Spotlight: Gecikmiş Bir Gazetecilik Romantizmi

Paylaş

spotlight88. Akademi Ödülleri’nde En İyi Film ödülünü kazanan Spotlight pek çok kişiyi tatmin etmeyen ama sürpriz hissi de yaratmayan bir Oscar seçimi oldu. Tom McCarthy’nin neredeyse antropolojik bir yaklaşımla ve titizlikle perdeye aktarmayı seçtiği bu gazetecilik öyküsünü Ocak sayımızda yakın plana almıştık.

Senem Aytaç

Oyuncu ve yönetmen Tom McCarthy’nin görece kısa yönetmenlik kariyerinde bir tutarlılık aramak şimdilik oldukça beyhude bir çaba gibi duruyor. Çıkış filmi Hayatın İçinden (The Station Agent, 2003) ve ardından gelen Misafir (The Visitor, 2007) “ortalamayı tutturan” Amerikan bağımsızlarıydı. Kazananlar Kulübü ve ardından çektiği Adam Sandler’lı komedi Şans Ayağıma Geldi ise McCarthy’nin hızla eleştirmenlerin ilgisini kaybetmesine yol açmıştı. Derken McCarthy bir kez daha kulvar değiştirerek açılışını Venedik Film Festivali’nde yaptıktan hemen sonra Oscar’ın en güçlü adaylarından biri olarak anılmaya başlayan, yıldız kadrolu, ciddi mi ciddi gazetecilik hikâyesi Spotlight ile çıkageldi.

Spotlight, 2002 yılında Boston Globe gazetesinde yayımlanmaya başlayan uzun soluklu bir haber dizisini; eninde sonunda sadece Boston’u değil tüm Amerika’yı, hatta Katolik dünyasını sarsan bir skandalın açığa çıkarılma öyküsünü konu ediniyor. Gerçek bir olaydan yola çıkan film, 1976 yılında bir rahibin çocuk tacizi suçuyla karakola götürülmesi ve hızla serbest bırakılmasıyla yapıyor açılışını. Medyanın, özellikle de büyük yayın organlarının olayla zerre kadar ilgilenmemesine dair sarf edilen bir cümlenin ardından filmin asıl zaman ve mekânına, yani 2001 yılının Boston Globe gazetesine geçiyor.

İnternetin matbu gazeteciliği en azından hafifçe silkeleyeceği bir dönemin arifesinde, gazetenin başına yeni biri getiriliyor. “Dışarıdan biri” olduğunun altı özellikle çizilen Marty Baron, oradaki varlık sebebini “gazeteyi okuyucular için vazgeçilmez kılmak” olarak açıklıyor. Vakit kaybetmeden de, asıl meyvesini yıllar sonra verecek olan haber dizisine start veriyor. Baron’un ilk işlerinden biri, gazetenin uzun soluklu ve derinlemesine araştırmalar yapan ‘Spotlight’ ekibine, bizzat kendi gazetelerinde yayımlanmış bir köşe yazısında bahsi geçen, bir rahibin çocuk tacizi olayının peşine düşme görevini vermek oluyor.

70’lerden beri kimbilir kaç kez meydana gelmiş olmasına rağmen, her biri ya münferit vakalar olarak görülen, ya görmezden gelinen, ya da “profesyonelce” örtbas edilen onlarca vaka böylelikle yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlıyor. ‘Spotlight’ ekibinin yıllar süren incelikli çalışması (2003 yılında Globe’un Pulitzer ödülü kazanmasını da sağlayan haber dizisi), Katolik Kilisesi’nin ve o ya da bu şekilde Kilise’yle işbirliği içindeki pek çok kişi ve kurumun sistemli bir biçimde, çocuk taciz ve tecavüzlerine nasıl göz yumduklarını ve her şeyin nasıl örtbas edildiğini gözler önüne seriyor. Sırf Boston’da yüze yakın rahibin taciz veya tecavüz ettiği neredeyse bine yakın çocuk olduğu gerçeği açığa çıkıyor. Gazeteye basılan ilk haberle birlikte ise, yıllardır susan ya da susturulan binlerce insan dile geliyor. Katolik Kilisesi’nde taciz ve tecavüzün ne derece yaygın ve sıradan olduğu da böylece ispat edilmiş oluyor.

