Japon avcı uçağını tasarlıyor. Japonya, emperyalist hırslarının elle tutulur hale geldiği bir dönemde, hayal edebileceğinden de gelişmiş bir savaş makinesini Jirô sayesinde üretiyor. Bunun aynı zamanda Hiroşima’ya, Nagazaki’ye, kamikaze uçuşlarına ve ülkenin ders kitaplarında hâlâ sansürlediği etnik temizliğe giden yolda atılmış ilk adım olduğunu hatırlarsak Miyazaki’nin Japonya’da aldığı tepkilerin kaynağı anlaşılır.

Savaş Uçağına Aşk Mektubu
Miyazaki’nin, Japon ulusuna belli ki acılı anılarını ve utançlarını çağrıştıran bu karakterin hayatını konu alan bir film yapmış olması, dünyanın her köşesindeki izleyicilerini ciddi bir etik tartışmasıyla karşı karşıya bırakıyor. Öykünün kahramanı uçak mühendisi Jirô, uçakların gerçekte ne için üretildiğini ve nasıl kullanılacaklarını bilen ama yine de tek çabası daha güzel bir uçak –daha verimli bir ölüm makinesi– üretmek olan bir karakter. Nanking’e veba mikrobu taşıyan bombalar savuran uçakları üstelik hiçbir baskı altında kalmadan, silah zoruyla değil kendi uçma tutkusundan güç alarak tasarlayan kişiyle bir çocuğu kabadayı akranlarının elinden kurtaran, erdemli ve idealist genç adam aynı kişi olabilir mi? Soğukkanlılıkla “biz silah tüccarı değiliz, tek istediğimiz iyi uçaklar yapmak” diyebilmek, yüz binlerce sivilin bir seferde katledilmesini sağlayacak o mükemmel makinenin üretilmiş olmasını meşru kılar mı? Miyazaki, Horikoshi’nin söylediği “tek istediğim güzel bir şey yapmaktı” sözünden ilham aldığını söylüyor ve sorduğumuz her iki soruya da ‘hayır’ demeyen bir filmle, bir savaş uçağına yazdığı aşk mektubuyla kariyerine veda ediyor.

Miyazaki’nin dünyada yaşanan insan ürünü çevre felaketleri, savaşlar ve işgaller karşısında hissettiklerini, filmlerinden okumaya alışığız. Efsanevi yönetmen, Kızıl Kanatlar’da Yugoslavya Savaşı’nı, Rüzgârlı Vadi’de Minamata Körfezi’ndeki cıva sızıntısını, Gökteki Kale’de Galler’deki kömür madeni grevlerini, Ruhların Kaçışı’nda 2001 ekonomik krizini, Yürüyen Şato’da Irak işgalini ele aldı. Bu filmlerde tüm bu olaylar karşısında hangi tarafta olduğunu şüpheye yer bırakmayacak biçimde görünür kıldı. Aynı şekilde onun filmlerinde hiçbir karakterin ahlaki açıdan yargılandığını ve şeytaniliğe mahkûm edildiğini görmüş değiliz. Prenses Mononoke’den Küçük Cadı Kiki’ye, toplumda kendilerine yer bulmakta zorlanan, kabul görmeyen karakterler üzerine çalıştığını biliyoruz. Yönetmenin şahsi politik eğilimleri de izleyicileri için bir sır değil. Filmografisinde, bir karakterinin ağzından çıkan en güçlü ve dolaysız politik mesaj, Kızıl Kanatlar’da domuza dönüşen pilot Marco Pagot’nun “Faşist olacağıma domuz olurum daha iyi” sözü.

Rüzgâr Yükseliyor’un ustanın külliyatı içinde ayrıksı bir film olduğu düşünülmesin. Havacılık teması, hastanede yattığı için evinden uzak kalan kadın karakter, iyi ve kötü olarak açıkça kodlanmayan, karikatürize edilmeyen kahramanlar, animistik anlayışla ruh kazandırılmış doğa olayları (bu örnekte rüzgâr ve ilkbahar) ve öykünün edebî metinlerden beslenmesi gibi pek çok unsur burada da mevcut. Esas mesele, kanımca, Miyazaki’nin iyimserliği elden bıraktığı bir filmle karşı karşıya oluşumuz. 1979’dan bu yana yaptığı tüm filmlerde izleyicilerine hep savaşın, çevresel yıkımın, toplumsal hafızasızlığın felaketlerini hatırlatmak isteyen, sağduyuya, vicdana ve diplomasiye davet eden o kendine has sesini, Rüzgâr Yükseliyor’da eskisi kadar iyimser duymuyoruz. Yönetmen, Yugoslavya Savaşı sırasında insanların geçmişte yaşanan felaketlerden inatla ders almadıklarını fark ederek şaşırdığını söylerken aslında insanlıktan umudunu hâlâ kesmemişti belki. İnsanlığın unutkanlığı karşısında hâlâ şaşırabilen ve bu şaşkınlığı en çok çocuklarla paylaşabilen iyimser Miyazaki’yi Rüzgâr Yükseliyor’da bulamıyoruz.

