Uzun Boylu Esmer Adam: Falınızda Bir Yabancı Çıktı!

Paylaş
uzun-boylu-esmer-adam-woody-allen

Efe Peker’in Uzun Boylu Esmer Adam yazısını Aralık 2010 sayımızda yayımlamıştık, ancak filmin gösterim tarihi o günden bu yana sürekli ertelendi ve Woody Allen’ın 2010’da çektiği film nihayet 8 Mart’ta vizyona girdi. Allen’ın hayatın anlamı ve insanın ölümün gerçekliği karşısındaki çaresizliği gibi ağır meseleleri, bir kez daha o alışıldık havai üslubuyla ele aldığı filmin gecikmeli de olsa vizyona girmesi vesilesiyle yazıyı tekrardan sizlerle paylaşmak istedik.

EFE PEKER

Hayat dediğin ne ki

Yürüyen bir gölge, bir zavallı kukla bu sahnede

Bir saat boy gösterip boyun kırıp gidecek

Bir daha da duyulmayacak artık sesi

Bir ahmağın anlattığı masal bu

Kuru gürültüler, deli saçmalarıyla dolu.

William Shakespeare, Macbeth.

Uzun Boylu Esmer Adam‘ın (You Will Meet a Tall Dark Stranger) anlatıcısı, Macbeth’in bu ünlü dizelerine atıfta bulunarak söze başlıyor; ardından da bize hikâyenin karakterlerini bir bir tanıtmaya girişiyor. Bir gece ansızın ölüm korkusuna kapılınca kırk yıllık karısını boşayıp hovardalık turlarına çıkmaya başlayan Alfie (Anthony Hopkins), Alfie kendisinden ayrılınca intihar girişiminde bulunup ardından hayatını bir falcıdan medet umarak geçiren Helena (Gemma Jones), annesi Helena’yı avutmaya çalışırken bir yandan uzatmalarını oynadığı evliliğiyle boğuşan Sally (Naomi Watts) ve başarı kazanan ilk kitabından sonra hiçbir şey yazamamasının gerginliğini Sally ile olan evliliğine yansıtan Roy (Josh Brolin), bu hikâyenin merkezindeler. Ancak ayrıntılara girmeden önce, tıpkı film boyunca “şimdi biraz geri dönüp şu karaktere bakalım” diyerek bizi gezdiren anlatıcımız gibi, biz de biraz geri dönüp tüm bu hikâyeyi önümüze koyan Woody adlı karakterin kalın çerçeveli siyah gözlüklerinden hayatı görmeyi deneyelim.

AYIK GÖZLERLE DÜNYAYA BAKMAK
Türkiye’de eşiyle dostuyla sinema konuşmayı seven herkes, Woody Allen’dan bahsetmenin sohbetlere genelde bir-sıfır yenik başlama sebebi olduğunu bilir. Allen’a bu şekilde ihtiyatlı yaklaşılmasının başlıca sebepleri olarak, belki de 90’lı yıllarda kendisinin özel yaşamında patlak veren olayları, ya da filmlerinde sıklıkla canlandırdığı (ve artık kişiliğiyle özdeşleştirilen) nevrotik “Woody Allen tiplemesinin” bizde çok da alıcı bulamamış olmasını gösterebiliriz. Bunlara cevap olarak Allen’ın toplam 53 kez Oscar, Bafta ve Altın Küre’ye aday gösterilip 13 kez bu ödüllere layık görülmüş; sinema tarihinin en üretken yönetmen, senaryo yazarı ve oyuncularından biri olduğunu ifade etmek ise, ancak onun dünya görüşünü hepten anlamamış birinin yeltenebileceği bir iş olur. Zira, “yaptığım işler vasıtasıyla ölümsüz olmak istemiyorum; ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum” diyen biri için bu başarılar ne kadar önemli olabilir ki?

Bu da bizi yazının başındaki Shakespeare alıntısına getiriyor. Woody Allen her şeyden önce bu dizelerin mânâsını, yani kendi ölümlülüğünün farkındaki tek canlı olan insanın trajedisini gerçek anlamıyla kavramış bir entelektüel. Birkaç ay önce France 24’e verdiği mülakatta sakin bir gülümsemeyle hepimizin öleceğinden, evrenin bir gün yok olacağından ve dolayısıyla insan olma durumunun anlamsızlığından bahseden Allen’ı özel kılan belki de en önemli nokta, bu farkındalıktan umursamaz bir nihilizm ya da depresyon çıkarmıyor oluşu. Kendisinin aynı mülakatta belirttiği gibi: “Hayatınızı bunları düşünerek geçiremezsiniz, yoksa sabah kalkmak için bir nedeniniz kalmaz. Bu yüzden bence sanatçının görevi, bu korkunç gerçek ortadayken hayatın neden yine de yaşamaya değer olduğunu anlamaya ve anlatmaya çalışmaktır. Ancak bunu hakikatle yüzleşerek yapmak gerekiyor; yani kendimizi cennet-cehennem ya da din, büyü gibi şeylere inandırarak değil”.

