Sütten Kesilme Öyküleri: Girls, Frances Ha, Eyvah

Paylaş

frances-haLena Dunham’ın fenomen dizisi Girls, Noah Baumbach’ın son filmi Frances Ha ve okyanusun bu tarafından, Jan Ole Gerster’in ilk uzun metrajı Eyvah, otuzuna merdiven dayayan bir kuşağın olgunlaşma sancılarını anlatıyor.

Abbas Bozkurt

Televizyonda son yıllarda karşımıza çıkan en kayda değer işlerden biri olan Girls’ü muhakkak duymuşsunuzdur. Woody Allen tarzı ama entelektüellerin arasında geçmeyen New York lafazanlığı; Sex and the City tarzı ama “çirkin” bedenlerin de seks hayatını teferruatıyla anlatan bir dobralık; bir grup kadının ortak dilini ve gündelik hayatını tam kalbinden yakalayabilen güçlü bir gözlem gücü… Diziyi yaratan Lena Dunham’ın yaşam öyküsünden bir hayli feyz alan Girls, kısa yoldan tarif etmeye yarayan tüm bu referansların ötesinde, birtakım genç kadın ve erkeğin ‘sütten kesilme öyküsü’nün dizisi aynı zamanda. Anneden, babadan ya da onların yerini alan alternatif bir aileden/sığınaktan kopmanın ve metropolün içine bir başına atılmanın anlatısı.

Girls’ü yakından takip edenler hatırlarlar, Lena Dunham’ın hayat verdiği Hannah karakteri bir bölümde ailesini arar; bazı bazı çatışsalar da onlara derinden minnettar olduğunu, anne babasının varlığının, sert betonun üzerine çakılmaktan onu koruyan, adım attığı her yerin altına serilmiş yumuşak bir örtü gibi olduğunu söyler. Girls aslında o örtünün yerden kaldırılışının hikâyesidir. Nitekim bu telefon konuşmasının üzerinden daha çok geçmemişken, Hannah da bu mutlak kopuşun ayrımına varır. Bir anda bir şey olmuş ve ‘örtü’ gitmiştir; onu kolladığını düşündüğü görünmez hale yoktur artık. Dizinin daha ilk bölümünde ebeveynden gelen harçlığın kesilmesiyle başlayan ‘sütten kesilme’ süreci tamamlanmıştır. Annenin kucağı her an ulaşılabilecek bir samimiyet kaynağı olmaktan çıkar. Hannah artık New York’la ve gündelik hayatın dertleriyle kendisi baş etmek zorundadır; yeni bir samimiyet/yakınlık/güven modeli bulma göreviyle baş başa kalır. Üstelik bu yakınlığı aradığı insanlar da, aynı Hannah gibi, üstüne uzandıkları örtünün altlarından kaydığını hissetmektedirler. Girls’ün tüm karakterleri, bu kaygan ve bol salınımlı dönemin tam göbeğindedir. Bu yüzden de Girls’ün neredeyse her bir bölümü, bir komedi dizisinden beklenmeyecek derecede buruk bir tatla izleyeni uğurlar. Çaresizce ve telaşla çıkılan bu ‘yakınlık arayışı’ yolculuğu, bir dizi sonu gelmez hayal kırıklığının habercisidir.

Girls’ün öncülü gibi duran uzun metrajı Tiny Furniture’da “mezuniyet sonrası hezeyanı” olarak adlandırır bu bahsettiğimiz dönemi Lena Dunham. Sık sık sinir krizinin eşiğinde yaşanan, kalabalık olduğu kadar yalnız, ama belirsizliğinden dolayı da her türlü ihtimale açık, umudun fazlalığının can yaktığı bir dönem. Tiny Furniture, bu dönemde kavurucu bir şekilde hissedilen ‘bir şey olma’, kendi toplumsal konumunu bulma, ‘başarma’ telaşı ile, annenin kucağının sağladığı şefkat ve güven arasında bir denge bulma çabasının filmidir. Yine Lena Dunham’ın canlandırdığı –ve adı pekâlâ Hannah da olabilecek– Aura, film boyunca bir yandan annesinin evinden kurtulup bağımsızlığını kazanmaya çalışır bir yandan da artık ona yasak olan annesinin yatağına sokulmak için fırsat kollar. Annenin yatağı ya da her yere uzanan örtü, henüz tümüyle elinden alınmamıştır. Düş kırıklığına karşı korunmasız kalması için Girls’ü beklememiz gerekecektir.

