Toz Bezi: Şehrin Tozu

Paylaş

toz-bezi-asiye-dincsoyİstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma’da En İyi Film, En İyi Senaryo ve En İyi Kadın Oyuncu ödüllerine layık görülen Toz Bezi, “şehrin bağırsakları”nda tutunmaya çalışırken birbirine yaslanan iki gündelikçi kadının arasındaki mahrem dile ortak oluyor. 

Abbas Bozkurt

Ahu Öztürk ilk uzun metrajında, şehrin içinde görünmeyen, gözardı edilen, kaydı tutulmayan bir emeğin öznelerine yaklaştırıyor kamerasını. İki gündelikçi kadınla birlikte, temizleyip toparladıkları evlere dalıyoruz, otobüslerle ya da yayan, uzunca yollar kat ederek gecekondu mahallesine dönüyoruz. Hayatın merkezinden uzaklaştırılmış, sesini duyurma, herhangi bir toplumsal mekanizmaya dahil olma şansı bulunmayan kadınların salonuna konuk olunca; onların, her türlü yalıtıma karşın kendi sesinin oktavını, kendi sözünü bulan, kendine bir dil devşiren sohbetlerine kulak kabartma şansımız oluyor.

Filmin madunlukla ilişkili dışarlıklı, soğuk, tüm 
iyi niyetine karşın tepeden bakan bir ‘görüntülü analiz’ örneği olduğu izlenimi uyanmasın. Maltepe’nin varoşlarından Moda’ya yolculuk eden kadınların evlerinin içiyle, bazen eşyalarının arasına uzanıp hayal kurdukları gösterişli evler arasındaki tezatın ortaya dökülmesi de değil filmin derdi. Her şeyden önce, gündeliğe giden iki komşunun, iki Kürt kadının şehirle girişilen mücadelede giderek birbirine bağlanmasının filmi Toz Bezi. Sınıfsal konumla etnik kimliğin kesişim kümesiyle iyice sıkılaşan, düğümlenen bir bağ… Nesrin (Asiye Dinçsoy)
 ve Hatun (Nazan Kesal) arasında bazen merhametle, bazen ufak çekişmeler ve rekabetle, bazen bir dayanışma bazen de bir iktidar ilişkisi içinde şeklini bulan bu özgül bağ, sınıfsal uçurumların da, bu uçurumlardan kaynaklı saklı sömürülerin de, görünmez tahakküm mekanizmalarının da yankılandığı bir alan yaratıyor. İki kadın arasında yakaladığı ortak dil sayesinde Toz Bezi biçare bırakılmış, lâl edilmiş kadınların acıyla örülü yaşamlarının alışılageldik trajik bir kaydı olmaktan da kurtuluyor.

Toz Bezi, ev içleriyle ve bunların sınıfsal yansımalarıyla ilgili olduğu kadar şehirle de ilgili. Hayatlarının bir noktasında memleketlerinden kopmuş/koparılmış, düşük ücretlerle güvencesiz, hiçbir hukuki çerçeveye/resmî mekanizmaya sığınmadan çalışmak zorunda olan Kürt kadınların şehirle imtihanı… Şehrin çeperlerinde ya da –kendisiyle yaptığımız söyleşide Ahu Öztürk’ün dile getirdiği biçimiyle “şehrin bağırsaklarında” yaşamak zorunda kalan kadınlar şehirle nasıl ilişkilenir? Nasıl hayal kurar? Neleri arzular? Arzusunu nasıl dile getirir? Neyi, kimi emsal alır? Nasıl konuşur? Zora düşünce kime sığınır? Kirası çıkışmayınca kimin kapısını çalar? Nasıl bir dayanışma ağı kurar?