Uzun Boylu Esmer Adam’ın özel gösterimin yapıldığı bu yılki Cannes Film Festivali’nde kendisinin de söylediği gibi, Allen tabii ki bu varoluşsal soruları ilk kez gündeme getiren ya da en iyi ifade eden kişi değil. Ancak, insanın evrendeki yalnızlığını ve kaygılarını ifade etmek için Ingmar Bergman’ın yakın plan çalıştığı o unutulmaz çehreler varsa, Bergman’a hayranlığını her fırsatta dile getiren Woody Allen’ın da tüm bu sorulara yukarıdan bakan (ve onlarla alay eden) olağanüstü bir mizah anlayışı var. Örneğin Annie Hall’un (1977) başında kameraya bakıp anlattığı fıkra, Shakespeare’in yukarıdaki dizelerinin bir başka şekilde ifade edilişi değil mi: “İki yaşlı kadın bir lokantada yemek yerken bir tanesi demiş ki, ‘buranın yemekleri hakikaten berbat’. Diğeri atılmış, ‘Evet yahu, hem porsiyonlar da amma küçük!’” İşte diye ekliyor sonra Allen, “ben de hayat hakkında tam bunu düşünüyorum”.

Marx moderniteyle birlikte “katı olan her şey buharlaşıyor (…) ve insan kendi gerçek yaşam koşullarına ve diğerleriyle olan ilişkilerine nihayet ayık gözlerle bakmak zorunda kalıyor” diye yazmıştı. Bize varoluşun ve ustası olduğu insan ilişkilerinin komedisini hiçbir yalana başvurmadan gösteren Woody Allen’ın kırk küsur yıldır yaptığı tam da bu değil mi? Üstelik insanüstü bir çalışkanlık sığdırılan bu kırk küsur yıl, “ayık gözlerle” dünyaya bakmanın hayata bizi daha çok bağladığının ve onun kıymetini daha çok bilebileceğimizin canlı kanıtı aynı zamanda. Bu yüzden Cannes’da bir basın mensubu Allen’a ölümle ilgili düşüncelerinin yıllar içinde değişip değişmediğini sorduğunda Allen cevap vermek için fazla düşünmedi: “Ölümle ilgili görüşlerim hâlâ aynı: Şiddetle karşıyım!”

ÜÇ VAKTE KADAR…
Şimdi tekrar filmimize dönebiliriz. Öncelikle, filmin orijinal adındaki “uzun boylu esmer bir yabancıyla tanışacaksın” ifadesini buraya kadar sözü edilen genel bağlamda düşünmek gerekiyor, zira bu başlık iki şekilde anlaşılabilir. Bunların birincisi, yaşam boyunca bitmek tükenmek bilmeyen umutlarımızı, gelecek hesaplarımızı temsil ediyor: Yani örneğin üç vakte kadar boylu poslu esmer bir yabancıyla tanışacağımız düşüncesiyle mutlu olabiliriz (en azından ilgilenenler!). Ancak Woody Allen burada bu türden umutların zıddından söz ediyor aynı zamanda, yani hepimizin falında mutlaka çıkan o “karanlık yabancıdan”, ölümden. Toronto Film Festivali’nde de belirttiği gibi, “hayatta başka şeylerle uğraşıp dikkatimizi dağıtmaya ne kadar uğraşsak da o uzun boylu karanlık yabancı yine de er ya da geç kapımızda bitiyor -istediğiniz kadar sağlıklı beslenip spor yapın!” Gelecekle ilgili umutlarımızı ve bunların kaçınılmaz sonunu tek cümleye sığdıracak daha iyi bir başlık düşünebiliyor musunuz?

İşte kırk yıllık karısını boşayan, “dişlerini beyazlatıp tenini koyulaştıran” ve vücut çalışmaya başlayan yetmişlik Alfie’nin bizde “azgın teke” olmakla ifade edilen ve her sahnesini gülerek izleyeceğiniz sendromunu şimdi daha iyi anlayabiliriz. Tüm parasını ve saygınlığını yitirme pahasına kızı yaşındaki güya “aktris” sevgilisi Charmaine’e (Lucy Punch) ayak uydurmaya çalışan Alfie’nin, gençliğini tekrar yakalamaya uğraşmasını izlemek insanın içini ister istemez burkuyor da. Bu iki duyguyu bize aynı anda yaşatmayı başaran Hopkins’in ustalığı gerçekten görülmeye değer. Baştan sona karikatür şeklinde canlandırılan bir ilişki olsa da, pek kahkahalı geçmeyen filmin belki de en eğlenceli sahneleri bu ikiliye ait.