Frances Ha
Noah Baumbach’ın son filmi Frances Ha’nın Girls’le yakın akraba olduğunu söylersek yanlış olmaz. Frances Ha’nın merkezindeki iki kadın karakteri alıp da Girls’ün dörtlü çetesinin içine atsak, hemencecik kaynaşırlar, kendi aralarında samimi ve çenebaz ‘bir kız muhabbeti’ kurarlar muhtemelen. Frances Ha da Girls gibi New York sokaklarını mesken tutuyor, benzer muhitlerde, benzer sınıfsal geçmişlere sahip genç kadınlar ve erkeklerin arasında dolandırıyor bizi. Orta sınıf ailelerin finansal bağımsızlığın eşiğindeki, yani hezeyanın ortasındaki yirmili yaşlardaki çocukları… Hızlıca değiş tokuş edilen bir New York gençliği argosuyla Youtube’un, Google’ın ve iPhone’ların filmin içinde bir karakter kadar mevcudiyet sahibi olduğu, tam da günümüze isabet eden bir kuşak hiç durmadan konuşuyor hem Girls’te hem de Frances Ha’da.

Lena Dunham’ın New York’ta büyümeye çalışma hikâyesi nasıl Girls’ü yarattıysa, Greta Gerwig’in otobiyografik New York’u da Frances Ha’yı yaratmış gibi duruyor. Baumbach’ın, senaryosunu başrol oyuncusu Greta Gerwig’le birlikte yazdığı Frances Ha da Girls gibi bir yakınlık/mahremiyet kaybıyla başlıyor. Bedenine fazlaymış gibi duran uzun kolları ve bacaklarıyla sarsak ve çocuksu Frances, aynı evi paylaştığı Sophie’yle kurduğu simbiyotik ilişkinin sonucunda New York’un ve içinden geçtiği dönemin belirsizliğine tutunmuş genç bir kadın. Frances ile Sophie ancak ikisinin anlayabileceği bir dil kuruyorlar, ikisine ait bedensel bir repertuar geliştiriyorlar. Frances, Hannah’dan farklı olarak anne kucağından kurtulmuş, çoktan anne sütünden kesilmiş belki de. O, annenin yatağı yerine Sophie’nin yatağına sığınıyor, düş kırıklığı karşısında Sophie’nin yanına uzanarak, onunla ortak bir alan yaratarak hafifliyor. Ne var ki Frances’in aileye alternatif olarak geliştirdiği bu yakınlık/mahremiyet modeli Sophie’nin başka bir eve çıkmasıyla ve bir adama âşık olup da onunla evlenmeye karar vermesiyle tepetaklak oluyor. Bundan sonrası işte o hezeyan.

Frances taşradaki aile evine kısa süreliğine dönüp o eski güven modelini bir yoklasa da, sonunda yine New York’a dönmek zorunda hissediyor kendini. Bir dolu yeni insanla tanışıp bir sürü yakınlaşamama deneyimi yaşıyor. Girls’ün neredeyse tüm karakterleri gibi Frances de vasatlıkla baş etmeyi öğrenmek zorunda kalıyor. Modern dansla ilgilense de, soranlara dansçı olduğunu söylese de bir türlü dansçı olamıyor. “Neyle uğraşıyorsun” sorusuna “dansçıyım ama aslında dans etmiyorum, biraz karışık” diye cevap veriyor. Girls’ün yazar olma hırsıyla tutuşan Hannah’sı, galeride küratör olmak isteyen Marnie’si, felsefe ve edebiyatla ilgilenip bir kafenin idarecisi olan Ray’i gibi o da zamanı geldiğinde gönül indirmesi gerektiğini öğreniyor, vasatlıkla yüzleşiyor. New York sokaklarını tek başına göğüslemek için ödenecek bedelle tanışıyor.

