Selma’dan Ferguson’a: Özgürlük Yürüyüşü

Paylaş
Selma-cast

En İyi Film dalında Oscar’a aday olan Özgürlük Yürüyüşü, Dr. Martin Luther King Jr.’ın siyahlara eşit oy hakkı getirilmesi için Selma şehrinde düzenlediği yürüyüşlere odaklanıyor. Ferguson olaylarının yaşandığı dönemde karşımıza çıkan film geçmişteki mücadelelerin aslında günümüzde de devam ettiğini hatırlatıyor.

Stefo Benlisoy, Aslı Özgen Tuncer

Özgürlük Yürüyüşü, 1963’teki ‘Bir Hayalim Var’ konuşmasıyla efsaneleşen Dr. Martin Luther King Jr.’ın Nobel Barış Ödülü almasıyla açılıyor. King’in Selma’dan Montgomery’ye liderlik ettiği Oy Hakkı Yürüyüşü’nün ellinci yılında vizyona giren film, özellikle ABD’de büyük ilgi uyandırdı. Zira Ferguson’dan New York’a siyahların temel yaşam hakları, adalet ve can güvenliği için sokaklara döküldüğü bugünlerde birçok kişi, Özgürlük Yürüyüşü’ndeki mücadele ve ödenen bedellerle yakın özdeşlikler kurulabileceğinin farkında. Bu bağlamda King’in siyasi kimliği, stratejisi, mirası ve liderlik ettiği mücadelenin yanı sıra hiç bitmeyen polis ve devlet şiddeti de filmle bağlantılı olarak birçok mecrada yeniden ele alınıyor.
Bir başka yıldönümüne uzanalım. 2008’de, Mayıs 1968’in kırkıncı yılında kaleme aldığı bir değerlendirmede düşünür Daniel Bensaïd, ‘68 Hareketi’nin gerçekten sona erip ermediğini sorguluyordu. Aynı yıl Alain Badiou, benzer bir noktaya temas ediyordu: “Bugün Mayıs 68’i anabiliyoruz çünkü sona erdiğine çok eminiz!” Bu iki metinde de, ‘anmanın’ politikası veya toplumsal olayları ‘anılaştırma’ yoluyla geçmişe hapseden söyleme karşı uyanık olmak gerektiği vurgulanıyor. Badiou şöyle devam eder: “Bizlerin artık tamamen farklı bir dünyada yaşadığımıza, koşulların tamamen değiştiğine inanmamızı istiyorlar; böylelikle güzel geçen gençlik günlerimizi sakin sakin anabiliriz. O zaman olan bitenin bugün hayatımızda hiçbir aktüelitesi olmadığını söylüyorlar.” Badiou’ya göre “politik görüş noktasından biz hâlâ 68’in çağdaşlarıyız”dır. Elbette dünya değişmiştir ancak “68’in gündemine aldığı sorunların çağdaşlarıyız”dır hâlâ.1 Toplumsal mücadeleleri ‘anılaştırma’ yoluyla kapalı bir geçmişe hapseden söylem, onların bugün hâlâ sürmekte olan etkilerine ve kapanmamış davalarına karşı gözleri kör etmeyi amaçlar bir bakıma.
Bu bağlamda Özgürlük Yürüyüşü’nün belki de en büyük başarısı, Martin Luther King’i ve öncülük ettiği mücadeleyi ‘anıtsal’ yahut ‘anısal’ olarak ele almaması, ‘tarihin tozlu rafları’ arasına hapsetmemesi. Elli yıl önceki olayların bugünle kuvvetli bağlarını bilinçli bir biçimde kurarak, o zamanki mücadeleyi ‘yaşayan bellek’in bir parçası hâline getirmeye çalışması. Örneğin filmde, oy hakkı için yapılan oturma eyleminde ellerini başının üstüne koyan eylemciler, Ferguson’da polisin elleri havadayken Mike Brown’a ateş açarak öldürmesinin ardından ülkeye yayılan eylemlerin alamet-i farikası hâline gelen bir jesti yankılıyor. King, katil polislerin mahkemelerde beyaz jüriler tarafından aklandığını söylediğinde bunun bugün hâlâ geçerli olduğunu geçtiğimiz aylarda ABD’yi sarsan olaylardan biliyoruz. Polisin eylemcilere vahşice saldırdığı görüntüler, hangimize tanıdık gelmez ki?

