Ardavazt Peleşyan: Uzaya Çıkan Bir Tren

Paylaş

ardavazt_pelesyanArdavazt Peleşyan, durmadan gökyüzüne bakan insanları resmeden bir öncü sinemacı. Takipçisi olmayan bir avangard belki. İsmi Vertov ve Eisenstein’la yan yana anılması gereken bir gizli hazine. Bir Sovyet sinemacı için fazla Ermeni, bir Ermeni olarak fazlasıyla Sovyet…

Evrim Kaya

Ardavazt Peleşyan’ı1 Batılı izleyiciye tanıtan birkaç dönüm noktası var: 1970’te Menk (Biz) ile Oberhausen’dan aldığı büyük ödül, Venedik, Berlinale ve idfa başta olmak üzere Batı’daki festivallerde düzenlenen retrospektifler, Fransız eleştirmen Serge Daney’in 11 Ağustos 1983 tarihli ‘À la Recherche d’Arthur Pelechian’ (Arthur Peleşyan’ın izinde) başlıklı makalesi ve Godard’ın dikkatini çekmesiyle iki yönetmenin niyetlendikleri işbirliği. Peleşyan’ın ilk kez Batı’da bir uzun metraj filme imza atmasını sağlayacak bu işbirliği hiçbir zaman gerçekleşmedi; geriye 2 Nisan 1992 tarihli Le Monde’da çıkan bir Godard söyleşisi ile Godard’ın geç dönem işleri ve kurgu anlayışı üzerinde bıraktığı derin etki kaldı. Bilenler Peleşyan’ı Eisenstein ve Vertov’un yanında, onlarla diyalog hâlinde ama öncesiz, sonrasız bir zirve olarak biliyor olsa da, Peleşyan biraz gizli bir hazine olarak kaldı. Bir Sovyet sinemacı için fazla Ermeni, bir Ermeni olarak fazla Sovyet…

1938’de Gümrü’de doğan, sineması olmayan bu kentten Moskova’daki Sinema Enstitüsü’ne doğru
yola çıkan Peleşyan’ın yönetmenlik kariyeri, şimdilik, 1964’te çektiği ilk öğrenci filmi Lernayin Baregner’den (Dağ Nöbeti) 1994 yapımı Verç’e (Son) kadar uzanan ve toplam süreleri üç saati bulmayan dokuz filmi içeriyor. Bunların altısı on dakikayı bulmayan kısa filmler, üçü orta metraj sınırında. Kategorize etmesi zor filmler bunlar, 1975 tarihli Vremena Goda’ya (Dört Mevsim) kadar hepsi yarı arşiv görüntüleri, yarı yarıya da yönetmenin kendi çektiği filmlerden oluşuyor. Hiçbiri bir üst ses, diyalog ya da doğrusal bir anlatı içermiyor. Ama her biri belgesel denen şeyin tarif etmesi ne kadar zor bir kategori olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Kendisi sonraları amatör bir film olarak değerlendirmiş olsa da, 1964’te çektiği Lernayin Baregner Peleşyan sinemasını oluşturacak bakışı ortaya koyuyordu aslında. Yokuş yukarı çıkan, kayalara tırmanan, aşağı inen adamları, trenleri, kuşları, yeni bir dünyayı inşa eder gibi çalışan inşaat işçilerini içeren görüntüler Vertov’u da, Eisenstein’ı da hatırlatsa da yeni bir kurguyu müjdeliyor, Peleşyan’ın sonrasında hep yapacağı gibi müziği bazen harmoni bazen ironi içinde bir manipülasyon aracı olarak kullanıyor ve akıllarda en çok yukarı bakma imgesini bırakıyordu.

1966’da tamamlanan Zemiya Iyudey (İnsanların Dünyası) izleyicinin görsel oryantasyonunu ve perspektif algısını alaşağı eden planlarla açılır. Yerçekimi gibi bir şey vardır, ancak kaynağı neredeyse keyfî gibidir. Ufuk, gök, yer başka bir görsel yasanın hizmetine verilir. Uçaklarla at arabaları, tabutlar ve çiçekler karşı karşıyadır. İnsan emeği üzerine bir filmdir bu, oysa ne romantik ne diyalektiktir. Ameliyat masasındaki doktorlarla mavi yakalı, beyaz
yakalı işçiler; daktiloyla demiri eriten kazanlar, tabutlar
ve çiçekler karşı karşıyadır, bir aradadır, hepsi oradadır, hiçbiri yoktur. Yönetmenin daha sonra uzun uzun uğraşma fırsatını bulacağı uçmanın hafifliği imgesi ilk kez burada karşımıza çıkar, filmin finalini ise Rodin’in Düşünen Adam’ının ağırlığı yapar.