Horikoshi’nin Lanetli Düşleri
Miyazaki’nin havacılık saplantısının izini filmlerinin çoğunda sürmek mümkün ve bu genelde babası ve amcasının, ailenin soyadını taşıyan fabrikalarında Mitsubishi için uçak parçaları üretmiş olmalarına bağlanıyor. Miyazaki, Jirô Horikoshi’nin tasarladığı ölüm makinelerinin seri üretiminde oynadığı rol icabı, hiçbiri geri dönmeyen o uçakların birbirine bağlanan kaderlerinden kendi ailesine bir pay çıkarıyor olabilir mi? Verdiği bir röportajda2, Jirô’nun işi uçak tasarlamaktı, Jirô yalnızca işini yapıyordu, demesinden nasıl bir anlam çıkarılmalı?

Açılış sekansında Jirô rüyasında kendini pilot olarak görüyor. Miyop olmasına karşın dikkatle bakarak gördüğü gelecekte devasa bir zeplinden düşen insan biçimli füzeler var. Bu sahnenin görselliği ve taşıdığı metafor öyle güçlü ki, izleyici başına ne geldiğini fark etmeden anlayıveriyor: Yıkımın esas aracı insanlardır, insan yapımı uçaklar, zeplinler, füzeler değil. Başlı başına bir ölüm makinesi olarak insan.

Jirô, gördüğü ikinci rüyada, bir havacılık kitabından tanıdığı İtalyan uçak mühendisi Caproni3 ile karşılaşıyor. Aynı rüyayı paylaştıklarını belirten Caproni, savaş bittiğinde yolcu uçakları yapmayı hayal ettiğini söylüyor. Jirô bu rüyadan uyandığında uçak mühendisi olmaya karar veriyor. Caproni’yle sonraki yıllarda da rüyalarında, yani Düşler Krallığı’nda buluşuyorlar. Ancak Jirô’nun savaşın sonunda gördüğü, filmin kapanış sekansı olan rüyada söylediği gibi, Düşler Krallığı, Ölüler Ülkesi’ne dönüşüyor. Çünkü “uçaklar, gökyüzünün onları yutmasını bekleyen lanetli düşlerdir”. Miyazaki, insanları dünyaya bağlayan yerçekimine karşı bir özgürlük hareketidir, dediği uçma eyleminin, artık insanlığın lanetli bir düşü olduğunu kabul ediyor. Jirô’nun bu son rüyasında, kendisine “tam bir ustalık eseri” dediği Zero model uçakları gösteren Caproni’ye “hiçbiri geri dönmedi” demesi gibi.

Rüzgâr Yükseliyor Jirô’nun öyküsünün başında “makine biziz” derken, öykünün sonunda “yaşamayı denemek gerek” diyor. Miyazaki izleyicisiyle bu kez kapkaranlık bir umudu, yıllar içinde iyiden iyiye ikna olduğu bir gerçeği paylaşıyor: İnsanlık kendi yıkımını içinde barındıran, kaçınılmaz olarak kendini yok etme yolunda “ilerleyen” bir tür. Thomas Mann’ın ‘Büyülü Dağ’ından ödünç alıp Jirô’yla tanıştırdığı Bay Castorp, genç mühendisin uzattığı Cherry sigara paketinden bir dal alırken “Japonya unuttuğu için mahvolacak” diyor. ‘Büyülü Dağ’daki Castorp’un Rüzgâr Yükseliyor’da karşımıza çıkması ve Jirô’yu Kassandra gibi aydınlatması boşuna olmasa gerek. Castorp ironik bir bildungsroman kahramanı olarak hastalıkla ve ölümle yüzleşmenin kişiyi daha yüksek bir bilinç seviyesine taşıyabileceğini anlamasına rağmen, Birinci Dünya Savaşı’nın ölüm mekanizmasında yitip giden milyonlarca insandan biri. Son derece irrasyonel bir döngüde, Cherry marka sigaralar, kirazların çiçek açışını akla getiriyor; mono no aware’yi yani ‘şeylerin hüznü’nü, kiraz çiçeklerinin karşı konulmaz biçimde açıp aynı şekilde solduklarını hatırlatıyor. Jirô’nun uçakları eninde sonunda Bruegel’in İkarus’u gibi düşmeye mahkûmlar. Nitekim film boyunca mühendisin düşlerinde, fabrikanın test uçuşu alanında, Kore’de, Pearl Harbor’da, Mançurya’da düşüp duruyorlar.

Şimdi artık, askerî saiklerle modernleşen, geç sanayileşen, ulus inşası süreci kıyımlarla gerçekleşen, tarihindeki utançlara ancak sansürle yaklaşabilen toplumlara, ölümle yüzleşerek edindikleri onca ‘bilgi’den pek bir şey anlamamış olduklarını, böyle giderse mahvolacaklarını hatırlatacak yeni bir Miyazaki filmi olmayacağına göre, Rüzgâr Yükseliyor’u aralıklarla tekrar tekrar izleyeceğiz.

NOTLAR
1 “Nizam ve adalete müstenit milletlerarası bir sulhu gönülden dileyen Japon milleti, halkın hükümranlık hakkı olarak harpten ve milletlerarası anlaşmazlıkları hal işinde tehdit ve kuvvet kullanmaktan, daimî şekilde feragat eder. (…) Devlete muhariplik hakkı tanınmaz.”

2 Alan Yu, “Animated Film on the ‘Kamikaze Plane’ Hits a Nerve in Asia”, Npr, 16 Kasım 2013, erişim 24 Şubat 2014, <goo.gl/uYaFn0>.

3 Modern jet uçağının öncülerini tasarlayan, savaş ve taşımacılık için uçak üreten İtalyan mühendis.

 

Paylaş