Siberpunk’ın Hayaleti

Paylaş

Mart sonunda vizyona giren Kabuktaki Hayalet‘in evrenine ve siborg ontolojisine dair bir kılavuz.

Gülengül Altıntaş

Birkaç yıldır, sinemada siberpunk hayranlarının uzun zamandır beklediği bir canlanma yaşanıyor. 2010 yılında Tron Efsanesi (Tron, 2012), 2012’de Gerçeğe Çağrı (Total Recall, 2012), 2014’te Robocop ve 2015’te Terminatör: Genisys (Terminator Genisys, 2015) derken, Hollywood kararlı adımlarla siberpunk klasiklerinin ‘ilk on’ listesinde başa doğru ilerlemekteydi. Bu arada hayranlar temkinli bir heyecanla, listenin en başındaki iki kült filme sıranın gelmesini beklediler ve nihayet beklenen oldu. Önce bu ay ‘Kabuktaki Hayalet’ evreninin ilk live-action filmini Rupert Sanders’ın yönetmenliğinde, ardından da sonbaharda Ridley Scott filmi Bıçak Sırtı’nın (Blade Runner, 1982) devamını Denis Villeneuve imzasıyla izleyeceğiz.

Rupert Sanders’ın da, Denis Villeneuve’ün de işi zor. Bıçak Sırtı, vizyona girdiği 1982 yılında Warner Bros. için gişede gerçek bir hayal kırıklığıydı. Filmin şu anki kült statüsünü kazanmasının ardında; Ridley Scott ve stüdyo arasında çatışmalı pazarlıklar sonucunda kurgulanan yedi ayrı versiyon, cevapsız kalan sayısız soru ve otuz
yıldır hayranların senaryolarıyla genişleyen bir evren var. ‘Kabuktaki Hayalet’inkiyse 1995 yılında Mamoru Oshii’nin çektiği ilk anime filmden bu yana, toplamda altı uzun metraj, onlarca bölümlük üç farklı TV serisi ve birkaç video oyunuyla aralıksız büyümeye devam etmiş kalabalık bir evren. Bütün bunlara Kabuktaki Hayalet’in (Kôkaku Kidôtai, 1995) çıkış noktası olan Masamune Shirow’un aynı isimli Japon manga serisini de eklersek, hâlihazırda gönüllere taht kurmuş sayısız karakter ve efsanevi antagonist var.

Tahmin edilebileceği gibi hayran forumları çoktandır arı kovanı gibi vızırdıyor ve maalesef yeni Kabuktaki
 Hayalet (Ghost in the Shell, 2017), hayranlar nezdinde pek iyi bir başlangıç yapamadı. Stüdyonun Japon karakterler için beyazlardan oluşan bir oyuncu kadrosunu tercih etmesi ve sonrasında (her ne kadar aceleyle yalanlanmış olsa da) filmin görsel efektlerini yapan Lola VFX şirketinin, başkarakter Teğmen Motoko’yu oynayacak Scarlett Johansson’ı “daha Asyalı” gösterecek bir efekt üzerinde çalışmaya başladığının duyulması ortalığı birbirine kattı. Tabii Motoko ete kemiğe bürünürken, işin politik kısmını bir kenara bırakıp, bir siborg karakteri canlandıracak oyuncunun bedenine dijital olarak müdahale edilmesini hikâyenin ruhuna uygun ve hatta heyecan verici bulan hayranlar da yok değil.