Pek çok buluntu görüntünün ve haber videosunun yanı sıra Eisenstein ve Vertov’un filmlerinden anları tekrara dayalı, kaotik bir çılgınlık içinde bir araya getiren Isgizpı (Başlangıç), yönetmenin ilk kez dolaylı ama açık bir tarihsel anlatıyı takip ettiği iş olur. Silah seslerinin arkasından görünen Lenin, kameranın üzerine üzerine koşturan atlılar, yürüyen halk kitleleri, gidip gelen arabalar, trenler, havalanan uçaklar, bir yerlere tırmanan adamlar, Sovyet tarihini kurşunlar, taşıtlar ve insanları öğüterek çalışan baş döndürücü bir makine olarak tasvir etmektedir. Lenin’in cenazesinde duraklasa da kesilmeyen bir tren sesi, akan bir şey olarak kitleler, sonsuz bir koşu…

Yolda Kalmış Bir Araba
Bundan iki yıl sonra tamamladığı yarım saatlik bir film olan Menk ise, bugün hâlâ Ermenistan ve Ermeniler üzerine yapılmış en güçlü filmdir. Dağ görüntüleriyle, yıkılan tepelerle ve bir tabutun altından çekilen, onu taşıyan ellerin görüntüleriyle başlar film. Sonra tabutun peşindeki kalabalıkları görürüz. Filmin en önemli imgelerinden biri ellerdir. Toprağı söken, yükseklere tırmanan, kirle, pasla, motor yağıyla kararmış eller…

Peleşyan, gereğinden fazla yakın görünen planlar ve gözün alıştığından çok daha aşağıda bir kadraj kullanır. Belirsiz bir yükseklikteki işçilerle, taşıtların tekerleklerini, insanların bacaklarını karşı karşıya getirir. Kafeste bir aslan. Bir gerilim müziği, çekiç sesleri, minibüslerini kenara çekmiş, üzüm yiyen, gazete okuyan şoförler. Bir tramvaydan taşan insanlar. Garip bir duman. Yolda kalmış bir arabayı iten kadınlar, adamlar. Öyle kalabalık ki sanki koca bir ülke bir tek arabayı yürütmeye çalışıyor…

Peleşyan’ın kamerası, özellikle yakın planların yabancılaştırıcı etkisinin yardımıyla köyle kent arasında hızla gidip gelir. Koyunlarını omuzlarının üstüne almış yokuş yukarı taşıyan çobanlar. Davullar, koyunlar, tavuklar, kazlar, din adamları, polisler… Güzel kadınlarla yaşlı adamlar. Kilisede mum yakan bir kadının modern gözlüklerinde parlayan ışıkların hemen arkasından, koyu elbiseli din adamlarının üzerine düşen bir gölge. Yoksullarla çocuklarının tekilliğinin karşısında, birbirinin aynısı kara kafalardan oluşan bir insan seli, homojenlik. Bir ilahinin tatlığını bozan silah sesleri. Bir işçinin kaslı omuzları, koltuk altı kılları, taşın sertliği, suyun soğuğu. Yıkılan binalar, eylem görüntüleri. Kameraya bakan yetişkinler bir an görünüp kaybolurken, boynunda boncuklar ve dalgalı saçlarıyla Afrikalı bir yerliye benzeyen bir çocuk uzun uzun kaplar kadrajı. Ağlayan gençler, sarılan ana oğulların karşısına, askerler ve atlar, kitlelerin karşısına aşırı yakın planlar konur.

Filmin sonunda çorak bir dağ manzarası kararır, açıldığında bir Sovyet toplu konutunun balkonları ve camları doludur; sanki bütün Ermenistan bu binaya doluşmuş size bakıyor. Görüntü kararıp tekrar açıldığında Ağrı Dağı’nın karlı zirvesi, sonra ‘Biz’ yazısı görünür. Bir an için, “Sanki, dağın bu tarafından kim bu Ermeniler diye soranlara bir yanıt” diye düşünür insan.

1970 tarihli Obitateli biz kimiz sorusunu daha evrensel bir yerden, hatta olabilecek en evrensel yerden, tüm canlılar adına yanıtlayan bir ‘ormanda kaos’ filmidir. Neşeli bir müzikle kuşların ayaklarını görürken, birden bir felakete sürükleniriz. Bir yılan, bir maymun, aniden dehşet. Kaçan geyik sürüleri, filler, deniz aslanları, ceylanlar, atlar. Dramatik müzik ve sahneler aralanıp baştaki kısa süreli neşe ve barış anlarına dönsek de ormandaki karmaşanın tekrarının an meselesi olduğunu biliriz.

