Umudun Peşinde: Bir Sahicilik Ânı

Paylaş

umudun-pesindeStephen Frears’ın son filmi Umudun Peşinde (Philomena), Katolik Kilisesi’nin 1950’lerde İrlanda’da evlilik dışı hamile kalan genç kadınlara yaptığı zulmü, elinden zorla alınıp bin pound karşılığında Amerikalı bir aileye satılan oğlunun yıllar sonra peşine düşen Philomena Lee’nin gerçek hikâyesiyle perdeye taşıyor.

Evrim Kaya

En sondan başlayalım: Martin Sixsmith ve Philomena Lee filmin sonunda başladıkları yere, İrlanda’da küçük bir kasaba olan Roscrea’daki manastıra geri dönerler. Amerika’ya kadar uzanan yorucu bir arayıştan sonra, elli yıl önce Philomena’dan zorla alınan çocuğun 43 yaşındayken öldüğünü ve son dileğinin bir gün annesi bulur umuduyla, doğduğu manastırın bahçesine gömülmek olduğunu öğrenmişlerdir. “Geri kalmayacağız araştırmaktan ve bütün araştırmalarımızın sonu, yola çıktığımız yere varmak ve orayı ilk kez tanımak olacaktır” der Martin. Philomena “Bu çok tatlı Martin, şimdi mi uydurdun bunu?” diye sorar. Martin, kendinden hoşnutluğunu gizlemeden T.S. Eliot’tan alıntı yaptığını söyler. “Boş ver, yine de güzel” diye yanıtlar Philomena onu. Martin’i afallatan (ve izleyiciyi güldüren) bu sahne filmin özüdür.

Gösterişsiz ustalığından tanıdığımız Stephen Frears’ın son filmi Umudun Peşinde Katolik Kilisesi’nin 1950’lerde İrlanda’da evlilik dışı hamile kalan genç kadınlara yaptığı zulmü, elinden zorla alınıp bin pound karşılığında Amerikalı bir aileye satılan oğlunun yıllar sonra peşine düşen Philomena Lee’nin gerçek hikâyesiyle perdeye taşıyor.

Filmin iki baş karakterinden birini başarıyla canlandıran Steve Coogan’ın Jeff Pope’la birlikte Martin Sixsmith’in biyografik kitabından uyarladığı senaryo, hikâyeye içkin acıyı filmin bütününe hakim olan zeki ve sakin mizahın içine sanki zahmetsizce gizleyiveriyor. Frears da her zamanki sadeliğiyle belli ki senaryoyu öne çıkarmak istiyor. Judi Dench’in gözlerinde kırılgan ama yakıcı bir ışıkla hayat verdiği Philomena bir kariyer krizinin ortasındaki saygın gazeteci Martin’in yardımıyla oğlunu ararken, ortaya çıkan zıt ikili de filmin temel çatışmasını oluşturuyor: Oxford mezunu ateist Martin’e karşı, gördüğü korkunç muameleye rağmen kiliseye sırtını dönmeyen temiz kalpli Philomena. Rus tarihine karşı beyaz dizi, kariyer hırsına karşı televizyon, öfkeye karşı bağışlama, akla karşı kalp. Martin’in Philomena’yla birlikte çıktığı yolculuğun masraflarını karşılayan gazetenin editörü ortaya iyilerle kötülerin savaşını anlatan acıklı, çok satan bir hikâye çıksın diye habire “kötü kalpli” rahibeleri sorarken, ondan daha iyi bir hikâye anlatıcısı olan Frears bu karşıtlığın da, iyiyle kötünün savaşı kadar olmasa bile kadim bir savaşı yankıladığını biliyor. Bir yanda sofistike şeyler öğrenirken hayatın içgüdüsel bilgisini yitirmiş mutsuz entelektüel, diğer yanda azla yetinen ve asla göründüğü kadar cahil olmayan ‘sıradan insan’. Karşıtlık her ne kadar Philomena ve Martin’in durumunda iman sorusu üzerinden biçimlense de özünde bir ‘sahicilik’ tartışmasını çağırıyor. Philomena’nın yaşadığı haliyle Hıristiyanlık, filmin üçüncü tarafı olan “gerçek kötü” Katolik Kilisesi’nin Hıristiyanlığına hiç benzemiyor. Philomena, bütün doğrudanlığıyla, sanki hem kiliseye, hem de Martin’e bir tür sahicilik dersi veriyor.

(İzniniz olursa yazar burada Philomena’dan çok Martin’in ilgisini çekecek kimi felsefi tartışmalara girecek.)

Bize varoluşçuluktan miras kalan (ve Adorno’nun bizi lüzumsuz kullanımına karşı uyardığı) ‘sahicilik’ kavramı, bireyin, kendi özünü ortaya çıkaracak şekilde, aslında tanımlanması çok da mümkün olmayan bir kendiliğindenliğe sadık kalarak yaşamasını öngören bir kriterdir. Ana fikir şunun gibi bir şeydir: İnsanın yaşamda karşısına çıkan her türlü koşul kolayca bir dayatmaya dönüşerek Sartre’ın mauvaise foi dediği durumu oluşturabilir. Yani temel özgürlük yitirilir ve insan kendi özünü bulamayarak ‘sahici’ olmayan bir varoluşa mahkûm olur. Sahicilik genelde karşıtı üzerinden anlatılır çünkü dilin, gramerin, uygarlığın sınırlarında, onların aracılığını içermeyen doğrudan bir durumu işaret eder. Ve Heidegger, Sartre ve Beauvoir gibi seküler referanslarla yazan felsefecilerin elinde dinle bağlantılarından sıyrılmış olsa da, sahicilik jargonu, Kierkegaard’ın, iman sorunuyla bağlantılı olarak literatüre soktuğu bir şeydir.

