Son Durak: Oscar Grant’in O Günü

Paylaş

fruitvale-station

Ali Deniz Şensöz

Son Durak bir süre cezaevinde yattıktan sonra hayatını yeniden kurmaya çalışan 22 yaşındaki Afrikalı Amerikalı Oscar Grant’in sıradan başlayan bir gününde, 31 Aralık 2008’de geçiyor. Tezgâhtar olarak çalıştığı süpermarketten kovulan Oscar o gün ilk olarak işini geri almak için markete gidiyor ve patronuna dil döküyor. Marketteki maaşı yeterli olmadığı için zamanında uyuşturucu satarak kız arkadaşı ve küçük kızına bakmaya çalışmış. Fakat ailesi ve kız arkadaşından gördüğü baskı onu sıradan bir hayat sürmeye zorluyor. Ancak o gün bir dönüm noktası yaşıyor Oscar. Gizlice sattığı uyuşturucunun son paketinden kurtulup “namuslu” bir vatandaş, iyi bir baba olmaya gerçekten çabalayacağı yepyeni bir hayata başlamak istiyor. İşte film o ‘tek gün’ etrafında kurduğu dramatik yapıyı bu kadar önemli bir değişim sürecinin üzerine oturtuyor ve o günün önemini iyiden iyiye artırıyor. Fakat filmin zamanı kullanma şekli, Oscar’ın o günün sonunda başına gelecekler düşünülünce oldukça tartışmalı.

Gün içinde başından geçen olaylar vasıtasıyla Oscar şefkatli bir baba, yardımsever bir vatandaş, sempatik ve biraz çapkın bir genç olarak tasvir ediliyor. Süpermarkete işini geri istemeye gittiğinde sarışın, genç bir kadınla flörtleşiyor ama aynı zamanda büyükannesini arayarak kadının yılbaşı gecesi için yapmak istediği yemeğin tarifini almasını sağlıyor. Karşıdan karşıya geçen köpeğe araba çarptığında köpeğin yardımına koşuyor ama elinden bir şey gelmiyor. Yılbaşı gecesi için cebindeki son parayla annesi çok sevdiği için yengeç alıyor; tüm aile yemek için bir araya geldiğinde Oscar’ın ne kadar da sevilen biri olduğunun altı iyice çiziliyor. Filmin son kısmındaysa, yaratılan bütün bu sempatik “mağdur” imajının başka bir şeye hizmet ettiği ortaya çıkıyor.

Son Durak aslında gerçek bir olayın dramatizasyonu olarak görülebilir. Yılbaşı gecesi arkadaşlarıyla eğlenmeye şehir merkezine inen Oscar Grant’in dönüş yolunda bir kavgaya karışması sonucu durduk yere bir polis tarafından vurulmasının öyküsünü anlatıyor film. Oscar’ı zamanında çeşitli suçlar işlese de yeni bir hayat kurma mücadelesi içinde olan, arınmaya çalışan bir karakter olarak karşımıza çıkarıyor. Karakterin o gün yaşadıklarının filmde birebir yansıtılıp yansıtılmadığı ayrı bir tartışma konusu. Oscar’ın yanında kimsenin olmadığı sahnelerin, örneğin deniz kenarına gidip uyuşturucu poşetinden kurtulduğu, arabanın çarptığı köpeğe yardım ettiği sahnelerin kurmaca olduğu düşünülebilir. Kurmaca anların senaryoda yer almasının filmin gerçekçiliğine zarar vermeyeceği ya da sonunda Oscar’ın karşılaşacağı polis şiddetinin seyirci üzerinde bırakacağı etkiyi zayıflatmayacağı açık. Fakat bu cana yakın karakterin inşa edilme şeklinin filmin meselesine çok büyük bir darbe indirdiği de aşikâr.

