Şimdiki Zaman: Bir Başrollük Yer Açmak

Paylaş

simdiki-zaman-belmin-soylemezEVRİM KAYA

İstanbul canavarı pullarını değiştiresiymiş. Adına kentsel dönüşüm denen nanenin en iyi izahı bu sanki, sırtına sıkı sıkıya tutunup düşmeme savaşı verdiğimiz bu turkuaz ejderha eskiyen gömleğini bir köşede bırakıp daha mavi, daha yeşillerini giyinmek derdine düşmüş, salladıkça sallıyor. O sallandıkça yerini sağlamlaştıran da olacak çamura savrulup hiç olmamış gibi unutulan da. Mina kendisi uçmak istiyor. Başka bir canavarın sırtına mı konacak?

Belmin Söylemez’in durgun ve düşünceli Şimdiki Zaman’ını şimdiki zaman kipinde bir film yapan şey ilkin sokaklarında gezdiği şehrin zamanı. Dünyanın, kökleri en eskiye giden metropollerinden oluşuyla övünmelere doyamayan şehir, çoktandır müphem bir şimdiki zamanda sıkışıp kaldı. İki yönlü bir inkâr üzerine kurulu kentsel dönüşüm politikaları geçmişi silerken, arka arkaya yükselen şehir planlamacılığı kâbusu projelerin hiçbiri on yıl, yirmi yıl sonra ne olacak sorusunu sormuyor. Günü kurtarmaktan başka bir derdi olmayan insanların yönettiği kentin insanlarının, sıkıştıkları şimdiki zamanda bıraktıkları izlere bakıyor Söylemez, bir fincandaki yollara bakar gibi. Bunu yaparken de insanın içini belli belirsiz kabartıyor, filmin sonunda bir akvaryumdaki balıklar gibi bulaşık suyuna bırakılan fincanlar herhalde bundan. Öyle bir fal ki insan çıksın diye değil, ne olursa olsun bir şey olsun diye hemen yıkamak istiyor. Bardaklar temizlenirken su bulanıklaşıyor: Bir yerde bir tıkanıklık var.

Söylemez’in kendisinin ve arkadaşlarının bir dönem içine düştükleri işsizlik, çıkışsızlık, çekip gitme isteği üzerine yarattığını söylediği Mina’nın iddialı bir iddiasızlığı var. Yürüyüşü, giyim kuşamı, vücut dili baştan aşağı, her gün vapurda, otobüste rastladığımız, yirmilerin sonunda otuzların başında kızlardan herhangi birininki. (Kadınlardan değil de kızlardan diyoruz. Çünkü Mina, anneleri babaları gibi olmadan büyümenin bir yolunu bulamadıkları için büyüyemeyen bir kuşaktan.) Kalıcı bir işi, ev gibi bir evi, bir ailesi, arkadaş çevresi yok. Bir geçmişi olduğunu biliyoruz, onu da geride bırakmaya uğraşıyor. Buna karşılık geleceği beylik bir yeni dünya hayaline ipotekli. Neticede hem geçmiş hem geleceğin sıkıştırdığı şimdiki zamanda kendine bir iş buluyor, son on senede Beyoğlu’ndan İstanbul’a yayılan fal kahvelerinden birine falcı olarak giriyor. Bu fal işinde paradoksal bir şey var. Aslında geleceği öğrenmek için oturulan fallar hep geçmişle ilgili cümlelerle başlar: Yanı başında biri var. Sana haksızlık etmişler. Birilerine arkanı dönmüşsün ama iyi mi yaptın bilmiyorsun. Senin için kabarmış.

Hep Kendinin Falı
Falcının hikâyenin çerçevesini kurmasına yarayan bu geçmişe dönük girişler aslında sağlaması yapılabilecek şeyler olduğundan, falı bakılan kişinin güvenini kazanmayı amaçlar. Oysa en çok akılda kalan da yine onlardır, insanlar çok zaman geleceği öğrenmek için değil bugündeki varoluşlarını onaylamak için oturur masaya. Falcı hep senin tarafındadır, olaylara senin açından bakar, sana dönük kem gözleri arar bulur, seni kollar. Hiçbir falcı senin kem gözle baktığın bir kadını görmeyecektir. Bu haliyle fal gelecekten haber vermekten önce, olmuş bitmiş şeylerin sağlamasını yapmayı hedefleyen ilkel bir terapi gibidir. Gücü bilinmeyeni değil bilineni söylemesinden geçer, iyi falcı insana duymak istediğini söyleyendir. Şimdiki Zaman’ın bütün anlatısında kilit bir yerde duran kahve falına işlevsellik kazandıran, ilkin falın geleceğe değil geçmişe dönük olan bu yüzü.