Peleşyan 1975 yılında, ilk kez hiç arşiv görüntüsü kullanmadan, yönetmen ve görüntü yönetmeni Mikhail Vartanov’la işbirliği içinde Vremena Goda’ya imza attı. Yine Ermenistan’ı, kırsalı, yaşam mücadelesini, varoluşun neşesini ve kaosu anlatan, günümüzde yönetmenin başyapıtı kabul edilen film, görüntülerini Vivaldi’nin müziğiyle harmanlıyordu. İroniyle diyalog, karşıtlıkla uyum arasında bir yerde. İlkbaharda deli deli akan bir ırmak, boylarından büyük balyalarla yokuş aşağı sürüklenen çiftçiler. Kaydıraktan kayan çocukların neşesi, doğanın en sert yüzüne rağmen…

Peleşyan’ın tüm filmografisini tek bir yapıt gibi okumak mümkün, bu anlamda sekiz yıl sonra, 1983’te tamamlanan bir sonraki filmi Mer Tarı (Çağımız), Vremena Goda’nın pastoral manzaralarına karşıt bir imge gibidir.

Gözünü Göğe Diken Adamlar
Mer Tarı tamamlanırken Sovyetlerle birlikte fikir dünyasının da, en azından uzun bir süre yeniden canlanması mümkün olmayacak şekilde darmadağın olmasına on yıldan az zaman kaldığına inanmak güç. Tamamen arşiv görüntülerinden oluşan film, Sovyetler Birliği’ni hem kendini gördüğü, olmak istediği gibi hem de açığa çıkması engellenemez şekilde bastırılmış korkuları ve çelişkileriyle hissettirecek güçtedir. Göğe bakan insanlar imgesinde kristalleşen gümbür gümbür bir iyimserlik ile derin bir tedirginlik.

Filmin kullandığı uzay, kozmonot, uçak, tren ve hız görüntüleri, uzaya çıkmak fikrini bütün anlamlarıyla
ele alır, bilinmeyenin çağrısının iki yüzünü ortaya koyar. Uçmak hem güç, özgürlük, hafiflik ve şaşaa; hem gerilim, hayret, korku ve tehlike demektir. Astronotların yüzleri kalabalıklardaki insan yüzleriyle akrabadır. Filmin finalinde güneş en çıplak hâliyle görünür; radyoaktif patlamalar olarak. Bu patlamalar kalp atışlarına bağlanacak, film yeni bir insanın doğumunu müjdeleyerek (belki biraz bu konuda uyararak?) tamamlanacaktır.

Peleşyan tam on yıl sonra, 1993’te Geank’ta (Yaşam) o kalp atışlarını bıraktığı yerden izlemeye devam etti. Bu kez görüntüde haddini bilir bir imge, doğum sancıları içinde bir kadınla. Yıkılan Sovyetlerin hikâyesini ise
bir yıl sonra tamamlanan Verç ile devam ettirdi. Film Ermenistan’da, bir trende başlar. Çocuklar, kadınlar, saçları uçuşturan rüzgâr… Yöresel kıyafetler içinde bir genç kız, utangaç kahkahalar. Tren bir yere gidiyor, nereye? Bir kız çocuğu uykuya dalar, bir kadın onun uykusunu devam ettirir. Tren uzun, ışıksız bir tünele girdiğinde, gürültülü karanlık bir ekranla bu yolculuğu biz de yaşarız. Film trenin aydınlığa çıkışıyla biter, aydınlık gözümüze batar, aydınlık belirsizlik demektir. Sahi, nereye?

Peleşyan’ın sineması sözcüğün ilk anlamıyla, özündeki anlamıyla avangard bir sinemadır, öyle ki kadrajları da, konuları da, süreleri de bir standarda uymadığından Peleşyan’ın filmleri yönetmenine sinema tarihinin içinde kolay bir yer sunamaz. Takipçisi olmayan öncülere ne denir? Bir ada?

Neredeyse kimsenin farkında olmadığı bu öncülük durumu, filmlerin konu edindikleriyle doğrudan bir bağ içindedir. Peleşyan yükselen, bir şeyleri aşmaya kalkışan insanları anlattığını söylüyordu. Bu adamları memleketi Ermenistan’da anlattığında, ancak onun ‘mesafe kurgusu’ dediği tezatlı dilin kapsayabileceği bir şey çıktı ortaya: Ayakları sert toprağa basan, elleri tabutları tutan, kendini buradan dik bir yokuşa vuran ve durmadan gökyüzüne bakan insanlar. Hayret, arzu, korku ve umutla. Peleşyan kamerasını ve kurgu masasını Ermenistan’a çevirmiş olmasının üstünde durulmasını istemedi; ne zaman konuşsa, filmlerinin evrenselliğine vurgu yaptı, insan denen şeyi anlatmaya çalıştığını söyledi. Doğrudur, bu kısacık filmografi 20. yüzyılla ilgili edilmiş en kapsamlı sözlerin bazılarını içerir, ama tam da dünyanın taşrasındaki memleketinden yola çıktığı için. Dünyanın kendisi bir taşra olmasa neden gözümüzü göklere dikmiş olalım ki?

Not
1 Yönetmenin adının Peleshian, Peleshyan, Pelechian gibi yazımları da mevcut, ben Ardavazt Peleşyan olarak Türkçe okunuşuyla kullanıyorum.

 

Paylaş