Şehre görece daha önce gelip uyum sağlamış olan, tecrübeli üst komşu Hatun ile onun alt katında küçük kızı Asmin ile oturan Nesrin’i, Maltepe’den yola çıkıp sahil kesimindeki varlıklı muhitlere giderken görüyoruz çoğu kez. Toz Bezi’nin kamerası şehrin sokaklarına çıkıyor defalarca, otobüse, vapura biniyor, uzun uzun yürüyor. Ne ki bu sokak yürüyüşlerinden bize kalan bir şehrin enginliği/olanakları hissinden ziyade kapana kıstırılmışlık oluyor. Nesrin için, hatta kent hayatı konusunda ondan çok daha kıdemli ve açıkgöz olan Hatun için, şehirde yürümek bir avarelik, bir ferahlık hissi vermiyor hiçbir zaman. Beraber akşam vapurunda ufku seyredip beş dakikalığına dinlenebiliyorlar en fazla, şehir fırsat verirse, uzakları seyredip kederlenebiliyorlar. Kamera etrafa onların hizasından bakarken sürekli sokakların içinde bir devinim hâlinde olsa da, hep dört duvar arası bir sıkışmışlık hissi veriyor Toz
 Bezi; gösterişsiz ve donuk bir şehir imgesinin izdüşümü kalıyor perdede. Şehir hem var hem yok Toz Bezi’nde. Şehrin sakinleri hem var hem yok. Sürekli içinde dolanıp dursalar da, Nesrin ve Hatun’un, evlerine temizliğe gittikleri kadınlar yahut birkaç akrabaları dışında konuştukları kimseler yok bu şehirde. Moda’da yol sormak için etraftan geçen bir çöp toplayıcı çocuk geliyor akla en fazla ya da hafriyat alanının köşesine çağrılıp yardımı istenen bir inşaat işçisi. Şehirde kendileri gibi görünmezlerle iletişim kuruyor Hatun ve Nesrin. Sınıfsal konumlarının ve etnik kimliklerinin önlerine ince ince ördüğü duvarlara toslaya toslaya dolaştıkları bir görünmez şehir haritası çiziyorlar dolanırken.

Şero ve Cefo
Toz Bezi’nde erkeklerin mevcudiyeti de şehrin verdiği his gibi; hem var hem yok. Hatun’un kocası Şero, genelde arka planda televizyonun karşısında uyuklayıp homurdanıyor. Dişe dokunur bir iş yaptığını, iki kadının hayatına tesir ettiğini hiç görmüyoruz. Filmin başından bu yana mesele olan lavaboyu tamir etmeye kalkışmaması da onun bu tesirsiz varlığının bir yansıması. Nesrin’i şehre getirmeye ikna eden taraf olduğunu öğrendiğimiz Cefo’yu ise zaten hiç görmüyoruz. Cefo evden gitmiş. Daha doğrusu, Nesrin, eli hiçbir iş tutmadığı için, biraz burnu sürtsün, iş aramayı savsaklamasın diye, elin para tutmadan gelme diye kovmuş onu. Nesrin, Cefo’nun 
bir süre inat ettikten sonra eve döneceğini düşünse de, gurur yapacağını ve dönmeyeceğini anlaması vaktini almıyor çok. Nesrin de, filmin dramatik bir yüksekliğe en çok yaklaşan sahnesinde soruyor: “Madem tek başıma bırakıp gidecektin, neden getirdin beni bu cehenneme?”

Toz Bezi’nin iki kadın arasındaki ilişkiye odaklanma hâli, tasvir ettiği ev içlerinin sınıfsal kodları ve ‘erkeğin yokluğu’ meselesi akla yakın zamandaki bir başka ilk filmi, Deniz Akçay’ın yönettiği Köksüz’ü getiriyor. İlginçtir, Köksüz’de de sürekli arıza çıkaran bir lavabo mevcuttu. Evin ve semtin içindeki o sıradan çaresizliklerin basit bir somutlaması olarak bozuk lavabo gideri… Köksüz’de birçok farklı sonuç doğuran ve bir nebze sorunlu olabilecek bu ‘erkeğin yokluğu’ meselesini Toz Bezi’ne de uyarlamak mümkün. Nesrin’in Cefo’nun ardından döktüğü gözyaşlarını ve giderek şehirle olan savaşında çaresiz kalışını değerlendirip basitçe bunu ‘erkeksizliğine’ yormak da olası. Ne ki Toz Bezi’nde fiziksel olarak var olan erkek tarafı, yani Şero, yalnızca bir gölgeden ibaret. Cefo’nun da, mevcut olsa dahi, alt kattaki o yemek masasına otursa dahi, Şero’dan öte bir tesiri olmayacağını kestirebiliyoruz: arada sırada işitilen bir homurtu. Bozuk lavaboyu nasıl olsa Hatun tamir edecek… Erkeğin yokluğu burada simgesel değil pratik: şehirle verilen mücadelede bir ikinci gelirin, arada küçük çocuk Asmin’in yükünü paylaşacak bir ikinci elin eksikliği.

