Saroyan Ülkesi: Bir Yazarın Gölgesi

Paylaş

saroyan_ulkesi_lusin_dink

MURAT TIRPAN

20. yüzyıl Amerikan edebiyatının önemli yazarlarından biri kabul edilen William Saroyan’ın doğumunu kutlayan UNESCO, 2008’i Saroyan yılı ilan ettiğinde o zamanın kültür bakanı Ertuğrul Günay da Bitlis’e gitmiş ve bir Saroyan Müzesi yapılacağı sözü vermişti. Elbette birçok örneği gibi bakanın bu sözü de unutulup gitti, ama Saroyan bugünlerde 32. İstanbul Film Festivali’ndeki en çarpıcı filmlerden biriyle yeniden gündemimizde. Yönetmen Lusin Dink Saroyan Ülkesi adlı filminde Bitlis’ten ABD’ye göç etmiş Ermeni bir ailenin, orada doğan ilk ferdi olan William Saroyan’ın 1964 yılında köklerinin bulunduğu Bitlis şehrine yaptığı yolculuğu anlatıyor. Anlatıyor dediğim, bildik bir yol hikâyesi değil bu. Belki ona gezisinde eşlik eden Cumhuriyet gazetesi yazarı, fotoğraf sanatçısı Fikret Otyam ve bir uzmanla yapılmış birkaç söyleşi dışında belgelemeye dönük bir derdi yok yönetmenin. Mesela Dink, Saroyan’ın dönemin başbakanı İnönü’yle görüşmesini ya da yolculuğa dair diğer belgeleri dramatik bir amaç için kullanmıyor. Türkiye’yi ve Bitlis’i ziyaret ettiğinde hemşerileri tarafından nasıl sıcak karşılandığını, yazarın ne denli mutlu olduğunu anlatmıyor. Onun meselesi topraklarından ayrılmak zorunda kalan insanların iç dünyalarını, duygularını izleyiciye geçirebilmek. Bu hikâyeye yakınlık duymak için Ermeni olmaya gerek yok. Mesela filmin Amerika’da geçen kurgusal kısmında Saroyan’ın babasının arkadaşı, ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış bir Arap. Saroyan’ın ‘Zavallı Bağrı Yanık Arap’ (The Poor and Burning Arab) adlı öyküsünden esinlenilerek çekilen bu sahnelerde Arap hiç konuşmuyor; Saroyan’ın babasıyla birbirlerinin dilini bilmeden saatlerce karşılıklı oturuyorlar. Birbirlerini anlıyorlar; çünkü onların ortak dili sürgünlüğün, yurdundan edilmişliğin, yoksunluğun dili. Saroyan Ülkesi de aslında yazarın yapıtlarından kolajlanmış, elindeki etkileyici metinlere rağmen çok da konuşmayan bir film. Yazar Bitlis yolculuğundan sonra bir arkadaşına gönderdiği mektupta “Hayatımda yaptığım en önemli yolculuktu. Bu nedenle benim için konuşmak çok zor” diye yazar. Film de aynen böyle. Ama tıpkı Saroyan’ın babasıyla Arap arkadaşının birbirlerini anlayabilmeleri gibi biz de bu yolculukta yazarın hissettiklerini çok iyi anlıyoruz.

Bitlis’teki Boşluk
Saroyan aslında Türkçe de, Ermenice de bilmez fakat dillerin taşıdığı geçmişi ve acıları iyi tanır: “Kürtçe dedi anneannem, kalbin dilidir. Türkçe, müziktir. Bir şarap deresi gibi akar, yumuşak, tatlı, parlak. Bizim dilimiz, diye bağırdı, acının dilidir. Ölümü tattık hep; dilimizde nefretin, acının yükü var.” Dink’in sinema dili ise, İngilizce ve Ermenice arasında gidip gelen karakterinin içyüzünü açığa vuran görselliği bir edebiyat metnine dönüştürmeye çalışan çağrışımlarla dolu bir dildir. Boş Anadolu coğrafyasını görür, hissedersiniz. Saroyan’ın “yazar ruhani bir anarşisttir” ifadesine uygun usul usul bir dildir bu, otoriteye boyun eğmez; gösterir ve yüzleşmemizi bekler.