Bu ilk badire Dreamworks ve Paramount’un yürüttüğü sıkı bir halkla ilişkiler çalışmasıyla atlatılmış olsa da, 1996 yılında ABD’de tek kopyayla vizyona giren orijinal filmden, stüdyoların hem devasa bütçeyi karşılayacak bir gişe canavarı hem de hayranları tatmin edecek bir film çıkarıp çıkaramayacağı merakla beklenen gerilimli bir mevzu. Anlatıcıların karşısına hem içerikle hem de üslupla ilgili birçok zorluk çıktığı aşikâr. Öncelikle, fragmandan anladığımız kadarıyla, orijinal filmden sahnelerin birebir yeniden canlandırılmasıyla üslup korunmaya çalışılmış. Ne var ki en yoğun aksiyon sahnelerinde bile manganın durağan kare estetiğine dayalı anime film anlatımını, anaakımın hızında hem de live-action’la tutturmak oldukça güç. Ama daha büyük zorluk, bol kanlı ve patlamalı birçok aksiyon sahnesi barındırsa da, Kabuktaki Hayalet anlatısının asıl olarak sibernetik üzerine çok uzun, çok yoğun ve takip etmesi güç felsefi diyaloglara dayanıyor olması. Öyle ki, türünün tek örneği bir siborg olan Motoko’nun varoluşunu ve etrafındaki dünyayı anlamlandırma çabası, bugüne kadar toplumsal cinsiyet çalışmalarından psikanalize, Marksist kuramdan postmodern teoriye birçok farklı alanda çalışan akademisyen için sadece ilham kaynağı değil, doğrudan çalışma konusu olmuş durumda. Zaten siberpunkın ayrıcalığı bilimkurgunun birçok alttürü gibi teknolojiyi sadece anlatan değil, bilimle birlikte düşünen, zaman zaman bilimin anlatısıyla çatışan ve hatta bazen de ona yön veren bir tahayyülün anlatıcısı olması.

Militarizmin Gayri Meşru Evladı Siborg

Siborgların asıl derdi (…) militarizmin ve kapitalizmin gayri meşru çocukları olmalarıdır. Fakat gayri meşru evlatların kendi kökenlerine karşı genelde aşırı derecede vefasızca davrandıkları bilinmektedir.”

Kabuktaki Hayalet sibernetik teknolojilerin hayatın her alanına yayıldığı, insan bedeninin tüm fonksiyonlarının teknolojik müdahalelerle geliştirildiği, sanal ve fiziksel gerçekliğin ayrışmaz bir bütün oluşturduğu bir siborg toplumunda geçer. Yıl 2030 olmuş, üçüncü ve dördüncü dünya savaşları gerçekleşmiş, sadece bedenler değil, ekonomi, siyaset ve gündelik hayat da sibernetik ağ teknolojilerinin işleyişine göre yeniden yapılanmıştır.

Kahramanımız Teğmen Motoko Kusanagi, altı yaşında geçirdiği bir kazada hem ailesini, hem bedeninin bütün fonksiyonlarını kaybetmiş bir yetimdir. Ordu ve istihbaratın ortak yürüttüğü teknolojik gelişim programı kapsamında, türünün tek örneği bir siborg olarak yetiştirilir. Son teknoloji sibernetik beyni ve üstün ağ kodlayıcı yetenekleriyle wizard class (sihirbaz seviyesi) bir hacker; duvarların içinden geçebilen narin görünümlü robot bedeniyle, seksi bir ölüm makinesidir.

Motoko’nun ‘hayaleti’ kendine ait olsa da, ‘kabuğu’
yani süper teknoloji ürünü siborg bedeni ordunun malıdır. İçişlerinde çalıştığı birimin de dahil olduğu bir operasyonda, Japon devletinin savaş sonrası sibernetik teknolojileri geliştirmek için kaynak yaratmak amacıyla üçüncü dünya ülkelerine silah sattığını ortaya çıkaran bir direniş örgütüyle karşı karşıya kalır. Motoko’nun babası yerine koyduğu, kendisini yaratan bilimci de operasyonda öldürülmüş, ölmeden önce tüm servetini Motoko’ya bırakmıştır. Motoko süper pahalı teknolojik bedenini (kabuğunu) ordudan satın alıp istifa eder. Ama kısa süre içinde, devletin içinde yozlaşmamış olan yegâne birimlerden biri olan 9. Birim’in şefi Aramaki’nin kendisini ikna etmesiyle geri döner. Dönmek zorundadır, ordu için geliştirilmiş üstün teknolojik bir silahtır o ve başka bir yaşantı bilmez. Ama

bir şartı vardır; tamamıyla bağımsız bir birim olarak çalışacak ve kendi ekibini kuracaktır. Böylece Aramaki’nin sorumluluğu ve Motoko’nun liderliğinde halk güvenliğini tehdit eden siber suçlularla savaşmak üzere 9. Birim: Stand Alone Complex kurulur. Motoko kendi doğruları ve kendi yöntemleriyle savaşır. Sınırların belirsizleştiği bu dünyada doğruyu yanlıştan ayırmak, kimin suçlu kimin masum olduğuna karar vermek için sürekli zor seçimler yapması gereken bir anti-kahramana dönüşür.