Kierkegaard’a göre yalnızca ‘sahici’ olmayan iman, bir doktrine akılla bağlanmayı içerir. Gerçekteyse iman imkânsız olanla, akılla kabul edilmesi mümkün olmayacak absürd bir şeyle kurulan ilişkidir. İsa’nın iki bin yıl önce bir Paskalya yortusunda ölümden dirildiğine ya da bakire bir Meryem’den doğuverdiğine inanmak akılla yapılacak iş değildir. İman tam da inanmak için bir neden olmadığında yapılan şeydir, bu yüzden Kierkegaard bir iman sıçrayışından söz eder. Aklı geride bırakıp, koşulsuz ve kesinlikle bireysel olarak, bir başına yapılan bir sıçrayıştır bu. İletişimle aktarılması, paylaşılması, bu konu hakkında gerçekten konuşulması mümkün değildir.

(Buradan sonrasıyla Philomena da ilgilenebilir.)

Bebeklerin nereden geldiğini bilmeyen genç bir kızken, panayır alanında yakışıklı bir oğlana gönlünü kaptıran Philomena hamile kaldığında, utanç içindeki babası tarafından Katolik Kilisesi’ne teslim edilir. Sevimsiz Rahibe Hildegarde’da kişileşen Katolik Kilisesi neredeyse Ertem Eğilmez’in Arabesk’indeki kötü adam kadar zalimdir. Oğlanın verdiği elma şekerinin yasak olduğunu bile bilmeyen Philomena’yı küçük oğlundan ayırmakla kalmaz, ömürlerinin sonuna dek buluşmalarına da engel olur. Philomena, Martin’in yardımıyla, birkaç yıl önce AIDS’ten ölen oğlundan bir iz ararken yol kenarında bir kilisede durur, günah çıkarmak istediğini söyler. Martin “günah işleyen sen değilsin, Katolik Kilisesi” diye isyan edecektir. Philomena sessizce kiliseye girer, kabinin parmaklıkları arkasında paramparça görünen yüzü perdeye yansırken konuşamaz. Peder “iman et sevgili kızım, Tanrı seni bağışlayacak” dediğinde konuşmayı tekrar dener. Nafiledir. Uzun bir sessizlikten sonra önce kabini, sonra kiliseyi terk eder. Philomena için inanmanın imkânsızlaştığı, artık imanın gerekli olduğu; o yüzden sil baştan, zorlu bir sıçrayışa ihtiyaç duyulan andır bu.

Babasız doğan bir çocuk üzerine kurulu bir dinin, babasız bir çocuğun annesinin resimleriyle dolu mabetlerinde, babasız çocuklara ve annelerine yaptığı zulmü anlatan Frears, aklın soracağı tüm soruları Martin’in öfkeli sesine sordurtur, ancak Katolik Kilisesi’ni kendi peygamberinden aldığı bir silahla, bağışlayarak vurmayı seçen Philomena’nın sessizliğine de doyurucu bir yer açar. Kendisi adına başka birinin karar vermesinin acısını bir kez yaşamış olan Philomena dolayımsız, aracısız bir bilgelikle çok iyi bilir ki kendisine karşı işlenen bir suça nasıl tepki vereceğine kendisi karar vermelidir. Martin’le Philomena arasında hangisini seçeceğine ise izleyici.

Kesin yanıtlarını sakin bir mizahın ve gösterişsiz bir sinema dilinin ardında gizlese de Frears’ın dünyaya seküler bir yerden baktığını görmek kolay. Buna rağmen Philomena’nın tarafına meylettiğini iddia etmek de yanlış olmaz. Zira yönetmenin felsefenin aracılığına gerek duymadan ve adını koymadan kullandığı şey bir sahicilik kriteridir. Kilise bu kriterle sorgulanamayacak kadar sahte ve yozlaşmıştır; sahte ahlakını kazanç kapısına dönüştürmüş bir tüccardır. Hayatla kurduğu ilişki eğitim ve kültürün süzgecinden geçen Martin ise öfkeli ve tedirgindir, çünkü kendi özünü ortaya çıkarmasına yardım etmesi gereken bu kurumlar tersine sahiciliğini yitirmesine neden olmuştur. Oysa Philomena’nın, Martin’in ve izleyicinin onu küçümsemesini haklı çıkaran bir dolu gevezeliğinin ardından gelen sessizliği, T.S. Eliot’ın ya da kilisenin aracılığına gerek duymayan, bireyin içinden gelen, doğrudan, sahici bir sese dönüşür. Tam o anda da, Tanrı’nın üzerinde bir değere, kendini inanç ya da inançsızlıkta ifade edebilecek bir iyiliğe dönüşerek; sinizm, öfke ve yalnızlık içinde kıvranan Martin’i insani bir öze yaklaştıracak güce kavuşur. Martin sonunda yol arkadaşına bakmayı öğrendiğinde, onu kötü kalpli Katolik Kilisesi’nin elinden kurtarmasına gerek olmadığını görecektir. Philomena bir anlığına da olsa, Martin’in asla yapamayacağı şekilde, filmi izleyen birini bütün kötü kalpli kiliselerin elinden alacak güçtedir.

Frears’ın ustalığı, galiba, dinler tarihinin en çirkin sayfalarının birinden, ondan dürüstlükle bahseden hoş bir pazar öğleden sonrası filmi çıkarmasında ve o filmde eşsiz bir sahicilik ânı yakalamasında yatıyor. İman üzerine söylenmiş en güçlü sözlerden biri: Sessizlik.

Paylaş