Kadrajda Görünenler
Özgürlük Yürüyüşü yurttaş hakları hareketinin kısa ama bir o kadar da önemli bir ânına odaklanıyor. Film, siyahlara yönelik yoğun ayrımcılıklara sahne olan güneydeki Alabama eyaletinin Selma kasabasında, oy hakkı hareketinin örgütlendiği 1965 yılında geçiyor. Nüfusunun yarısından fazlası siyah olmasına rağmen oy hakkına sahip siyahların oranının yüzde ikiyi geçmediği Selma, tüm yerel otoritelerin beyazlardan oluştuğu bir yerleşim olması nedeniyle mücadelenin mekânı. Selma’dan Montgomery’e yapılmak istenen yürüyüşün polis tarafından vahşice bastırıldığı Kanlı Pazar ve King’in yürüyüşü geri çektiği o tarihî dönemecin ardından, nihayetinde büyük yürüyüşün başarıyla gerçekleşmesiyle son buluyor film.
Özgürlük Yürüyüşü, güneydeki siyah hareketinin temel karakteristiklerinin tümünü izleyiciye aktarıyor: Duygusal kilise toplantıları, güncel çatışmalara uyarlanan Hıristiyan ilahileri, kaybedilmiş Amerikan ideallerine göndermeler, şiddetsizlik ilkesine bağlılık, mücadele ve kendini feda etme kararlılığı. Öte yandan film, yurttaş hakları hareketinin farklı kanatları arasındaki hem siyasal hem örgütsel strateji ve taktiklere dair de bir tablo çiziyor. Örneğin King’in Selma’da uzun süredir siyahların bilincini yükseltme çalışması yapan SNCC (Student Nonviolent Coordinating Committee/ Şiddet Karşıtı Öğrenci Koordinasyon Komitesi) üyesi gençlerle tartıştığı sahnede, kendisinin ve örgütünün prensiplerini aktardığı sözleri hareketteki bölünmeleri gözler önüne sermesi bakımından kilit öneme sahip. SNCC gibi yerli halk içinde uzun soluklu militan taban çalışmasına girişmekten ziyade, King ve örgütü medyanın etkin kullanımıyla ‘şiddetsizlik’ ilkesine dayalı boykot, oturma eylemi ve yürüyüş gibi kitle gösterilerinin kamuoyunda yarattığı basınç sayesinde siyasetçilerle müzakere yöntemini benimsiyor. Diğer deyişle stratejileri, medya aracılığıyla beyaz yerel otoritelerin şiddet içeren uygulamalarını gün yüzüne çıkararak beyaz kamuoyunda, siyahların karşılaştığı haksızlıklara dair farkındalık yaratmaya dayanıyor. Böylelikle siyahların hayatlarında adım adım gerçek ve somut değişiklikler yapılabildiğini savunan King, SNCC veya Malcolm X gibi hareketin daha radikal aktörlerini bir anlamda somut kazanım elde edememekle eleştiriyor. Filmde Malcolm X’in devrimci radikalizmiyle King’in şiddet karşıtı müzakereci siyaseti birkaç kez karşı karşıya getiriliyor. Hatta King’in elini başkan karşısında en güçlü kılan unsurun şiddet karşıtlığı olduğu vurgulanıyor.
Bu noktada filmin gösterdikleri kadar göstermediklerine, yani kadraj dışı bıraktıklarına dikkat çekmek gerekiyor. Zira King’in siyahların sistematik ezilmişliğine karşı şiddet karşıtlığını ve sevgiyi öne çıkaran söylemini naif bulan eleştiriler, siyah hareketi geliştikçe artacak ve bu durum King’i kendi solu ve sağı arasında sıkışarak daha radikal bir pozisyon almaya sürükleyecektir. Bu tercihin fitilini ateşleyen anlardan biri filmde de yer alıyor: Polisin vahşice saldırdığı yürüyüşü tekrarlamak için, çağrıcısı olduğu ikinci bir yürüyüşü tartışmalı biçimde sonlandıran King’in hareket içindeki güvenilirliğinin sarsıldığına, King’in radikal siyahlar arasında öfke uyandırdığına şahit oluruz. Bu durum, King için bir radikalleşme dönemeci yaratmasına rağmen, filmde bu boyutu görmeyiz. Şiddet karşıtlığı sebebiyle hem liberallerin hem anaakım medyanın desteklediği King’in 1967’de Vietnam Savaşı konusunda başkanla giderek daha fazla ters düşmesi, etkisinin iyice cılızlaşmasıyla sonuçlanacaktır. Tarihçi Howard Zinn, King’in bu dönemde yurttaş hakları hareketinin pek ele almadığı yoksullukla ilgili meselelere eğilmeye başladığını, savaşla yoksulluk arasında bağlar kurduğunu belirtir. King, 1968 yılında siyah temizlik işçilerinin grevini desteklemeye gittiği Memphis’te suikasta uğradığında, ekonomik adalet şiarlı ‘Yoksul İnsanların Kampanyası’nın hazırlığını yapmaktaydı. Ancak ölümünden hemen sonra King, anaakım medya tarafından tüm radikal ve sistem dışı unsurlarından arındırılarak neredeyse gayrı siyasi bir ‘aziz’e dönüştürülür. Bunlara –filmin sonundaki biyografi bilgileri de dahil olmak üzere– hiçbir şekilde değinmeyerek King’in radikalleştiği yılları kadraj dışında bırakan filmin, bu çabaya katkıda bulunup bulunmadığı elzem bir soru olarak havada kalıyor.