Komedi ve trajedinin bir arada yürümesi filmin diğer karakterleri için de geçerli. Örneğin Alfie’nin eski eşi Helena’nın durmadan falcıdan duyduğu hikâyelerle kızı Sally ve damadı Roy’un kapılarında bitmesini ve onların kavgalarına dahil olmasını, tüm karakterler sinirle birbirine bağırıp çağırsa da yüzünüzdeki tebessümü düşürmeden izleyebiliyorsunuz. Sonuçta Roy’un maddi ve edebi başarısızlıklarıyla Sally’nin çocuk sahibi olup hayatına devam etme isteği bir türlü buluşmayınca, ikisinin de mutluluğu evin dışında aramaya başlamaları gecikmiyor. Gerçi Roy’un bunun için evden çıkmasına bile gerek yok! Zira odasının camından bakıp karşı penceredeki “kırmızılı kadın” Dia’yı (Freida Pinto) görmesi ayağının yerden kesilmesi için Roy’a yeterken; Sally ise karizmatik patronu Greg’e (Antonio Banderas) karşı iş arkadaşlığından öte bir şeyler hissetmeye başlıyor. Ardından “olaylar gelişiyor”: Tutkuları, hırsları ve varoluşsal kaygılarıyla insanların hayatı nasıl karmaşıklaştırdığını gözlerimizin önüne sererek…

İNSANA DAİR HER ŞEY
Tüm bunları izlerken, filmin en zayıf ve en güçlü yanının aslında tam da aynı şey olduğunu hissedebiliyoruz; o da tüm karakterlerin bize neredeyse tanrısal bir bakış açısından, uzaklıktan sunuluyor olması. Bu tanrısal mesafenin olumsuz yanı, filmdeki hiçbir şeyin inandırıcılık kaygısı taşımamasına tekabül ediyor. Çok sayıda karaktere değinmek zorunda kaldığından da olacak, Allen sıklıkla tembelliğe ya da karikatürleştirmeye kaçıp herhangi bir durumu hissettirmek yerine yalnızca anlatıyor ve bize de her şeyi tevekkülle kabul etmek düşüyor. Bu nedenle tam olarak içine giremeden, bazen bir tiyatro metnini okur gibi dışarıda kaldığınızı hissediyorsunuz filmi izlerken. Bu mesafenin olumlu yanı ise, filmin insanlık durumunun gülünçlüğünü dışarıdan bir gözle bize tüm çıplaklığıyla kavratması oluyor -ki bu da, yukarıda bahsedildiği gibi, Allen’ın tam da yapmak istediği şey değil miydi? “İnsana dair hiçbir şey bana yabancı değildir” diyen Terentius gibi, hiçbir karaktere kızamamamız ve onların kuru gürültülerini, mücadelelerini “ah, yaşamak var ya” diyen (biraz da acı) bir gülümsemeyle izlememiz tam da bu yüzden.

Yıldızlarla dolu bir kadroyu ve üst düzey oyunculuğu içinde barındıran Uzun Boylu Esmer Adam, izlemesi yorucu olmayan, eğlenceli bir film. Filmin ağırlıklı olarak caz ve yer yer klasik eserlerle bezenmiş müzikleri bu hafif ve eğlenceli atmosferi yaratmada büyük rol oynuyor. Buna anlatıcının seyirciyle kurduğu sohbet havasını ve canlı ve parlak renklerle dolu sinematografiyi de eklemek gerek. Filmi ilginç kılan önemli bir nokta ise, böylesine renkli bir atmosferin hiç de o kadar iç açıcı olmayan bir mesajı içerebilmesi. Woody Allen, “bazen ilüzyonlara kapılmanın ilaçtan daha iyi gelebileceğini” söylüyor bizlere; yani kendimizi bir yalana inandırmak bazen çıplak gerçeğe göğüs germeye çalışmaktan daha iyi bir fikir olabilir. Ancak Allen bu mesajı bir öğüt olarak sunmuyor. Mutluluğun ancak cehaletle geldiği gerçeğini yüzümüze gülümseyerek -ve bizi de gülümseterek!- anlatıyor. Trajik olanın komedisine bir kez daha buyrun!

Filmi Woody Allen’ın en iyileri arasında göstermek mümkün değil, zira kendisinin benzer varoluşsal mesajları ya daha çok güldürerek ya da felsefesini daha derinlemesine işleyerek verebildiğine daha önce defalarca tanık olduk. Ancak Allen’ı kendi yarattığı yüksek standartlarla ölçüp kurban etmemiz de mümkün değil. Sonuç olarak, her koşulda Uzun Boylu Esmer Adam’ı izlenecek filmler listenize almanızda fayda var. Zira artık 80’ine merdiven dayayan bu kısa boylu, sıska ve gözlüklü adam, filminde bahsettiği o uzun boylu karanlık yabancıyla tanışana kadar, (yani Shakespeare’in deyişiyle “bir saat boy gösterip boyun kırıp gidene” kadar), hayat tecrübesini bizimle ne kadar paylaşırsa kendimizi o kadar şanslı saymalıyız.

Paylaş