Frances Ha, tüm bu hezeyanlı süreci, çocuksu ve havai ana karakterini de ti’ye alarak –ama ondan şefkati esirgemeden– oyunbaz bir mizahla sarmalıyor. Sonunda Frances, gönül indirmekle hayalleri arasında bir denge tutturup New York’ta var olma yolunda bir adım atıyor, Sophie’yle kurduğu simbiyotik ilişkiyi kırıp kendi başına, altında bir örtü olmadan yaşamayı öğreniyor. Son sahnede Baumbach’ın ima ettiği üzere, Frances Ha henüz tam bir soyadına kavuşmamış, o soyadını almak için daha yol alması gerek; şu an için, komik tınlayan soyadı gibi, tam olgunlaşmamış, ama trajediden ziyade güldürüye yakın duran bir karakter.

Benzer tiplemelere ve benzer dertlere sahip olan Girls ve Frances Ha’nın aynı dönemde ortaya çıkması ile ikisinin de benzer bir neslin sözcüsü olması arasında bir bağıntı var mıdır? Kestirmek zor… Youtube-Google-akıllı telefon çağının çocuğu olmak ile sütten kesilmenin gecikmesi arasında bir koşutluk varsa da, bunu tespit etmek için bu kuşağın anlatılarının daha epey birikmesini beklemek gerekecek.

Niko Fischer
Girls ve Frances Ha gibi, yakın zamanda İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz Alman yapımı Eyvah da o ‘hezeyanlı dönem’i yaşayan bir karakterin portresini çiziyor. Frances Ha siyah-beyaz New York sokaklarını arşınlarken Eyvah’ın yine yirmili yaşlarındaki karakteri Niko Fischer de siyah-beyaz Berlin sokaklarında avarelik ediyor. Ne var ki bu kez onu günümüzde konumlandırmak zor, belli bir kuşağa ait değil gibi Niko –ne günümüze ait bir argo, ne Youtube, ne de akıllı telefonlar muhabbete dahil oluyor Niko şehirde dolanırken.

Lena Dunham’ın yarattığı karakterlerin sürekli annenin yatağını araması gibi Niko da Berlin’in dört bir yanında bir fincan kahveye ulaşmaya çalışıyor. Sanki kahvesini içse bütün dertlerinden kurtulacak, vücuduna giren kafein onu huzura kavuşturacak. Aksi gibi o kahveyi bir türlü içemiyor. Filmin başında sevgilisinden gelen kahve içme teklifini reddettikten sonra bir daha kahve içemediği gibi, nedensizce arkasında bıraktığı o sevgiliyle kurduğu samimiyet/yakınlık kaybolduktan sonra yeni bir bağ kurmayı da başaramıyor Niko. Onun hukuk okumayı yıllar önce bıraktığını öğrenen babası da para musluğunu kesince, Niko kendi vasatlığıyla yüzleşeceği o avare Berlin gezintilerine başlamış oluyor. Onun sütten kesilmesi ani ve dönüşümsüz oluyor.

Eyvah’ta Frances Ha’daki gibi basit bir kurtuluş/çıkış duygusundan ve ‘örtü’yle kurulan bir uzlaşımdan da eser yok. Niko her şeye yabancı gibi, ama Camus’nün ‘yabancı’sından da epey uzak, hafif sıklet bir yabancılık bu. Ne yapmak istediğini, neyi arzuladığını bilmiyor. Dolaşarak bulmaya çalıştıkça daha da çok çıkmaza giriyor. Her rastladığı insan sanki onda bir yük bırakıp çıkıyor hayatından. Film boyunca tutuk, donuk, neden orada olduğunu bilmez bir ifadeyle bakıyor bize Niko Fischer. Sanki orada değil de başka bir yerde olmalıymış gibi, aslında çok büyük işler yapabilirmiş ama içinde bulunduğu mekâna/insanlara kısılmış gibi davranıyor. Filmin başında yanında uyandığı sevgilisini, yapacak işleri olduğunu söyleyerek bırakıp gidiyor. Hukuk eğitimini yarıda bırakmış; onun kendisine göre olmadığını düşünüyor. Babasının deyimiyle her şeyi yarıda bırakıp giden birisi o. Arzusunun ekonomisi daha oluşmamış. İçinde bulunduğu konumdan daha iyisini hak ettiğini düşünüyor ama neden daha iyisini hak ettiğini de bilmiyor.

