Sedef Düğme

Paylaş
sedef-dugme

Şilili usta yönetmen Patricio Guzmán, 34. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen yeni belgeseli Sedef Düğme‘de (El Botón de Náca) binlerce yıl öncesinden kalma bir damla suyun hikâyesiyle başlıyor anlatmaya. Sonra hem okyanusun hikâyesini anlatıyor hem de o okyanusu kana bulayan iktidarların ve suda kaybolan hayatların hikâyesini.  

Necati Sönmez

Salona girip koltuğa yerleşirsiniz. Işıklar kararır, jenerik başlar, derken filmin ilk görüntüleri belirir. Biraz sonra yönetmenin tanıdık sesi devreye girdiğinde, kendinizi emsalsiz bir yolculuğun başında pilotunuzu dinliyormuş gibi hissettiyseniz, ya Patricio Guzmán’ın bir belgeselini izliyorsunuzdur veya mesela Werner Herzog’un. Guzmán’ın bu sene Berlinale’nin yarışma bölümünde gösterilen son filmi Sedef Düğme’de aynı şey oluyor: Yönetmenin dış sesini duymaya başladığınız anda sihirli bir dokunuşla duyularınız sonuna kadar açılıyor, koltuğa çivilenmiş gibi oluyorsunuz. Binlerce yıl öncesinden kalma bir damla suyun hikâyesiyle başlıyor Guzmán, sonra hem okyanuslara açılıyor adım adım, hem de lafı bugünlere getiriyor. İlk elde, gezegenimizin ve uzayın gizemli sırlarını anlatan gösterişli bir doğa/bilim belgeseli gibi gözükse de, kısa zamanda bunun göründüğü kadar eğlenceli bir yolculuk olmayacağını, tarihin karanlık dehlizlerine uğrayacağınızı ve bu zorlu yolculuktan yeni bilgiler yerine yeni fikirlerle döneceğinizi anlıyorsunuz.

Berlin’de çok anlamlı bir şekilde En İyi Senaryo ödülünü kazanan filminde Guzmán –belgeselde senaryo olur mu, diye çevrenizde hâlâ tartışan birileri varsa kendilerini Berlinale jürisine havale edip bu filmi izlemeye davet edebilirsiniz!– bilmediğimiz şeyler anlatmaktan ziyade, zaten herkesçe bilinen vakaları hatırlatarak (beyaz adamın Amerikan yerlilerine uyguladığı soykırım, Pinochet diktasının işkence ve cinayet sicili vb.) o bilgiler arasında zekice bağlantılar kurmakla yetiniyor ve ilk elde birbiriyle alakasız gibi duran olaylar arasındaki görünmez bağlar üzerinden yeni bir şeyler söylüyor.

Tarihi yeniden yazmak dediğimiz şey de, o görünmez iplikçikleri görünür kılmaktan başka nedir ki? Işığa Özlem’in (Nostalgia de la Luz, 2010) seyirciyi ıssız çöllerde ve uzayın derinliklerinde gezdirirken ansızın Şili’nin yakın geçmişinin duvarına çarptırmasına benzer şekilde Sedef Düğme de bir damla suyun belleğini okyanusun sakladığı sırlara, ölünce yıldızlara karışacağına inanan yerli halkların bilgeliğini bugün artık unutulmaya yüz tutan dillere (dağarcığında ‘tanrı’ ya da ‘polis’ gibi sözcüklere yer olmayan diller bunlar!) bağlayarak bambaşka bir tarih okuması yapıyor.

İnsanlık tarihindeki kıyımların birbirine nasıl ilham verdiğini çıkarsamak da bize düşüyor. Sözgelimi Pinochet diktasının binlerce muhalifi acımasızca yok ettiği siyasi/ahlaki iklimin zemini, yüzyıllar öncesinde beyaz misyonerler tarafından döşenmiş olamaz mı? Öyle ya, Şili’nin batı sahillerinde binlerce yıl kendi halinde yaşayan yerli halklar, İspanyol istilacılar tarafından kıyımdan geçirildiğinde bunun hesabı kimseden sorulmamış, bedeli ödenmemişti. Geçen yüzyılda gerek Şili’de gerekse kıtanın diğer köşelerinde, halka kan kusturanlar sonuçta bu kanlı mirası devralmış ve aynı ‘cezasızlık’ kültüründen cesaret almışlardı belki de.

Filmin geniş felsefi ufku birbirine uzak diyarlar arasında başka türlü bağlar kurmayı da mümkün kılıyor. 1974-78 arasında Santiago eteklerindeki (filmin jeneriğinde sadece bir alıntıyla anılan) Villa Grimaldi’de kurulan işkence tezgâhıyla 1980-84 arasında Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar arasındaki paralellikler gibi. Askerî cuntanın sorgu merkezi olarak nam salan Villa Grimaldi’nin 1997’de Barış Parkı olarak halka açıldığı ve hatta Guzmán’ın o dönemdeki kayıplara dair önceki filmi Işığa Özlem’in gösterimini burada yapabildiği düşünülürse, Diyarbakır’la paralellik bir yerde bitiyor elbette. Devam edip etmeyeceğini zaman gösterecek.

Paylaş