Hayaletinin Götürdüğü Yere Git

Siborg, kısmiliğe, ironiye, mahremiyete ve sapkınlığa, denebilir ki kararlılıkla bağlanmıştır. Dolayısıyla siborg muhaliftir, ütopyacıdır ve masumiyetle hiç alakalı değildir.”

Motoko kendi birimi içinde bile çoğunlukla yalnız çalışır. Kimseye güvenmez, hayaletinin fısıltısı dışında kimseyi dinlemez. Hayalet, artık sadece zekâ ve muhakeme yeteneği değil, insana ait kabul edilen duygu ve erek gibi soyut özellikleri de geliştirebilen; herhangi bir siborg kabuğunu hackleyip fiziksel varlık kazanabilen yapay zekâlardan insanları ayıran tek özelliktir. Tanımlanamaz. Ancak siberbeyin hacklendiğinde sezilebilen, kaynağı otantik hafızada bulunan, ruh, akıl ve anıların bütünüdür.

Kabuktaki Hayalet’te anlatılan toplumsal yapı, sibernetik biliminin kurucusu Norbert Wiener’ın hayal ettiği ideal kovandır: Toplumdaki –makine ve/veya insan– bütün birimlerin ortak bir sinir sistemine/ağa bağlı olarak hareket ettiği; insan ve makine arasındaki ayrımın ortadan kalkarak her ikisinin de C3I (command, control, communication + intelligence; yani komut, kontrol, iletişim ve istihbarat) formülüyle yönetildiği ideal devlet yapısıdır. Siborglar kovana çomak sokan “aşırı derecede vefasız”, aşırı derecede teknolojik, aşırı derecede romantik, ironik, tehlikeli ve sapkın; bir stand alone (bir başına ayakta duran) complex (kendi başına karmaşık bir bütün oluşturan) yepyeni bir türdür. Onlar henüz haritalandırılmamış dipsiz bilgi okyanuslarına pusulasız dalan kubernet’ler (Antik Yunan’da dümencilere verilen isim ve siber kelimesinin kökeni); evriminin bir sonraki aşaması için yolu açan öncüler ve henüz yasanın ulaşmadığı, siber uzayın fethedilmemiş vahşi topraklarında kendi yasalarıyla adaleti sağlayan konsol kovboylarıdır.

Siborg Politikası

Siborg, Cennet Bahçesi bilmez; o, çamurdan yapılma- mıştır, dolayısıyla toza geri dönmeyi de düşleyemez. Belki de bu yüzden ben, siborgların Düşman’a isim vermek gibi manik bir zorlamayla nükleer toza geri dönme kıyametinin hakkından gelip gelemeyeceğini görmek istiyorum.”

Kabuktaki Hayalet’te asıl kötüler her zaman, devletle işbirliği içindeki çokuluslu şirketler ve sermayenin kendisidir. 9. Birim’in savaştığı ‘siber teröristler’ sonunda ya müttefike dönüşür ya da yakalanmak yerine arkalarında etik bir kördüğüm bırakarak, tutunabileceğimiz bütün ahlaki değerleri muğlaklaştırarak bilgi okyanusunda kaybolurlar.

Kimi zaman Motoko da onlarla gidecek, beklenmedik bir anda yeni bir formda geri dönecektir. 1995 yapımı ilk filmin sonunda Motoko, filmin antagonisti yapay zekâ Puppet Master ile (Kukla Ustası) birleşerek, hayaletini siberuzay’a yükler. Artık ne insan, ne robot, ne de yapay zekâdır; hepsi ve hiçbiridir. İkinci film Innocence’ta (2004) partneri Batou’yu kurtarmak için ancak varlığının küçük bir kısmını siber beynine yükleyebildiği bir robotun bedeninde geri gelip savaşır. Bu durum teğmene karşı hep bir şeyler hissetmiş olan Batou’yu altüst eder. Artık ne Motoko ne Kukla Ustası olan bu yeni yaşam birimine nasıl hitap edeceğini bile bilemez Batou. O artık ne bir kadın, ne bir insan, ne bir makine ne de bir ‘şeydir’; aynı anda hepsi ve hiçbiridir. Donna Harraway’in dediği gibi siborg yeni bir ontolojidir, yeni bir bedendir; yeni bir dili ve yeni bir siyaseti zorunlu kılar. Modern zihnin üzerine kurulu olduğu Kartezyen ruh/ beden karşıtlığından başlayarak modernitenin tüm ikilikleri, aydınlanmacı eril zihniyetin tüm rasyonellik iddiasını kendi gerçekliğinde çürütür.