Niko pek bir şey yapmadan Berlin’in sokaklarında gezinip etrafa bakarken bir flâneur de değil. Bir flâneur’ün çevresine karşı geliştirdiği merak, nesnelerin ve insanların üzerinde gezinen mesafeli ama inceleyici/önemseyen bakışı yok onda. Niko Fischer de, tıpkı Frances Ha ve Girls’ün karakterleri gibi kendi yaşamının içinde debelenmekten etrafını göremiyor. Yaşamının bu evresinde mutlaka bir şeyler yapmalı, kendi arzuladığı şeyi bulmalı, bir şeyler başarmalı, statü kazanmalı… Kendini bir birey olarak kurma maratonunun içine o kadar gömülmüş ki, Berlin sokaklarında ne kadar gezinse de etrafına sahici bir ilgiyle bakıp da bir şeyler hissetmesi/öğrenmesi mümkün değil. Neyi arzuladığını bulamadıkça kendi hislerine, kendi dertlerine daha çok batıyor; ne toplumsal olana, ne etrafındaki sokaklarda çınlayan seslere bağlanabiliyor. Böylece arzulayacak bir şey bulamadan kendi kendini yitip bitiriyor. Niko, temas edemediği her insandan sonra yolunu daha da çok kaybediyor. Rastgeldiği her mutsuz insan sanki onun hayatının gelecekte alacağı yolun habercisi gibi Niko’nun zihninde yankılanıyor. Bir tek, ölüme artık iyice yaklaşan yaşlı bir kadınla gerçekten bağ kurabiliyor, onun yanında kendini rahat hissediyor, ama o his de çabucak geçip gidiyor.

Sokağa Bağlanmak
Bir komedi filmi hissiyatıyla, Woody Allen filmlerini hatırlatan hafif ve eğlenceli bir caz müziği eşliğinde başlayan Eyvah, zamanla Niko’nun bu tutukluğu ve arzusuzluğuyla melankolik ve çıkışsız bir tona bürünüyor. Sonunda Frances Ha’daki gibi belirgin bir uzlaşım, bu hezeyanlı dönemden bir kurtuluş yolu sunmuyor bize Eyvah. Ama tümüyle acımasız da davranmıyor Niko’ya karşı. Niko iyiden iyiye ümidini kaybetmişken, karşısına Nazi döneminde ülkeden kaçan yaşlıca bir adam, Friedrich çıkıyor. Friedrich barda ona yanaşıp, Niko’nun ısrarla sınırlarını korumaya çalıştığı kişisel alanını işgal ederek ona kendi öyküsünü anlatıyor. Nazi döneminde yaşanan bir çocukluktan kalma, içinde çocukluğa has bir habislik ve bundan kaynaklanan bir utanç duygusu barındıran bir öykü bu; kişisel ve küçük olduğu kadar büyük ve bir şehrin/halkın tarihine bağlanan cinsten.

Yaşlı adam öyküsünü anlattıktan sonra bardan dışarı adımını atıp yere yığılıyor; Niko’da ilk kez bir duygu kıpırtısı beliriyor. Adamın anlattığı öykü aracılığıyla, kendi yaşamı içinde boğulduğu dar kuyudan kafasını çıkartıyor Niko, gerçek bir acı hissediyor. Friedrich’in öyküsünü dinledikten sonra etrafındaki sokaklara bağlanıyor. Filmin bakışı da Niko’nun bakışı gibi değişiyor bu noktada. Berlin’in farklı köşelerinden bir sürü fotoğraf hızlıca ardı ardına geçiyor. Sonra Friedrich ölüyor, geride Niko’ya anlattıklarını bırakıyor. Friedrich’in ölümüyle birlikte Niko’nun suratındaki tutukluk da yerini kedere bırakıyor. Bir başkasının acısına temas ederek donukluğundan kurtuluyor Niko. Ve nihayet, filmin son karesinde kahvesini içebiliyor. Bir kafede tek başına oturup kahvesinden bir yudum alırken suratındaki ifade hissizlik ve ne istediğini bilmezlik değil artık. Sahici bir dert aracılığıyla hayata bağlanmış biri gibi bakıyor etrafa. Mutlu değil kederli, ama canlı. Etrafına boş gözlerle bakmaktan artık vazgeçebilir. Arzusu yavaş yavaş yeşerebilir, zira o arzunun kökeni yeni görmeye başladığı o sokaklarda; Berlin işte şimdi gerçekten orada, onun bakışını bekliyor.