Sempatik bir karakter olarak çizilmesi bir yana, Oscar’ın ne kadar da iyi bir baba olduğu vurgusu da filmin anlatısında oldukça büyük bir yer kaplıyor. Kızı Tatiana’ya gösterdiği ilgi ve sevgi, karakterin bu yönünün anlatılması için yazılmış sahnelerle seyircinin iyice gözüne sokuluyor. Film, üst üste bindirdiği ve birbirine pek de organik olarak bağlanmayan bölümlerle seyirciyi karakterin trajik sonuna hazırlamak için fazlasıyla planlanmış bir rota izliyor. Oscar’ın gündelik hayatının içinden akıp giden, geçen zamanın sıradanlığını vurgulayan bir filmden ziyade, karakterin başına gelecek olan akıl almaz olayın seyirci üzerinde duygusal bir etki yaratması için çabalayan ve bunu inanılmaz bir hesapçılıkla yapan bir film var karşımızda. Ki bu hesapçı senaryonun zaafları da bir hayli fazla. Örneğin filmin son kısmında Oscar’ın kavgaya karışma nedeni olan kişinin kim olduğunu öğrenme şeklimiz. Hiçbir noktada geriye dönüşlere yer vermeyen filmde sadece öykünün sonunda çıkacak bu karakteri tanıtmak için Oscar’ın hapishanedeki günlerine dönülüyor. Anlatımın Oscar’ın gündelik hayatına ayak uyduran ritmi bu sahneyle bölünmüş oluyor. Oysa Oscar’ın başına gelen, bu hesaplara hiç gerek kalmadan, en sıradan haliyle anlatılabilecek kadar vurucu.

Devlet Eliyle Ölüm
Filmin son bölümünde, toplumun alt kesiminde yer alan, hayata zaten deri rengi nedeniyle 1-0 geride başlamış bir karakter metro istasyonunda çıkan kavganın sonucunda üç siyah arkadaşıyla beraber, nedensiz yere polisin saldırısına uğruyor. Hayatını değiştirmeye karar verdiği günde, aslında hayatın her zamanki gibi aktığı yılbaşı gecesinde Oscar bir polis kurşunuyla hayatını kaybediyor. Elleri zaten kelepçeli olan Oscar deri rengi ve sınıfsal konumuyla polisin zihninde “potansiyel tehdit” olması yüzünden öldürülüyor aslında. Polis kendisine yıllarca öğretilmiş nefreti sanki Oscar’ın üzerine kusuyor.

Metrodaki yolcular tarafından kayıt altına alınan gerçek görüntülerle başlayan film, vurulma ânını kurmaca bölümünde tekrar yaratıyor. Yönetmen Ryan Coogler, önce belgesel olarak çekmeyi düşündüğü hikâyeyi sonradan kurmaca bir film projesine dönüştürmüş. Fakat yaşanan olayın sarsıcılığı yetersizmiş gibi öykünün “etkileyiciliğini” arttırmak istercesine bu kan donduran vahşetin arka planına büyük bir drama yazmayı tercih etmiş Coogler. Film, ‘Bir insan devlet tarafından ortada görünür hiçbir neden yokken öldürülüyor’ gibi basit bir cümleyi anlatmaktansa yaşanan olayın trajedisi içinde kaybolarak özellikle Oscar’ın geride bıraktığı kızı üzerinden göz yaşartıcı bir etki

bırakmak istiyor. Vicdanlara seslenebilmek için koruyucu bir baba yaratmaya, yani bir kahramana ihtiyaç duyuyor. Bu trajik durumu iyice sömürerek, Oscar’ın kızının annesi tarafından banyoya sokulduğu bir sahnede, kızın “babam nerede” sorusunu sormasıyla öyküsüne son noktayı koyuyor. Karakterin ölüm sahnesindeyse Oscar’ın kızını sırtında taşıdığı bir görüntü karşımıza çıkıyor. Filmin son bölümünde olaydan sonra yaşanan protesto yürüyüşlerine dair gerçek kayıtlar gösterilirken yine Oscar’ın kızı Tatiana gösteriliyor. Oscar Grant’in nedensiz ölümünün seyirci üstünde bırakacağı sarsıntının üzeri babasız kalmış bir kızın dramıyla örtülüyor.

Son Durak, Oscar’ın başına gelenler üzerinden seyircinin polis şiddetini tartışabileceği bir alan açmayı düşünmeyen, seyirciyi ağlatmayı tercih eden bir film. Gerçek olay irdelendiğinde önyargının, toplumsal adaletsizliğin ve şiddetin kol gezdiği ABD’de her an deri renginiz yüzünden öldürülebileceğinize dair bir anlam çıkabilecekken filmden geriye kalan sempatik, yardımsever ve iyi bir insanın ölümünün ve babasız kalmış bir kızın trajedisinin yarattığı acı oluyor. Oysa asıl ihtiyacımız olan, kelimenin önüne sıfatlar koymaya ihtiyaç duymadan, her ne şekilde olursa olsun sadece bir ‘insanın’ öldürülmesinin, devlet tarafından katledilmesinin tek başına sarsıcı olabileceğini anlayabilmek. Tıpkı kamera kayıttayken, herkesin gözü önünde bir polis tarafından öldürülen Ethem Sarısülük gibi, Oscar Grant’in de benzer bir nefret yüzünden öldürüldüğünü anlayabilmemiz için.

Paylaş