Filmin daha doğrudan kullandığı bir ikinci kayma var ki, o işi biraz daha oyuncaklı hale getiriyor: Geleneksel bir terapide konuşan taraf terapist değil hasta olduğuna göre fal da ilk önce falcısıyla ilgili ipuçları verir. Kahve falı da elbette bir çeşit Rorschach testidir. Bu yüzden Mina’nın kimin fincanını eline alırsa hep kendi falına bakıyor olmasında, geride bıraktığı ailesini, çıkmak istediği yolculuğu, ona alıcı gözle bakan Tayfun’u ve karanlık bir tarafı varmış gibi duran Fazi’yi görüşünde şaşılacak bir şey yok. İlginç olan o hep kendinden bahseder gibiyken baktığı falların karşı tarafı ikna ediyor oluşu. Şimdiki Zaman, Fazi ile Mina arasında olamayan kadın dayanışmasını daha soyut, mistik bir düzlemde ‘dünyanın bütün kadınları’ için kuruyor. Birine arkasını döndü diye içi içini kemiren, hak etmeyen birine emek vermiş olan, bir eşikte duran, bir yolun sonunda feraha çıkacak olan, birinden bir iyilik görecek olan, bir gönül meselesinde dikkat etmesi lazım gelen, velhasıl içinde hep bir sıkıntı olan tek bir kadındır sanki bütün kadınlar. Fazi’nin mırıldandığı şarkıyı Mina’nın söylemesi bir yinelemeden çok devamlılığı ifade eder gibidir o yüzden. Ne kadar karşı karşıya konmuş olsalar da, onların durumu için ‘kadın kadının kurdudur’ demek, bir şizofreni tanısı koymak olabilir ancak.

Başıbozuk Anların Estetiği
Şimdiki Zaman’ı son dönem Türkiye sinemasında ayrıcalıklı kılan daha pek çok şey var. İlki gözünü diktiği sınıf. Gözlerini kentin sınırlarında açıp her an harcanabilirliklerini çok genç yaşta öğrenenlerin, bir anlamda en başından canavarın ağzının içinde, safra suyuna, bağırsaklarına yakın yerlerinde olagelmiş talihsizlerin hikâyesi başka bir konu; İstanbul’un karanlık yüzünü onlarda izlemeye de alışkınız. Buna karşın onlarla, suyun başını tutanlar ve diğer tasasızlar arasında bir yerde, gittikçe istikrarsızlaşan koşullarda, güvensizliği artan kentsoylu, orta sınıf terbiyeli, okumuş yoksulların hikâyesini sık sık izleyemiyoruz. Şimdiki Zaman, kentsel dönüşümün Sulukule, Tarlabaşı, Başıbüyük, Ayazma gibi kentin sınır boylarında ve gettolarında yaşayan bir grup ‘zavallı’ yoksulu hedef alan bir şey olmaktan çoktan çıktığını, herkesin bir gün bir butik otel yüzünden kendini kapının önünde bulabileceğini hatırlatıyor. Bu yüzden belki en çok akılda kalacak sahnelerden biri Mina’nın, oturduğu koltuğun üstünde bir eşya gibi evinden çıkarılıveren yaşlı teyzeyle karşılaştığı an olacak. Sırf bu yüzden bile biriktirilen Amerika kartpostalları sözgelimi Haneke’nin Yedinci Kıta’sındaki turizm posterlerine hiç benzemiyor. Geçmişine sırtını dönen İstanbul, çoktandır kimselere güvenli bir gelecek vaat edemiyor. Sanki biri Alman aksanıyla ve gür bir sesle değil de usulca fısıldıyor: de te fabula narratur –senin hikâyeni anlatıyor.

Kâğıt üstünde her filmin yapmaya çalıştığı gibi geçmişe dönük ve çoğul olanı şimdiki zamanın tekil haliyle anlatıyor Şimdiki Zaman. Kahve fallarının falı bakılanın geleceğini anlatır gibi yaparken fala bakanın geçmişini anlatması gibi. Herkesin hikâyesi birbirininkine bir şekilde karışmış olduğundan olacak, her şey yerli yerine oturuyor. Zaten geçmişle geleceğin birbirine değer gibi olup kayboldukları yerden başka nedir ki şimdiki zaman? Bir Yeşilçam şarkısında incelip kaybolan akıllı uslu bir sosyolojik analiz: çiçek kadar narin, bir gün kadar kısa. Filmin belgeselle video ve kavramsal sanat arasında gidip gelen estetiğini de herhalde buradan okumak gerekiyor. Gerçeğin olabilecek en dokunulmamış haliyle gerçekliğe hiçbir borcu olmayan başıbozuk anların estetiği, Mina’nın kendisi gibi her gün karşımıza çıkmayan ismiyle cismi arasındakine benzer bir sürü tezat arasında buluşuveriyor. Bunlar filmin kimi zayıflıklarını kolayca unutturmaya yetiyor, insan kentli kadını anlatan filmlerin azlığına hayıflanıyor. Hakiki bir yabancılaşmayla adlı adınca bir şımarıklık arasında gidip gelen erkeklerin aksine kadınların kendilerine bir başrollük yer açmaları hâlâ sıkça görebildiğimiz bir şey değil. Hele ki kendi hayatında bile başrol değilmiş gibi bir hali olan Mina, hoş bir yaz sürprizi. Velhasıl Tayfun bildiğin Tayfun işte, halbuki Mina “aslında bir sürü anlama geliyor”.

ADI GEÇEN FİLMLER
Yedinci Kıta (Der Siebente Kontinent, 1989)

Paylaş