Bir Devrim Olarak Evrim

Benim argümanım, sınırların karışmasını sevinçle karşılamakta ve bu sınırların oluşturulmasında sorumluluk üstlenmektedir.”

Bu ay vizyona girecek live-action Kabuktaki Hayalet’in antagonisti önce Kukla Ustası olarak açıklanmıştı. Sonradan Teğmen Motoko ile çocukluklarına uzanan bir hikâyesi olan başka bir antagonistle, Hideo Kuze’yle değiştirildi. Ancak fragmanın verdiği sınırlı bilgiye dayanarak Kuze ve Kukla Ustası’nın karışımı yeni bir antagonistle karşılaşma olasılığımızın yüksek olduğu söylenebilir. Yapımcılar Kuze’nin hikâyesini daha güncel bulmuş olmalı.

Kuze, Dördüncü Dünya Savaşı sonrası Japonya’nın ucuz işgücü olarak kapılarını açtığı ve bir adaya tıktığı binlerce mülteciyi örgütleyen bir direniş örgütünün liderlerinden. Diğer liderler daha bilinmez, daha karanlık ve uluslararası devletlerle karmaşık ilişkiler içinde. Kuze onlardan farklı. Kuze’nin bir devrim, daha doğrusu bir ‘evrim’ hayali var. Takipçilerinin hepsinin hayaletini aynı anda hackleyerek, onları siberuzaya kaçırmak gibi çılgın bir hayale sahip. Bunun sonucunda takipçilerin bireyselliklerini koruyup koruyamayacağı bilinemiyor ama Kuze, bedensiz hayaletlerin ağda yeni bir varlık olarak birleşip geride kalanları süper-yapıyla ilgili farkındalığa kavuşturacağını ve antik çağlardan beri insanların ihtiyaç duyduğu ruhani varlıklardan birine dönüşeceğini umuyor. Yani mültecilerinden ‘zoraki evrim’le, devrimci ve post-aydınlanmacı bir siber Panteon yaratmayı planlayan siborg bir antagonistle karşı karşıyayız. Filmdeki Kuze ve Motoko ilişkisi nasıl olacak, düşman mı müttefik mi olacaklar, bir ‘kuklacı’ birleşmesi yaşanacak mı, her şey şimdilik büyük bir merak konusu.

Felsefi olarak bu kadar karmaşık ve aynı zamanda politik bir olay örgüsünün içinden Hollywood acaba nasıl çıkacak? Ama beni daha çok heyecanlandıran, siberpunk’ın dünyasının bütün bozguncu karakterleriyle sinemaya geri dönmüş olması. Bundan yıllar önce Aeon Flux: Gelecek Flux’ta (Aeon Flux, 2005) filminin vizyona girmesi vesilesiyle Altyazı’ya bir siberpunk yazısı hazırlayarak 90’ların siberpunk filmleri ile 2000’lerin post-siberpunk filmlerini karşılaştırmıştım. 90’ların siberpunk filmleri; eksikli teknolojisi, arada kalmış bedenleri ve yıkıntı kentleriyle kaotik ve distopik görünse de, tamamlanmamış bir tahayyül olarak imkânlara açık bir direniş mekânıydı. 2000’lerin teknolojinin tamamıyla yerleştiği, keşfin yerini gelişimin, kaosun yerini düzenli bir ilerlemenin aldığı ‘görünürde ütopyaları’ ise siberpunk’ın distopyalarından çok daha tüyler ürperticiydi. Değişime ve ihtimallere açık distopyaların ve devrimci yeni nesil kahramanların tam da şimdi geri dönmesinde elbet vardır bir hayır diye düşünmek istiyorum. Belki de Donna Haraway’in Siborg Manifestosu’nda dediği gibi bilimkurgu ve gerçeklik arasındaki fark, gerçekten de optik bir yanılsamadan ibarettir.1

Not
1 Yazıdaki tüm alıntılar DonnaHaraway’in ‘Siborg Manifestosu’ndan alınmıştır. Donna Haraway. Siborg Manifetosu, çev., Osman Akınhay (İstanbul: Agora Kitaplığı, 2006)

Paylaş