Tom McCarthy, bu gazetecilik başarısı hikâyesini neredeyse antropolojik bir yaklaşımla ve titizlikle perdeye aktarmayı seçiyor. Bir röportajında, meseleyi sansasyonel bir şekilde sunmamak, romantize etmemek ya da heyecan verici hâle getirmemek için olanları mümkün olduğunca bire bir temsil etmenin onun için işin en önemli tarafı olduğunu söylüyor. Farklı röportajlarda, filmin hazırlık sürecinde olayın asıl kahramanı olan gazetecilerle saatler süren röportajlar yaptıklarından ve oyuncuların rollerine hazırlanırken benzer bir titizlikle çalıştıklarından sıkça dem vuruluyor (Rachel McAdams’ın rolüne hazırlanırken Sacha Pfeiffer’a tırnaklarının o zamanki uzunluğunun ne kadar olduğunu dahi sorması gibi anekdotlar uçuşuyor ortalıkta).

‘Eski usûl’ araştırmacı gazeteciliğe bir nevi saygı duruşu olarak da değerlendirilebilecek olan Spotlight’ın ele aldığı meseleyi sunma konusunda etik açıdan oldukça temkinli davrandığı söylenebilir. Yerel bir gazetenin Katolik Kilisesi’ni karşısına alarak, yıllar boyu toplumun her bir hücresinin katkısıyla hasıraltı edilen suçları ortaya çıkarmasının “kahramanca” hikâyesini bir Hollywood filminin düşebileceği olası tuzaklara düşmeden anlatmayı başarıyor. Fakat bu büyük olayı anlatırken asıl hedeflediği, fazlasıyla detaycı prosedür takibine o kadar kendini kaptırıyor, filmin gerçek olayların yaşanma biçimine sadık kalması için o kadar özen gösteriyor ki, iyi bir ‘yeniden canlandırma’ olmaktan öteye geçememeyi âdeta en başından garantiliyor.

Sorulmayan Sorular
Spotlight’ın adı, tahmin edilebileceği üzere en çok Alan J. Pakula’nın 1976 tarihli meşhur filmi Başkanın Bütün Adamları ile birlikte anılıyor. Kabaca ‘gazetecilik filmi’ diyebileceğimiz bir tür varsa, bunun en meşhur örneği, Watergate skandalının ortaya çıkmasını sağlayan The Washington Post gazetesi muhabirleri Carl Bernstein ve Bob Woodward’ın yazdıkları kitaptan uyarlanan Başkanın Bütün Adamları’dır. Pakula’nın ‘paranoya üçlemesi’ olarak da bilinen serisinin bir parçası olan, başrollerini Robert Redford ve Dustin Hoffman’ın paylaştıkları Başkanın Bütün Adamları, tıpkı Spotlight gibi gazetecilerin her adımını takip ettiğimiz, tanık bulma, delil toplama gibi süreçlere şahit olduğumuz bir prosedür filmi. Fakat Spotlight’ı Başkanın Bütün Adamları’nın 70’lerde ifade ettiği şeyin bugünkü karşılığı olarak görmek biraz kestirmeden yapılmış kolaycı bir tespit. Zira iki film arasında, tür benzerliği ötesinde bir karşılaştırma yapmak çok da kolay değil. Pakula’nın, adı Klute ve Parallax Esrarı ile beraber anılan, gerilim ve paranoya atmosferinin sinematografik olarak da keskin bir şekilde hissedildiği filmi, 70’ler Amerika’sının hâlet-i ruhiyesini yansıtır. Nixon skandalıyla birlikte tüm topluma yayılan güvensizlik, tedirginlik ve yozlaşma temaları sıklıkla kara film türünün yeniden hortlamasına sebep olan faktörler arasında da sayılır. Tom McCarthy’nin sinemasal araçları mümkün olduğunca görünmez kılma tercihi ve kurduğu steril atmosfer ise filmin, anlatmayı seçtiği konudan daha fazlası olmasının önünde bir engel olarak duruyor. Bir ‘gazetecilik filmi’ olarak filmin bugünün toplumsal hâlet-i ruhiyesiyle, değişen gazetecilik anlayışıyla ya da mesela, bilginin dolaşımı, internetle birlikte yerel ve küresel haberciliğin evrildiği yönler, dünya gündemini nelerin belirlediği gibi ilgi çekici meselelerle ilgilendiğini söylemek zor.