Lusin Dink, Saroyan Ülkesi’nde bu coğrafyada, bildiğimiz topraklarda Saroyan’a eşlik etmemizi istiyor. Filmin etkileyici yanı, izleyici olarak Saroyan’la tamamıyla özdeşleşmememiz. Kendimizi hem ona çok yakın hem de onun yanındaki bir konuk gibi hissetmemiz. Dink bunu yapabilmek için öznel kamerayla objektif çekimler arasında bir görsel biçim tutturuyor. Saroyan’ı asla görmeyiz, onun gözleri de değilizdir ama tamamıyla dışarıdan da bakmayız olanlara. Sanki yazar bizi yanına almıştır ve ona eşlik eden bir misafir gibiyizdir. Bu bir suçluluk duygusu yaratır, köklerine dönmek için bu kadar yol gelmiş bu adamla yolculuk ederken acısını hisseder ve kendi adımıza geçmişe dair suçlu hissederiz. Bitlis’e vardığında Saroyan’ın karşısında bulduğu boşluk, kendi sözleriyle şehirde “tek bir Ermeninin bile kalmamış olması”, izleyicinin bu duygusunu daha da arttırır. Neden Bitlis, Saroyan’ın evi değildir artık ve bunda bizim payımız nerededir? Saroyan Ülkesi hep bir araf hali olmak zorunda mıdır?

Ayrıca zaman da önemli değildir bu noktada, çünkü zaman bu coğrafyaya sinmiş bir duygudur. Yolculuk gerçekte 1964 yılında yapılmıştır ama Saroyan’ın vardığı Bitlis günümüz coğrafyasıdır. Bu hiçbir fark yaratmaz. Yazarın neredeyse elli yıl önce yaptığı yolculuğa bizim hâlâ gözlerimizi kapadığımız düşünülürse, bu zamansızlığın önemi anlaşılacaktır.

Saroyan film boyunca konuşur. Dink onun tüm eserine sinen duyguyu, sanatçı ruhunu doğru cümlelerle yansıtmayı bilmiştir, filmde kullanılan metinlerinin hiçbiri aslında söz konusu bağlamlarda yazılmış şeyler olmamasına rağmen yazarın yurt, aidiyet, kimlik meseleleri hakkında kaleminden çıkan her cümle yerine oturur. Ama bundan daha önemlisi görselliğin etkisidir, Saroyan bu coğrafyayı ilk defa görür; biz de onunla birlikte ilk defa başka birinin gözüyle, acılarıyla bu coğrafyaya bakmaya çağrılırız. Dink’in filminde yazarı belki birkaç uzak ve belirsiz plan hariç görmememiz, yönetmenin derdinin yazarın kişisel hayatı olmadığını, bu yüzden bir belgesel ya da yol filmi çekmediğini, tamamen bir insanlık durumuyla ilgilendiğini gösterir.

Bu yazıyı bir 24 Nisan günü yazıyorum. 98 yıl önce İstanbul’daki Ermeni aydınların, yazarlar, sanatçılar, avukatlar, doktorlar ve milletvekillerinin teker teker alındığı ve bir daha da geri dönmediği o günlerin yıldönümünde. Bizler için üzerinde pazarlık yaptığımız birer istatistik olan o insanların hiçbirini tanımayız, yüzlerini hatırlamayız. Geri dönmek için yanıp tutuşan Saroyan’ın gölgesi, öldürülen ya da gitmek zorunda kalan bütün bu insanların gölgesidir aslında. Lusin Dink bu gölgeyle yüzleşmemizi, yolculuğunda ona eşlik ederken, canımızın biraz acımasını istiyor ve bunu da başarıyor. Görmek istemediğimiz, olumsuzluklar atfettiğimiz gölgelerle yüzleşmek acılı bir süreç çünkü. Ötekileştirdiğimiz Saroyan’ların en azından gölgelerini kabullenmek zorundayız. Bunu yapmadıkça ruhumuzda açılan derin yaraların kapanmasını nasıl bekleriz?

Paylaş