Hatun ve Nesrin’in Balkonu
Hatun ne de olsa Nesrin’den biraz daha kıdemli, genelde sohbetler onun evinde oluyor. Nesrin, küçük kızını da alıp üst kata çıkıyor, akşam yemeğini Hatun’da yiyor. Beraber fasulye ayıklayıp sofrayı kuruyorlar. Yemek sonrası da günün yorgunluğunu atmak için herkesten uzağa çekiliyorlar. Hatun’un muşamba örtülü bir masa attığı, muhtemelen ev genişlesin diye pimapenle odaya çevrilmiş bir balkonu var. Orada oturup dertleşiyorlar, çay ve sigara içiyorlar. Gün boyu olanları birbirlerine anlatıp hayallerinden ve gündelik dertlerinden dem vuruyorlar; beraber gülüyorlar, beraber gözlerini geceye karşı nemlendiriyorlar. Bazen evlerine gittikleri kadınları bazen de komşularını çekiştiriyorlar. Kendi yoksunluklarını hatırlayıp kederle gülümsüyorlar.

İki kadın arasındaki bahsettiğimiz o özel dil de
 bu balkonda kuruluyor. Hatun’un dilbazlığı, biz çok şey gördük dercesine, biraz üstten ama yeri gelince de şefkatli hâlleri, ağzına yakıştırdığı küfürleri, ne Şero’yu ne evine gittiği ‘hanımları’ umursuyormuş gibi görünen beden dili, iki kadının tosladığı tüm o duvarların yükünü hafifleten, onları hem birbirine hem de yaşama yeniden bağlayan bir buğu yayıyor bu balkona. Nesrin, Hatun’a kıyasla daha tutuk, ağzı daha az laf yapan bir karakter olsa da, Hatun’un açtığı o sakınımsız alanda o da bir irade buluyor kendine bu balkonda.

Toz Bezi’nin belki de en ilginç yanı, yeri geldiğinde hem Nesrin’e hem de Asmin’e kol kanat geren Hatun’u bir erdem ve sebat timsali ‘anne figürü’ olarak betimlememesinde yatıyor. Hatun, aslına bakarsanız pek çok kusuru olan, o keskin dilinin arkasına saklanan bir karakter. Sınıf atlama hayaliyle yeri geldiğinde hayli rekabetçi; ondan daha fazla şeye sahip olduğunu düşündüğü kadınlara karşı hırslı. “Karı desen değil” diyerek komşuları ya da evine gittiği orta sınıf kadınlarıyla kendini mukayese etmesi de bundan. Üstelik sandığının aksine, tüm o görmüş geçirmiş ve mağrur edasının arkasında hayli naif de olabiliyor. Kilisede üç gün üst üste dilek tutarak daha iyi bir semtte evinin olmasını hayal ettiğinde yahut da ‘ablası’ olarak gördüğü tipik orta sınıf mensubu Ayten Hanım’ın (ki tek bir kahkahasıyla kendi sınıfının köklerine işlemiş olan, saklanmaya bile ihtiyaç duyulmayan ırkçılığı ortaya çıkarır) onu hep kayırıp kollayacağına inandığında alabildiğine saftır Hatun. Onun bu ikircikli hâlleri, merhamet ve rekabet, dayanışma ve sınıfsal bilinçsizlik arasında gidip gelen tutarsızlıkları Toz Bezi’nin güçlü, kanlı canlı, sesi gürce işitilen bir karakter yaratmasına olanak veriyor. Ahu Öztürk, onun ağzına yakıştırdığı birkaç replikle ya da onun bedenine iliştirdiği birkaç jestle, şehirde alt sınıftan bir Kürt olmaya, görünmez olarak gezinmeye dair ilk elden akla gelenleri aşan, basit tezatların ötesine geçen ince bir hat yakalıyor.

 

 

Paylaş
 

One Response