Kitleler ve Kurtarıcılar
Bu noktada, filmin nihayetinde bir Hollywood prodüksiyonu olmasının getirdiği kıskaçlardan da bahsetmek gerek. Filmin büyük bir başarısızlığı, kazanılan yasal hakları kitlesel mücadelenin başarısı, iktidarı çaresiz bırakarak kazanılmış davalar olarak tasvir etmek yerine, devlet büyüklerinin neredeyse bir lütfu olarak okumaya açık tavrı. Örneğin, Oy Hakkı Yasası’na uzanan, yıllar süren diğer eylemlerden pek bahsedilmemesi, yahut Malcolm X’in filmde şiddet yanlısı olarak sürekli kenara itilmesi ve temsil ettiği mücadele ayağının hiç yer bulmaması bu bakımdan dikkat çekiyor. Öte yandan filmin King ile Başkan Lyndon Johnson’ın ilişkisini ABD’deki resmî anlatının aksine çok daha gerilimli ve çatışmalı bir biçimde tasvir ettiğini de göz ardı etmemek lazım. Resmî anlatı demokrat Johnson’ın King önderliğindeki sivil haklar hareketini desteklediğini ve ikilinin birçok alanda işbirliği yaptığını vurgular. Filmse bu ilişkiye dair farklı bir yaklaşım sergileyerek Johnson’ı kurnaz bir politikacı olarak tasvir ediyor: Johnson’ın King’e hayırhah yaklaşmasının en önemli sebebi siyah hareketin iyice radikalleşmesine, şiddetsizlik prensibini savunan King’in kontrolünden çıkıp Malcolm X’in en önemli temsilcisi olduğu daha radikal çizginin egemenliğine girmesine engel olmak istemesi. Yani giderek daha gerginleşen durumu kontrol altında tutmaya çalışarak hareketi daha geleneksel, kurumsal siyaset biçimleri içinde soğurmak. Üstelik Johnson, King’in atacağı adımları önceden bilmek ve şekillendirmek için FBI’ın ‘hizmetlerinden’ yararlanmaktan da çekinmez. Tüm bunlar ışığında Johnson’ın 1965’te nihayet siyahların güney eyaletlerinde seçmen olarak yazılmalarının önündeki engelleri kaldıran Oy Hakları Yasası’nı kabul etmesi, kendini Alabama valisi Wallace gibi muhafazakârlardan ayrıştırma ihtiyacından kaynaklanıyor filmde. Johnson’ın Wallace ile karşı karşıya geldiği sahne bu bakımdan kilit öneme sahip. Başkan açıkça üzerinde tarihî bir sorumluluk hissettiğini, ülkenin geleceğini düşündüğünü, tarihin kendisinden nasıl bahsedeceğini dert edindiğini belirtiyor. Filmin bu vurgusu, nihayetinde yasanın önünü açan temel faktörün başkanın ahlaki değerleri olduğu izlenimini oluşturuyor. Her ne kadar Selma’daki kitlesel mücadele filmin geneline yayılsa da, yasanın kabulü militan bir toplumsal mücadelenin iktidarı çaresizliğe sürükleyerek elde ettiği bir kazanımdan ziyade, neredeyse devletin kendi çıkarını gözettiği politik bir hamle gibi gösterilmekte.