Spotlight, daha ziyade on beş sene önce meydana gelmiş çok meşhur bir gazetecilik olayını “gerçekliğe sadık kalarak” perdeye aktarma peşine düşüyor. Ve böylece steril, yalıtılmış ve aslında oldukça da hayalî bir “idealist gazetecilik” örneğiyle karşımıza çıkıyor. Bu tavır en çok, gazeteci karakterlerin çizilme biçiminde göze çarpıyor. Liev Schreiber, Michael Keaton, Mark Ruffalo, Rachel McAdams gibi birbirinden iyi oyuncuların canlandırdığı karakterlerin tek özellikleri, araştırma yapıyor olmaları. Kişisel hayatlarına dair az sayıdaki sahne de yine tamamen konuya hizmet etmek üzere var. Matt Carroll’ın araştırma sırasında tacizci rahiplerden biriyle aynı sokakta yaşadığını öğrenmesi ve çocuklarını korumak için buzdolabına “sakın bu eve gitmeyin” notu bırakması; Sacha Pfeiffer’ın düzenli olarak kiliseye giden büyükannesiyle arasındaki kişisel ilişki; Keaton’ın canlandırdığı Walter Robinson’ın eski arkadaşlarıyla yüzleşmek zorunda kalması ya da Ruffalo’nun canlandırdığı Mike Rezendes’in takıntılı bir şekilde çalışması gibi… Filmdeki karakterlerin araştırdıkları konudan bağımsız hiçbir kişilik özellikleri yok. Sadece perdede var olabilecek bir “ideal gazeteci” tiplemesine hapsolmuş bir biçimde kütüphanelerde, ofiste, evde, yemekte çalışıyorlar.

Karakterlerin tekdüzeliğine karşın filmi ilerletebilecek olası bir diğer faktör, Katolik Kilisesi’ne karşı yürütülecek mücadelenin ortaya çıkaracağı gerilim olabilirdi ama ufak bir iki buluşma ve telefon görüşmesi dışında Kilise tüm pisliklerinin ortaya dökülmesi konusunda oldukça rahat görünüyor. Dolayısıyla geriye gerçekten de uzun süren bir araştırma sürecinin görselleştirilmesi kalıyor, yani bir tür ‘yeniden canlandırma’. (Yönetmenin komedi türünden dili yandığı için midir bilinmez, filmin mizaha da neredeyse hiç yer vermediğini ekleyelim.) Hâl böyle olunca, insan Spotlight’ı izlerken düşünmeden edemiyor; hâlihazırda zamanında dört bir tarafı sallamış olan Pulitzer ödüllü bir gazeticilik olayını aslına sadık bir şekilde anlatmanın cazibesi gerçekten ne olabilir acaba? Hele de bugünü, Wikileaks’i, Julian Assange’ı, Edward Snowden’ı ya da Haramzadeler’i düşününce… Bilginin dolaşımının önüne geçilemediği, neredeyse her şeyin gün gibi ortada olduğu fakat egemen güçlerin bu gün gibi ortada olan bilgilerin üzerine basa basa “yaptıklarını yapmaya devam ettiği” bir çağda, böylesi bir idealist gazeteci romantizmi neye hizmet eder? Yaşadığımız ülkede belki birçok yerden daha da fazla, ama dünyanın neredeyse her yerinde artık bilgiyi deşerek bulup çıkarmaktan ziyade, hâlihazırda ortalıkta olan bilginin nasıl ve neye hizmet edecek şekilde yayıldığı, bir tahakküm aracı olarak nasıl kullanıldığı gibi sorulara dokunmadan bugün bir gazetecilik filmi çekmenin gerçekten bir anlamı var mı?

Herkesin zaten bildiği şeyleri yazdığı için tutuklanan gazetecilerden tutun da uluslararası gündemi belirleyecek haberlerin hangileri olacağına karar veren ulusaşırı güçlere, böyle bir çağda işini yeterince iyi yapan gazetecilerin varlığının aydınlığa kavuşacağımızın garantisi olduğuna dair bir Amerikan idealizmi ikna ediciliğini kaybedeli çok uzun zaman olmadı mı? Gazetenin başına geçen Marty Baron, yeni vakalar ortaya çıktıkça ve kanıtlandıkça ekibine “ben kişilerle, müstakil vakalarla ilgilenmiyorum bana sistemi getirin” deyip duruyor filmde. Araştırma biraz da bu sebeple geliştikçe gelişiyor. Bunca titizlendikleri hikâyeyi kâğıda dökerken, perdeye aktarırken yazar Josh Singer ve yönetmen Tom McCarthy’nin bizzat duymamakta ısrar ettikleri şey sanki tam da bu.

Paylaş
 

One Response