Bir Kira Bedeli Olarak Şehir
New York cephesinde ise işler epey farklı. New York sokaklarını arşınlarken Lena Dunham’ın çetesi de, Frances de, Niko Fischer kadar boş ve arzusuz kalmış gözükmüyorlar. Onların hezeyanı yeni bir simbiyotik ilişki kurunca dinecek, onların titremesi altlarına yeni bir örtü serilince dinecek cinsten. New York onlar için hep orada, zaten oradaydı, ama Friedrich’in Niko’ya açtığı gibi bir kapı onlar için bir hayli uzak; onların New York’u, kendi sınıfsal geçmişleriyle sınırlanmış, kendilerine benzeyen yaşıtlarının hayat tarzıyla çevrelenmiş gözüküyor. Haliyle dar bir New York haritası bu. Belli muhitlere ancak uğrayabiliyoruz onları izlerken. Onlarla şehri gezerken, etrafa bakmaktan ziyade, kendi aralarında hızlıca değiş tokuş ettikleri zekice diyaloglara takılıyoruz. Kendi gündelik hayatlarındaki küçücük sorunların onların zihnindeki devasa ölçekteki karşılıklarıyla yüzleşiyoruz.

Girls’ün ve Frances Ha’nın portrelediği yirmili yaşlarındaki bu tayfa için New York demek ev kirası demek; içine koca bir yaşam tarzı sığdırılan dairenin kirası için bir şeyleri başarmak, ‘bir şey olma’ yarışının içine atılmak demek. Onların büyüme sancısı da bundan. Orta sınıf bir New York’lu olmanın bedelini öğrenmeleri gerek. Büyümek rekabet etmeyi öğrenmek, piyasaya öyle ya da böyle uyum sağlamak demek. O yüzden de onların trajedisi Niko’nunkinden daha hafif olabilir. Zira onlar kendi güven/samimiyet modelini kuracakları bir iki insan bulup, sonra da dairelerinin kirasını ödemelerini sağlayacak bir piyasanın içine yerleştiklerinde, o hezeyan da sona erecek.

Niko’nun çektiği ezada, onun büyüyememe öyküsünde ise, belki kendisi de o tutukluğu içinde farkında olmasa da, kendi içlerine gömülmüş bu New York’lularınkinden farklı bir veçhe bulunabilir. Belki kendisi de henüz keşfetmemiş olsa da, büyümeyle birlikte dayatılan bu rekabet etme rejimine karşı geliştirdiği ufak bir uyumsuzluğu olabilir Niko’nun. Babasının verdiği o basit öğüde bir türlü boyun eğememesinin nedeni de budur belki. Piyasanın içinde yerini bulmuş, konforunu yakalamış, her şeyi tıkırında giden kodaman babası ne demişti Niko’ya: “Düzgün bir saç tıraşı yaptır, adam gibi bir çift ayakkabı satın al ve herkes gibi bir iş bul. Sana diyebileceğim son şey bu.” Bu basit edime henüz kavrayamadığı bir şekilde karşı koymasından, bu sıradan öğüde içinden bir yerlerden bir tür uyumsuzluk geliştirmesinden kaynaklanıyor olabilir Niko’nun hezeyanı. Eğer öyleyse, daha önce ettiğimiz sözü geri almamız gerekir. Zira umut ve çıkış yolu, Girls ve Frances Ha’nın mizahıyla yumuşattığı o bitimsiz rekabet rejiminde değil, olsa olsa Niko Fischer’de belki bir kırıntısını gördüğümüz o küçük uyumsuzlukta olabilir. Kahveyi de belki bu yüzden hak etmiştir.

ADI GEÇEN FİLMLER
Tiny Furniture (Yön: Lena Dunham, 2010), Frances Ha (Yön: Noah Baumbach, 2012), Eyvah (Oh Boy, Yön: Jan Ole Gerster, 2012)

 

Paylaş