Var Olmayan Kadınlar
Siyah özgürlük hareketinin fitilini ateşleyen olaylardan biri, Rosa Parks’ın Montgomery’de otobüste bir beyaza yer vermeyi reddetmesi olmuştu. Bunun ardından gerçekleştirilen Otobüs Boykotu, filmde King’in örgütlediği ve dikkatleri üzerine çektiği ilk başarılı kitlesel eylem olarak anılırken, Parks’ın adının hiç geçmemesi gözden kaçacak gibi değil. Filmin yapımcılarından Oprah Winfrey, Annie Lee Cooper rolünde başarılı fakat kısa bir performansla yer buluyor. Kısa aralıklarla gördüğümüz Diane Nash’in sözü ise sadece iki-üç cümleyle kısıtlı. Siyah harekette önemli yeri olan bu kadınların filmdeki tali varlığı sebebiyle siyaset konuşanlar, kararları alanlar, uygulayanlar yine hep erkekler.
Örneğin King’in karısı Coretta Scott’ın kendisi de gençliğinden itibaren sivil haklar hareketinde yer alan bir aktivistken, neden büyük oranda geleneksel bir ev kadını gibi tasvir edildiği merak konusu. Coretta’ya dair en son sahnedeki biyografi notunda “bir daha hiç evlenmediği” vurgusu ancak filmin içselleştirdiği eril ahlakın yüzeye sızdığı bir an olarak anlamlandırılabilir. King’in eşine karşı “sadakatsiz” olduğu filmde birkaç kez vurgulanırken, Coretta’ya dair son sözün kocasına sadakatini ön plana çıkarmasını, ahlaki bir mesajdan bağımsız düşünmek imkânsız. Yönetmen DuVernay’in projeye geç bir aşamada dahil olmasıyla senaryonun toplumsal cinsiyet hassasiyetinin arttığı yönünde bazı yazılar kaleme alınmıştı. Anlaşılan DuVernay’in çabaları sonucu birkaç ‘dokunuş’ eklenmiş olsa da genele hâkim erkek egemen tonun kırıldığını söylemek zor. DuVernay’in bir kadın yönetmen olarak karşılaştığı ve aşamadığı zorluklar merak konusu.

Mücadelenin Güncelliği
Günün sonunda, Özgürlük Yürüyüşü’nün hikâyesini artık mazide kalmış, üzerinde herkesin uzlaştığı, dolayısıyla kapanmış bir mesele olarak yansıtmaması onu en değerli kılan unsur. ABD’nin, hele de başkanlığa bir siyahın seçilmesiyle ırk ayrımcılığını geride bıraktığı söylemleri geçtiğimiz aylarda siyah gençlerin ardı ardına polis tarafından vahşice katledilmeleriyle berhava oldu. Mike Brown’ın, Eric Garner’ın, on iki yaşındaki Tamir Rice’ın acımasızca öldürülmelerine, katillerinin mahkemelerde fütursuzca aklanmasına karşı sokaklara dökülenlerin aklında yeni bir sivil haklar hareketinin eşiğinde olunduğu vardı. Kuşkusuz Özgürlük Yürüyüşü’nün yapımcıları, siyahların kitlesel hareketliliğinin bu kadar yoğunlaştığı bir konjonktürde izleyici karşısına çıkacaklarını en baştan bilemezlerdi. Esas mesele de burada yatıyor: Siyahların mücadelesi elde ettiği kazanımlara rağmen aslında hiç sona ermedi. Bundan ötürü “nefes alamıyorum” sloganlarının tüm ülkeyi sardığı, küresel ölçekte de ‘aşağıdakiler’ nezdinde duygudaşlık yarattığı bir tarihsel anda Özgürlük Yürüyüşü dünle bugünün mücadeleleri arasında dolayımsız bir bağ kurulmasına ister istemez zemin sağlıyor. Tam da bu bağlamda Özgürlük Yürüyüşü, yurttaş hakları hareketinin başarısını ‘anılaştırmıyor’; mücadelenin tamamlanmadığına, bugün de devam ettiğine işaret ediyor. Selma’daki Edmund Pettus köprüsünde atılan gaz bombalarının, eylemcilerin sırtına inen copların, yerlerde acımasızca sürüklenen göstericilerin, polis kurşunuyla hayatı son bulan aktivistlerin, gecenin karanlığında faşistlerce pusuya düşürülüp dövülerek öldürülen masumların bugün bizim de içinde yaşadığımız dünyanın gündelik gerçekliğinin bir parçası olduğunu kim inkâr edebilir?

NOT
Alain Badiou, The Communist Hypothesis (Londra: Verso, 2010), 43-62.

 

Paylaş